Zihnimiz, bir düşünce makinesidir. Düşünceler; arka planda çalan bir radyo gibi, yerli yersiz, faydalı faydasız olarak zihnimizde döner durur. Düşüncelerin zorlayıcı bir şekilde artış hâli ise aşırı düşünme (overthinking) problemini beraberinde getirir.
Zihnimiz aynı zamanda neden-sonuç bağlantıları kurmak ister, böylece rahatlar. Bazen birisinin vefat haberini aldığımızda ilk refleksimiz bu ölümün neden olduğunu sormak yönünde olabilir. Bir çift boşandığında da neden boşandığına dair mantıklı, tutarlı bir neden-sonuç dizgesi ararız. Eğer bu dizge zihnimizde kurulursa meseleleri, problemleri çözümlememiz kolaylaşır, zihinsel sindirimimiz hızlanır. Fakat bu kurulamadığında bilgisayarda arka planda açık duran pencereler gibi “cereyan” yapar, bizi çarpar ve yormaya başlar.
Zihnimizin, düşünceleri bir bütün hâline getirmesine “hikâyeleştirme” diyebiliriz. Bu yazı boyunca hikâyeyi bir edebî türden ziyade zihnimizin üretimleri, gerçeklere giydirdiğimiz düşünce gömlekleri anlamında kullanacağız. Böylece hikâye kurmanın hayatımıza, ilişkilerimize nasıl etki edeceği konusunu tartışacağız.
Gerçek, “Ne” Sorusuyla, Hikâye, “Neden” Sorusuyla Başlar
Gerçeklik, “ne” sorusu ile başlar. Ne oldu? Boşandık, öldü, kaza yaptı, sınavı kazanamadı… “Ne” sorusundan “neden” sorusuna doğru geçtiğimiz anda yalın gerçekliğe düşünce ve varsayım kıyafetleri giydirerek yeni bir alternatif hikâye oluşturmaya başlarız. “Boşandık çünkü beni sevmiyordu ve hiçbir ihtiyacımı önemsemiyordu. Öldü, çünkü kendine hiç iyi bakmazdı, en son da borçlanmıştı çok kafasına taktı herhâlde. Kaza yaptı, çünkü tehlikeli araba kullanıyordu, zaten o gün de eşiyle kavga etmiş, bir hışımla çıkmış evden. Sınavı kazanamadı, çünkü son günlerde zaman geçirdiği arkadaşları pek çalışkan kişiler değildi, babasının da işleri iyi gitmiyordu, çalışmamış herhâlde.” Hikâye, bizim kendi dünyamızdan ve gerçeklik hakkında oldukça kısıtlı bilgimizden yola çıkarak büyük yorumlara gitmemize yol açar. Yukarıdaki örneklerden birini ele alalım: Sınavı şu sebeplerden dolayı kazanamadı diye yaptığımız yorumda bunların hiçbiri ciddi anlamda etkilememiş de olabilir. Her babasının işleri iyi gitmeyen zorunlu olarak sınavda başarısız olmaz, her sınavı kazananın yanında çalışkan bir arkadaş hikâyesi olmayabilir; sınav hazırlığı uzun bir maraton, ne kadar çalışıp çalışmadığına dair gerçekçi bir bilgimiz var mı mesela? Tüm bu varsayımlara rağmen sınavda başarısızlıkla ilgili oldukça basit bir gerçeklik de yatıyor olabilir. Akşam uyuyamamış ve sınavda odaklanamamış olabilir örneğin.
Evlilik İlişkisinde Hikâyeler
Evlilik ilişkisinde ise işler kötü gittiği zaman, hayal kırıklıkları ile meşgul olmaya başladığımızda ve beklentilerimiz karşılanmadığında probleme dair hikâyeler üretmeye başlarız. “Konuşamıyoruz, konuştuğumuzda kavga ediyoruz.” ifadesini “ne” sorusunun yanıtı olarak ele alabilecekken “Konuşamıyoruz çünkü artık beni önemsemiyor ve eskisi gibi sevmiyor.” ifadesi neden sorusunun cevabında yani hikâyede olduğumuzu gösterir. Oysaki karşı taraf bunu açıkça dile getirmediği müddetçe bu bizim dışarıdan bilebileceğimiz bir durum değildir. Bazen hikâyeye o kadar güçlü ve sıkı sıkıya inanırız ki ilişkide olduğunuz taraf bunun tam tersini söylese dahi inanmayız ve bizim bildiğimizin doğru olduğunda ısrarcı oluruz.
Hikâye Türleri
Suçlayıcı Hikâyeler
Eşimizin hoşuna gitmeyen davranışlarının ardında kötü bir niyet olduğunu düşündüğümüz ve olumsuz özellikleri yüklediğimiz hikâye türüdür. “Senin tek amacın beni üzmek, anne babamla aramı bozmak istiyorsun, sadece kendini düşünen bencilin tekisin, senin yüzünden ilişkimiz bu hâlde vs.” Bu suçlayıcı ifadelere maruz kalan eşin sakin kalabilmesi oldukça zordur. Suçlama, beraberinde savunma ve saldırıyı getirir; ilişki, paylaşılan bir hayattan çıkıp cenk meydanına dönüşür. “Saçmalama, seni üzmemin bana ne faydası var, aslında biliyor musun bencil olan sensin, aynını sana iade ediyorum, hayatımda sen olmasan benim de herhangi bir problemim olmazdı vs.” Suçlanan eş, incinmiştir ve incindiği yerden kırıcı olmaya başlar. Böylece kısır bir döngü içerisinde yarış başlar: Kim daha çok incitecek? Böyle anlarda söylenen sözler, ortaya konan davranışlar ilişkide derin problemler oluşturabilir.
Değersizleştiren Hikâyeler
Eşler birbirlerinin söylediklerini duymaz, hissettiklerini değersizleştirir hatta hangi duyguyu hissedeceğine kendisi karar vermeye çalışır. “Çok üzüldüm bu duruma.” diyen eşine “Saçmalama, bunda üzülecek ne var, her şeyi kuruntu hâline getiriyorsun!” cevabını verir. Böylece örnekteki kişi, hem eşinin duygularını görmezden gelir hem de duygularının mantıksız olduğunu ifade eder. Oysaki duygular her zaman mantıklı olmak zorunda değildir; duygular gelir, hissederiz ve geçerler. Bir örnek daha verelim: “Aslında iş yerindeki patronuna öfkelisin, ona söyleyemediğin şeylerin acısını benden çıkarıyorsun.” Bu ifade kısmen gerçeklik barındırsa dahi eşinin öfkesini görmezden geldiği ve onun duygularını geçersiz saydığı için uygunsuzdur.
Küçümseyici Hikâyeler
Eşimizin yapıp etmeleri ya da yapamadıkları ile ilgili alaycı ve küçümseyici bir hikâye oluşturduğumuz türdür. Para biriktiremediğini ifade eden eşine, “bu kafayla biriktiremezsin tabii, senin kenara üç beş kuruş koyduğunu göreceğiz de oho…” ya da “Kilo vereceğini söylemiştin, kilo verecek insan bu saatte bunu yer mi, sen kim kilo vermek kim…” Burada da hem hakir görme hem hâlden anlamama hem de üstenci bir yaklaşım vardır.
Şüpheci Hikâyeler
Eşinin lalettayin davranışlarının altında başka amaçlar yattığını varsayan hikâyeleştirmelerdir. “Son zamanlarda parfümünü değiştirdi, birisi mi var acaba? Telefonunda erkek iş arkadaşı olarak kayıtlı kişi ile çok eğlenceli zaman geçiriyor, yazışıyor; kadın olmasın bu kişi? Her gün yürüyüşe çıkıyor sadece sağlıklı olmak dışında da bir şey olabilir mi?” Şüpheci hikâyeler, ilişkiyi gerçeklik zemininden en kolay uzaklaştıran hikâyelerdir. Baş etmesi de hem hikâyeyi oluşturan hem de maruz kalan için oldukça zordur.
İlişkiyi Sabote Eden Hikâyeler
Bu hikâye türü değişimle ilgili umutları sabote ettiği için tehlikelidir. “Eşim asla değişmez, hiçbir zaman istediğimiz seviyeye gelemeyeceğiz vs.” Bu hikâye türünde ümitsizlik ve peşin hüküm vardır. Geleceği tahmin ettiğimizi varsayarız ve eşimizin şu anki hâlinde sürekli olacağını düşünür, buna göre tutum sergileriz. Bunun gerçeklik payı olabilir fakat bazen küçük değişimleri fark etmek de gerekir. Değişim dediğimizde ne beklediğimizi yeniden düşünmekte fayda var. Küçük değişikleri fark etmek, takdir etmek eşimizde daha önemli değişiklikler yapmak adına teşvik edici olabilir. En azından kritize etmekten daha verimli bir ortam oluşturur.
Hikâyelerin Kötü Tarafı Nedir?
Zihnimizde oluşturduğumuz bu hikâyelere çok fazla itibar etmeye başladığımızda gerçeklikle hayal yer değiştirir ve kurduğumuz hikâyelere inanmaya başlarız. İlişkiler için bu aşama birçok tehlike barındırır. Sebebi de bir süre sonra, tüm olan biteni oluşturduğumuz bu hikâye çerçevesinde görmeye başlamak ve hikâyeyi besleyen delilleri toplamaktan ileri gelir. Örneğin; eşinizin cimri biri olduğu hususunda bir hikâye oluşturdunuz. Bu saatten sonra eşinizin gereksiz harcamaları önleme çabasını, israftan uzak durma isteğini ya da birikim yapıp geleceğe daha güvende bakabilme çabasını göremez hâle gelirsiniz. Çünkü sizin için o; parası kıymetli, parasını sizden esirgeyen eli sıkı biridir. Diğer bir örnek; eşinizin anne babasına bağımlı biri olduğuna dair bir hikâye kurdunuz. Bu bağlamda anne babasıyla ilgili olağan akıştaki sıradan yardımlaşmalar dahi size bu hikâye çerçevesinde sevimsiz görünür ve bu durumu düzeltmeniz gerektiğine inanır, haksızlığa uğradığınıza ya da uğrayacağınıza dair endişeniz gelişir. Bu da sizi eşiniz ve anne babası arasında bir ara bozucu konuma getirir. Eşiniz için de bu çifte çıkmazdır. Bir tarafta onu büyüten anne babası, diğer tarafta ise eşi vardır.
Etiketlemek ve hikâye kurmak, ilişkiyi sabote edebilir. Etiketlediğimizde meseleyi bir çerçeve içine alırız ve kontrol altına aldığımız yanılsamasına kapılırız. Fakat bir süre sonra etiketler problemin bizatihi kendisi hâline gelir. Bu etiketler ilişkiyi güvensiz ve yaşanmaz hâle getirir.
Eşimizi Hikâyelerimizden Daha Çok Sevelim
İnandığımız hikâyeler, gerçekliği olduğu gibi kavramaktan, adil ve sağduyulu olmaktan bizi uzaklaştırır. Çarpık bir resme, köksüz bir inanca bel bağlamamıza yol açar. Bu yüzden oluşturduğumuz hikâyelerin gerçekliğini gözden geçirelim. “Ben çarpıtıyor olabilir miyim?” sorusunu sorup sorumluluğu alalım. Suçlamayı, analiz yapmayı, nedenler sıralamayı bir kenara bırakalım. Sorunu olduğu hâliyle tespit edip gerekli değişimi sağlamak için ne gerekiyorsa eşimizle birlikte onu yapalım. Aksi hâlde elimizde haklılıklarla dolu bir hikâye fakat bunun karşılığında harap olmuş ilişki kalabilir. Bu nedenle eşimizi hikâyelerimizden çok sevelim. Yalın gerçeklik neyse sadece onu çözmeye yönelelim. Eşimiz hafta sonu dışarı çıkmıyorsa sorun, eşimizin hafta sonu dışarı çıkmadığıdır. Son zamanlarda bizimle daha az zaman geçiriyorsa sorun, eşimizin bizimle daha az zaman geçirdiğidir. Böyle olduğunda meseleler daha az giriftleşir ve çözüme daha yakın bir tavır sergilemiş oluruz.