MÜMİNİN İKİ GÜZEL MEZİYETİ FEDAKÂRLIK
VE ÎSÂR
Aliye DORUK
Vaiz

Bir gün sahabeden bir kadın elinde kenarları dokunmuş bir kumaşla Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) yanına gelir ve “Bunu giymeniz için kendi ellerimle dokudum.” der. O günlerde böyle bir giysiye ihtiyacı olan Allah Resulü (s.a.s.), bu hediyeyi kabul eder. Onu üzerine alır ve ashabının yanına gelir. Ashaptan biri, Peygamber Efendimiz’den (s.a.s.) bu yeni giysiyi kendisine hediye etmesini ister. Peygamberimiz (s.a.s.), bu isteği geri çevirmez ve evine döner dönmez kumaşı katlayarak ona gönderir. Fakat ashaptan bazıları, bu durumu hiç hoş karşılamaz ve o şahsa, “Hiç iyi yapmadın. Nebi (s.a.s.) öyle bir kumaşa ihtiyacı olduğu için onu giymişti. Fakat sen, onun kendisinden bir şey isteyeni geri çevirmediğini bildiğin hâlde o kumaşı istedin.” diye çıkışır. Sahabi, onu giymek için değil, Resûlullah’a ait bir giysiyi kendisine kefen yapmak için istediğini belirtir. Ve dediği gibi de olur. (Buhari, Libâs, 18, Cenaiz, 28) Bu olay, Allah Resulü’nün (s.a.s.), başkalarını kendine tercih etme yüceliğini ortaya koyan ne güzel bir örnektir.

Varını yoğunu Allah yolunda tereddütsüz feda eden Hz. Ebu Bekir ve Osman bu sayede fedakârlığın sembolü olmuşlardır. Hz. Hamza, Mus`ab ve daha nice kahramanımız; inancı uğruna canından geçerek fedakârlığın zirvesini bizlere göstermiştir. Bu fedakârlık ruhu her yere sirayet etmiş ve inananların gönlünde taht kurmuştur.

Yüce dinimizin üzerinde durduğu bir değer vardır ki o da başkalarını kendine tercih edebilme erdemi olan îsârdır. Îsâr, insanın sahip olduğu şeylerden bir başkası için vazgeçmesi erdemidir. Kardeşinin ihtiyacını düşünmesi, onun için elinden geleni yapabilmesidir. Fedakârlık ve îsar, imanın bir göstergesidir.

Îsâr, İslam kardeşliğinin mihenk taşıdır. Cömertliğin, fedakârlığın zirve noktasıdır. Kur’an’da övgüyle bahsedilen, ensar ve muhacir örnekliğidir. Her türlü eziyete katlanarak sonunda öz vatanlarını terk etmeye razı olan muhacirler ile onlara kucak açan ve ömürleri boyunca her türlü destekle yardım eden Medine halkının özverili davranışları takdire şayandır. Nitekim muhacirlere gönlünü açan, malını mülkünü onlarla paylaşan ensar, insanlık medeniyetinde en güzel örnek olmuştur. Tarihte eşi benzeri olmayan, tüm çağlara damgasını vuran kardeşlik örneğini bizlere öğretmiştir. Yüce Rabb’imiz, muhacir kardeşlerini bağırlarına basan Medineli ensar hakkında şöyle buyuruyor: “…Onlara (muhacirlere) verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr, 59/9)

Îsâr, kimi zaman malımızdan, mülkümüzden kimi zaman rahatımızdan vazgeçmektir. Bazen bir sıkıntıya sabretmek bazen daha fazlasına ulaşabilecekken azıyla yetinmek bazen de kendi hakkımızdan feragat etmektir.

Yüce dinimiz İslam, kıskançlığa ve bencil tutkulara meyilli olarak yaratılan insanı, (Nisâ, 4/128) bütün kötü sıfatlardan arındırarak kemal seviyesine ulaştırmayı gaye edinmiştir. Bu doğrultuda Allah Teâlâ nefsinin bencilliğinden korunan kimselerin kurtuluşa ereceğini bildirmiştir. (Haşr, 59/9) Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) ise, “Zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur.” (Buhari, Rikak, 15; Müslim, Zekât, 120) buyurarak inanan kimselere güzel ahlaklı olmayı tavsiye etmiştir.

Îsâr, asla alın teriyle binbir zahmetle kazanılan servetin yok olması, malın boşu boşuna başkalarına gitmesi, heba olması değildir. Bilakis kişinin malını, mülkünü kalıcı kılması; bu dünyada kazandıklarıyla ahiretini imar etmesidir. Bir gün Allah Resulü’nün evinde bir koyun kesilir. Aişe annemiz koyunun ön kolu hariç etin tamamını komşularına dağıtır. Hz. Peygamber evine geldiği zaman, “Koyundan ne kadar kaldı?” diye sorar. Aişe validemiz ona der ki: “Koyunun şu ön kolu hariç hiçbir şey kalmadı.” Sevgili eşinin sözlerine karşılık Peygamberimizin verdiği cevap çok anlamlı ve değerlidir: “(Demek ki) ön kolu hariç tamamı (bize sevap olarak) kalmıştır!” (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyâme, 33)

Fedakârlık ve îsâr, bencillikten kurtularak diğer insanlara da en az kendisi kadar değer vermektir. Onlarla empati kurabilme alışkanlığını kazanabilmektir. İnsan ruhunu, arzulanan seviyeye eriştiren ahlaki meziyetlerdendir.

Bugün sahip olduğumuz dinî değerlerimizden vatanımıza, bayrağımıza, özgürlüğümüze, malımıza, sıhhatimize kadar her bir değerimiz birilerinin fedakârlığının bir neticesidir. Fedakârlık; paylaşmanın, diğerkâmlığın adıdır; insanın sahip olduğu şeylerden bir başkası için feragatte bulunabilmesidir. Bir görev, bir sorumluluktur; zorunluluk değil gönüllülüktür.

Bir annenin çocuklarına olan merhameti ve onların rahatı için yaptıkları göz önüne alındığında fedakârlık duygusunun insanın doğasında var olduğu açıkça görülür. İslam dini, bu fıtri duygunun beslenerek kişide temel bir özellik hâline gelmesini hedefler. Nitekim iman ile fedakârlık arasında çok sıkı bir bağ vardır. Yalnızca Rabb’in rızasını kazanma arzusu, kişinin din kardeşine sevgi ve merhametle bakmasını sağlayıp ihtiyaç duyduğu bir şeyi karşılık beklemeden daha çok ihtiyaç duyan bir başkasına vermesini kolaylaştırırken îsâr duyguları da Allah’a olan inancı kuvvetlendirir. Allah Teâlâ’nın “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz…” (Âl-i İmrân, 3/92) ayet-i kerimesi de Allah’a duyulan sevgi ve iman ile îsâr arasındaki bu ilişkiyi ortaya koymaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) “Sizden biriniz, kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olamaz.” (Buhari, İman, 7) buyurarak kendini düşündüğü kadar başkalarını da düşünmenin, yani diğerkâmlığın imanın gereği olduğunu bizlere vurgulamıştır.

Bu hayatta hepimiz için uğrunda fedakârlık yapılması gereken kişiler ve değerler vardır. Şüphesiz bunların başında varlık sebebimiz olan anne babalarımız gelir. Çünkü onlar bizi, türlü meşakkatle, şefkat, merhamet ve sabırla büyüttüler. Bizleri bugünlere getirdiler. O hâlde anne ve babalarımıza karşı evlat olmanın getirdiği görev ve sorumluluklarımız yanında, onların gönlünü hoş tutabilmek, rızalarını alabilmek için birtakım fedakârlıklar gerekir.

Ailemizde fedakârlık, sadece birbirimizin maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaktan ibaret değildir. Asıl fedakârlık, sevgi, sadakat ve muhabbetimizi artıracak vesileler aramaktır. Hiçbir karşılık beklemeden ve asla minnet altında bırakmadan yapılan iyiliktir. Vefayı fedakârlıkla, sevgiyi hürmetle harmanlamaktır. Göz aydınlığımız çocuklarımızı insanlığa faydalı birer evlat olarak yetiştirebilmek için var gücümüzle çabalamaktır. Körpe dimağları zehirleyen, yarınları çalıp yok eden zararlı akımlar ve alışkanlıklar karşısında ailemize kalkan olabilmektir. Acıya, yokluğa, zorluğa birlikte tahammül edip katlanabilmektir.

Komşularımıza, akrabalarımıza ve kardeşlerimize karşı fedakârlık; sevincimizi, kederimizi, varlığımızı yokluğumuzu birbirimizle paylaşabilmektir. Kardeşimize karşı fedakârlığımız, yokluğu, sıkıntıyı kardeşimizin değil kendimizin göğüsleyebilmesidir. Kardeşimiz mahzun iken onun hüznüne ortak olabilmektir. Mazlum iken onun uğramış olduğu zulmü iliklerimize kadar hissedebilmektir. “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin…” (Âl-i İmrân, 3/103) emrine kulak vermektir. Kardeşlik hukukumuzu canlı tutmaktır. İmanımızı, umudumuzu ve cesaretimizi yitirmeden tek yürek olarak mazlumun yanında yer alabilmektir. Zalime karşı dimdik ayakta durabilmektir. Zulmün karşısında tek yürek ve tek ses olabilmektir.

Millî ve manevi değerlerimize karşı fedakârlık ise yeri geldiğinde din için, vatan için, bayrak için, ezan için, namus için ve yarınlarımız için candan, anadan, yardan geçebilmektir. Bütün dünyalar verilse dahi bir karışından bile vazgeçemeyeceğimiz cennet yurdumuz için canımızı, cananımızı, bütün varımızı feda edebilmektir. Varlığımızdan vazgeçip bize miras bırakılan mukaddes emanetlere sımsıkı sarılabilmektir. Bizi biz yapan, bizi ayakta tutan, birlik ve beraberliğimizi pekiştiren İslam’ın yüce değerleri etrafında kenetlenebilmektir. Unutmayalım ki dünya ve ahiret mutluluğumuz, bu değerlere sahip çıkmakla, bunları yaşayıp yaşatmakla mümkün olacaktır.

Fedakârlık ve îsâr duyguları, bireyler arası sevgi bağlarını güçlendirir. İnsani ilişkilerin güçlenmesine yardım eder. Toplumsal birlik ve beraberliği yıkıcı etkisi olan bencillik, cimrilik, kıskançlık, dargınlık gibi duygulardan kişinin arınmasını sağlar. İnsanı dünyanın geçici zevklerine dalıp ahireti unutmaktan, toplumda kendisinden başka insanların da yaşadığını fark etmemekten, paylaşamamanın girdabından, bencilliğin ve her şeye sahip olma isteğinin engel tanımaz ihtiraslarından korur.

Ne hazindir ki bugün insanlık maddeye esir olmayı, birileri açken daha çok kazanmayı, bencilliği ve diğerini yok saymayı mubah sayan bir zihniyetin kıskacı altındadır. Bugün hırs, tamah, daha çok kazanma, daha çok haz alma ve daha hızlı yaşama arzusu insanlığı âdeta kuşatmış durumdadır. Bugün insanlık, topyekûn bir merhametsizlik, vicdansızlık ve vurdumduymazlık sorunu yaşıyor. Nice mazlumların feryadına, yardım çığlıklarına kulak tıkanıyor. Nice canlar, şiddete, zulme, teröre kurban gidiyor. Niceleri evsiz, yurtsuz, yuvasız bırakılıyor. Her gün insanlık irtifa ve itibar kaybettiğini haykırıyor.

Günümüzde insanın yalnızca kendi hayatını düşünmesi, çıkarlarının peşinde koşarak vurdumduymaz davranması ne kadar acı verici bir durumdur. Diğer canlı ve cansız varlıkların farkında olmaması gibi bencil tutumlar sergilemesi ne kadar vahim bir gerçektir. Böyle bir ortam, inancımızdan doğan kardeşliğimizin bir tezahürü olan fedakârlık, îsâr, paylaşma gibi daha nice özgün değerimizin aşınmasına hatta kaybolmasına sebebiyet vermektedir. Günümüzde niceleri yavrusu, anne babası, yakınları, komşuları, kardeşleri ve kutsal değerleri için fedakârlık göstermesi gerektiğinde bundan uzak durabilmektedir. Sadece kendini düşünme zihniyetine esir olmuş niceleri kendilerini fedakârlığın, diğerkâmlığın getirdiği huzur ve bereket ikliminden mahrum bırakabilmektedir.

Hayat, acısıyla tatlısıyla bir imtihandır. Kimi zaman sıkıntıya düşer, hüzne kapılırız kimi zaman da iyiliklere nail oluruz, sevinç kaplar dört bir yanımızı bu kısacık hayat yolculuğunda. İşte böyle anlarda etrafımızda duygularımızı paylaşacak insanlar arar gözlerimiz. Ana babamız, eş ve çocuklarımız, hısım akrabalarımız ve komşularımızın yanı başımızda olmalarını arzularız. Acımızı, kederimizi birbirimize fedakârlığımızla hafifletebiliriz. Neşe ve sevincimizi birileriyle paylaşmakla çoğaltabiliriz. Alçak gönüllülük, sevgi, dostluk, yardımlaşma ve dayanışma gibi erdemleri geliştirebiliriz. Kalbimizi kaplayan kin, haset, kibir, bencillik, sorumsuzluk gibi kötü hasletleri kendimizden uzaklaştırabiliriz. Unutmayalım ki insanlık demek, birlikte yaşamak; birlikte yaşamak da fedakârlık, diğerkâmlık demektir. Sevgi, saygı, hoşgörü, ülfet çerçevesinde bir ömür sürmek demektir. Birbirimize muhabbet, merhamet ve şefkat göstermede bir vücut gibi hareket edebilmek demektir. Mazlumlara, masumlara, mağdurlara ümit olan kardeşlik demektir. “Ben” değil, “biz” olmak; birlikte ağlayıp birlikte gülebilmek demektir.