KUZUMUN KUZUSU

Zeynep DEMİR

Uzun kış gecelerinde ninesinin dizi dibinde masal dinlerdi. Beyaz yaşmaklı ninesi, torunlarını başına toplayıp heke satardı. Heke satmak kulağa komik gelse de “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...” diye başlayan masallar, Betül’ün içini ısıtırdı. Dört kardeş halka olur, ninelerini yarım çember içine alırdı.

İnsanın evinde dede ve ninesinin olması ne büyük saadetti. Hele çocuklukta. Köyde yaşayan dede ve ninesi kasım ayında şehre gelir, kışı oğullarının yanında geçirirdi. Baharla birlikte havalar ısınmaya başlayınca geri dönerlerdi. Yaz tatillerinde de bu defa çocuklar köyün yolunu tutarlardı.

O sene aralık ayı yaklaşmasına rağmen henüz Kemal Dede ve Gülsüm Ana’dan haber yoktu. Mevsimler şaşmış, yılın ilk karı yeryüzünü beyaza boyamak için hayli geç kalmıştı. Betül her akşam işten yorgun argın gelen babasına ninesini soruyor, yola çıkmadılar mı daha, diye hayıflanıyordu. Ninesiyle konuşmalıydı. Birkaç akşam Betül’ün, üst üste gelen ısrarlarının ardından babası köyü aramaya razı oldu. Aslında anne babasını o da merak etmişti.

Köydeki evde telefon yoktu. Önce muhtarın telefonu aranırdı. Kim isteniyorsa haber verilir, bir on dakika sonra tekrar aranacağı söylenerek kapatılırdı. Muhtarın küçük oğlu, koşarak telefon gelen kişinin evine varır, sizi arayan var, diye seslenir, çağrılan ev halkı da maaile muhtarın evinde toplanırdı. Saniyeler uç uça eklenir, dakikalar geçer, telefonun bir kez daha çalması beklenirdi.

Betül’ün babası ahizeyi kaldırdı. Sakin hareketlerle numarayı çevirdi. İlk iki denemesinde hat düşmedi. Bir kez daha denedi ve beklenen ses geldi, telefon çalıyordu. Betül konuşmalardan bir şey anlamıyor, babası kesik kesik konuşuyordu.

“Alo, muhtar emmi, selamlar ben Hasan. Nasılsınız? Biz de iyiyiz çok şükür. Babamı aradım, evet. Tamam. On dakikaya yine ararım. Selametle.”

Betül yerinde duramıyordu. Sürekli saate bakıyor, dakikaları sayıyordu. Yelkovanın hareket edesi yoktu sanki. Öyle nazlı nazlı ilerliyordu ki Betül sıkıntıdan patlamak üzereydi. Babası kızının bu heyecanına tebessüm ediyordu.

Annesi akşam yemeğini hazırlamıştı. “Sofra hazır.” diye seslendi. Fakat Betül’ü telefonun başından ayırmak imkânsızdı. Babası eşine cevap verdi. “Biraz bekleyelim. Küçük hanım önce ninesiyle konuşsun bakalım.”

Nihayet süre doldu. Ahize tekrar kaldırıldı ve bu defa ilk denemede hat düştü. Telefonu dedesi Kemal açmıştı. Babası ve dedesi biraz hasbihâl ettikten sonra ahizeleri nine ve toruna devrettiler. Gülsüm Ana o kadife sesiyle “Kuzumun kuzusu.” dedi. Köyde herkes ona Gülsüm Ana derdi. Garip gureba ondan hep iyilik görmüş, yetim ve öksüzler onu anaları bilmişti. Zamanla torunları da ona Gülsüm Ana demeye başladılar.

Betül, Gülsüm Ana’ya neden gelmediklerini soruyor, aldığı cevaplar karşısında bir anda gözlerini fal taşı gibi açıyor ardından da sevinç çığlıkları atıyordu. Bütün aile merak içindeydi. Ninesi, Betül’ü bu denli heyecanlandıracak ne anlatmıştı?

Betül telefonu kapatınca sofraya geçtiler. Babası sordu: “Anlat bakalım, ne konuştunuz? Ne zaman geleceklermiş?”

Betül yüzünü yere düşürdü: “Sömestr tatilinden önce gelmeleri mümkün değilmiş.”

Annesi kızının saçlarını okşadı: “Üzülme kızım, belki tatilde biz gideriz yanlarına. Hem köyde hiç kış geçirmediniz. Bizim oraların dağları kar yağdığında pek güzel olur, beyazlara bürünür. Bol bol kar topu oynarsınız.”

Bu teklif hem Betül’ün hem de kardeşlerinin pek hoşuna gitti. Babası ise temkinliydi. “Durun bakalım hemen plan yapmayalım, önce işlerimi ayarlamam gerek. Hem söyle bakalım neden gelemiyorlar?”

Betül’ün bu defa sevinçle yüzü aydınlandı. Mavi gözleri çakmak çakmak parladı. Sarıkız buzağılayacakmış. Vakit yakınmış. Ninem gözünden sakındığı Sarıkız’ını yalnız bırakmak istememiş. Buzağıya da benim isim bulmamı istiyor.

“Bir isim buldun mu bari?”

“Evet, adını Farfara koyacağım.”

Bütün aile Farfara ismini duyunca içten bir kahkaha attı. Betül’ün abisi, kız kardeşine “Nereden buldun bu ismi?” diyerek takıldı. O akşam yemek neşe içinde yendi. Tatil için hayaller kuruldu.

Kış gelmiş, kar dört koldan şehrin üstüne abanmıştı. Sömestr tatiline bir hafta kalmıştı. Geçen hafta köyden telefon gelmiş, Sarıkız’ın buzağıladı müjdesi verilmişti. Gülsüm Ana torununa söz verdiği gibi buzağıya Farfara ismini koymuştu. Haberi alan çocuklar sevinmişti. Tatilde Farfara’yı görecekleri için çok heyecanlıydılar. Babası iş yerinden izin alabilmişti. Sömestr tatilini hep birlikte köyde geçireceklerdi. Hem Sarıkız toparlanırsa belki gelirken dede ve ninelerini de alırlardı.

Gülsüm Ana şehre giderken hayvanlarını ahretliği Fatma Bacı’ya emanet ederdi. İki kadın köye gelin geldikleri günden beri birbirlerine can yoldaşı olmuştu. Ancak o yıl Fatma Bacı rahatsızlanmıştı. Gülsüm Ana, gebe ineğini emanet edip arkadaşına yük olmak istememişti. Fena da olmamıştı hani. Bu bahaneyle bu defa torunları onu ziyarete geleceklerdi. Gülsüm Ana’nın içi yine de rahat değildi. Memleketin kışı sert olurdu. Yollar kapanmasın diye her namazdan sonra Yaradan’a dua etti.

Vakit geldi çattı. Hasan, ailesini de alıp yola koyuldu. Yola çıkacağı günü önceden arayıp köydekilere haber etmişti. Gülsüm Ana, ha geldi ha gelecekler diye evin içinde dört dönüyor, bir yandan yemekleri hazırlıyor, bir yandan etrafa çekidüzen veriyordu.

Kemal Bey eşine takıldı: “Yeni gelin gibi pek heyecanlısın Gülsüm Ana.”

Gülsüm Ana eşine adı gibi gülümseyerek mukabele etti. Duaları kabul olmuş, oğlu, gelini ve canından aziz bildiği torunları salimen köye varmıştı. Evi şenlenmişti Gülsüm Ana’nın. Betül hemen Farfara’yı görmek istiyordu. “Dur deli kız.” dedi Gülsüm Ana, “Hele bir hasret giderelim, özlemedin mi bu ak pürçekli nineciğini?”

Betül, ninesinin boynuna sarıldı. Ardından diğer torunlar dede ve nineleriyle kucaklaştı. Yolda epey acıkmışlardı. Gülsüm Ana’nın hazırladığı pişilerden yediler, yanına köy peyniri ve bal kaymak. Keyiflerine diyecek yoktu. Hasan bütün gün direksiyon salladığı için yorgundu, biraz uzanmak istedi ve arka odaya geçti. Gelin de eşyaları yerleştiriyordu. Gülsüm Ana torunlarına fısıldadı: “Hadi ahıra gidelim, bakalım bizim Farfara ne yapıyor?”

Gülsüm Ana önde, torunlar arkada ahıra geldiler. Farfara, anası gibi sarı parlak tüylü bir buzağıydı. Pek küçük, pek zayıf görünüyordu. Betül eline biraz saman alıp yavruyu besledi. Gülsüm Ana: “Bu kadar yeter boncuğum. O süt kuzusu daha. Samanı fazla kaçırırsa midesine iyi gelmez. Anasını emecek de büyüyecek.” dedi. Lakin Betül kararlıydı. Köyde oldukları iki hafta içinde ne yapıp edecek, Farfara’yı şişmanlatacaktı. Bulduğu her fırsatta ahıra koşuyor, elinde yem çuvalıyla Farfara’nın karşısına dikiliyordu. Birkaç gün böyle geçti. O sırada köye kış fena bastırdı. Muhtar, ilçeye giden yolların kapandığını, birkaç gün şiddetli yağışın devam edeceğini cami hoparlöründen anons etti.

Çocuklar için endişelenecek bir şey yoktu. Güneş dağların ardında tulu ederken uyanıyor, sıcak ekmek ve tereyağı eşliğinde kahvaltılarını yapıyor, bata çıka karlarda oynadıktan sonra da sobanın başında ısınıyorlardı. Lakin Gülsüm Ana’yı endişelendiren bir şey vardı. Farfara pek iyi görünmüyordu. Anlam veremediği şekilde karnında bir şişlik fark etmişti. Süt humması mı acaba, diye düşündü önce. Ama hummaya pek benzemiyordu.

Bir sabah Farfara fenalaştı. Hayvancağız ağrıdan inliyordu. Sarıkız buzağısını yalıyor, yavrusunu sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir yandan da gözleri Gülsüm Ana’daydı. Yavrusunu bu acıdan kurtarması için âdeta ona yalvarıyordu. Betül ve kardeşleri de endişelenmişti. Farfara’ya ne olduğunu merak ediyorlardı. Gülsüm Ana da bilmiyordu ne yapacağını. Farfara’ya gözü gibi bakmıştı.

Kemal Bey gelip sordu: “Yemi fazla kaçırmış olmasın?”

Gülsüm Ana cevap verdi: “Mümkünü yok! Dokunacak kadar vermedim ki yemi. Yıllardır inek beslerim. Buzağının kursağı ne kadar yem öğütür, biliriz elhamdülillah.”

Onları dinleyen Betül bütün mahcubiyetiyle konuştu. Zavallı kızın gözleri dolmuş, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu: “Benim yüzümden. Sık sık ahıra gelip yem verdim Farfara’ya, hemen büyüsün istedim.”

Gülsüm Ana torununu sakinleştirdi. “Ah kuzum, buzağılar öyle koca inekler gibi yem yiyemez ki.” dedi.

İlçeye, veterinere haber ettiler. Durumu anlattılar. Veteriner köy yolu kapandığı için gelmesinin mümkün olmadığını söyledi. Gülsüm Ana kara kara düşündü. Bu işe nasıl hâl çare bulacaktı. O anda köylü imdada yetişti. Gülsüm Ana bütün köye yıllarca analık etmiş, hastalara bakmış, fakirin tenceresini kaynatmıştı. Yardım sırası şimdi köylüdeydi. İlçeye haber yolladılar. Veteriner Bey yola çıksın, araçla Budaklı’ya kadar gelsin, onu kızaklarla karşılar, Allah’ın izniyle sağ salim köye getiririz, dediler. Budaklı’ya kadar yollar açıktı. Sonrasında kızaklarla veteriner köye getirildi. İkindi ezanı okunmak üzereydi. Hekim Bey Farfara’yı muayene etti. “Hayvanın karnı fena.” dedi. “Bir ilaç vereceğim, sabaha iyi olur. Bu gece başında bekleyin.” diye de tembihledi. Köylü kızaklarla veterineri Budaklı’ya geri götürdü. Gülsüm Ana seferber olan köylülerine teşekkür etti. Bütün bunlar olurken Betül mahzun mahzun ağlıyordu. Hiç istemediği hâlde Farfara’nın hastalanmasına sebep olmuştu. Gülsüm Ana torununu bağrına bastı. “Hepimiz insanız kuzum. Hata da bizde kusur da. Bundan böyle dikkat edersin.” dedi.

Betül’ün içi yine de rahat değildi. Sabaha kadar uyuyamadı. Kemal Bey, Farfara’nın başında nöbetteydi. Betül, uyanır uyanmaz ahıra koştu. Farfara’yı ahırın içinde koşup zıplar görünce sevinçle müjdeyi ninesine verdi. Bütün aile derin bir nefes aldı, buzağı kurtulmuştu. Betül evine dönerken Farfara’yla vedalaştı. Buzağının kulağına eğilip “Ninem sana çok iyi bakacak. Yazın geldiğimde kocaman bir inek olacaksın ona göre.” dedi.