SÜRDÜRÜLEBİLİR MODA MI?
Şule TÜZÜN
Sürdürülebilir moda, çevreye olan zararlı etkileri azaltarak ve sosyal sorumluluk bilincini ön planda tutarak moda endüstrisinin yeni düzene göre yeniden oluşumunu ifade eder. Sürdürülebilir modanın esas amacı, doğru üretim stratejileri belirlemek ve tüketiciyi konuyla ilgili bilinçlendirmektir. Ancak günümüzde ünlü perakendeciler, ürünlerini daha sürdürülebilir hâle getirmeye çalıştıklarını iddia etse de bu çabalar genellikle yeterli olmamaktadır. Örneğin, dünya genelinde kullanılan pestisitlerin %11’inin yalnızca pamuk tarlalarında kullanıldığını biliyoruz. Yani içeriklerinde doğal malzeme kullanmış olsalar dahi sürdürülebilirliğin önemli sacayaklarından biri olan sosyal sorumluluk bilincini zedeliyorlar.
Sürdürülebilir moda aslında birçok parametreyi barındıran bir kavram. Tasarım, üretim ve yönetim süreçlerinin tamamını içeren bu kavram, çevre ve insan sağlığına duyarlı sistemlerin geliştirilmesini gerektirir. Sürdürülebilirlik süreci; enerji verimliliğini artırma, su kullanımını azaltma ve atık miktarını minimize etme gibi stratejileri içerir. Ayrıca geri dönüşüme yapılan yatırımlar ve “mevsimsiz tasarım” anlayışı gibi güncel yaklaşımlar da bu sürecin önemli bir parçası diyebiliriz.
Araştırmalar, tüketicilerin büyük bir kısmının sürdürülebilir ürünleri tercih etme konusunda daha bilinçli olduğunu gösteriyor. Ancak bu bilinç, alışveriş davranışlarına yansımıyor. Medya ve sosyal platformlar, sürdürülebilir davranış şekillerini teşvik etme konusunda güçlü bir etkiye sahipken tüketicilerin çevresel duyarlılık gösterme eğilimleri, sosyal çevrelerinin davranışlarına göre şekilleniyor. Örneğin bir çalışma, bireylerin çevresel kabul gören davranışları benimseme olasılığının, sosyal gruplarındaki diğer bireyler tarafından benimsenmesi durumunda arttığını ortaya koymuştur.
Sürdürülebilir modanın en büyük zorluklarından biri, kapitalist sistem içinde faaliyet göstermesidir. Birçok alanda olduğu gibi hızlı tüketimin ayyuka çıktığı günümüzde sürdürülebilirlik çabaları ile âdeta çelişiyor. Bu nedenle sürdürülebilir modanın gerçek başarıya ulaşabilmesi için hem endüstriyel anlamda doğru kaynak kullanımının ve işlenmesinin önü açılmalı hem de aslında sistemin asıl yön vericisi tüketicilerin kullanım alışkanlıklarını doğru tarafa yönlendirerek küresel çapta kültürel bir dönüşüme ihtiyaç var.
Sürdürülebilir moda, yalnızca çevreye olan zararın önüne geçmez, aynı zamanda sosyal adalet ve ekonomik dengesizliklerle de mücadele eder. Bu, tüm toplumun katılımıyla mümkün olabilir. Tüketiciler, tasarımcılar, üreticiler ve siyasiler; sürdürülebilir moda çabası oluşturmak için birlikte çalışmalıdır.
Sürdürülebilir moda yolculuğunda, markalar ve tüketiciler arasındaki dinamikler önemli bir yer tutar. Tüketici taleplerinin artması ve çevresel bilincin yükselmesi, markaları daha sürdürülebilir ürünler sunmaya zorlamaktadır. Ancak bu süreç, bazı markaların “yeşil aklama” (greenwashing) olarak bilinen stratejileri benimsemelerine neden olabilir. Bu durum, sürdürülebilir gibi görünen ancak gerçekte çevresel faydayı karşılamayan ürünlerin pazarlanması anlamına gelir. Markalar, sürdürülebilirlik vaatleriyle müşterilerini etkilemeye çalışırken tüketicilerin artan bilinç düzeyleri, markaları daha şeffaf olmaya ve sürdürülebilirlik iddialarını daha somut ve gerçekçi eylemlerle desteklemeye yönlendirmektedir. Tüketicilerin bu bilinçli tavrı, markaların sürdürülebilir üretim süreçlerine gerçekten yatırım yapmalarını gerektirir. Üreticiler müşteri sadakatini ve pazar payını korumak için sürdürülebilir ürünler üretmek zorunda kalabilir.
Son zamanlarda duyar olduğumuz “yeşil aklama”, markaların çevresel yükümlülüklerini tam anlamıyla yerine getirmeden çevre dostu bir imaj çizmeye çalışmalarıdır. Bu durum genellikle markalar tarafından abartılı sürdürülebilirlik iddiaları ile gerçekleşir. Örneğin bir marka, ürünlerinin “daha yeşil” olduğunu iddia edebilir ancak bu iddialar genellikle ürünün sınırlı geri dönüşüm içeriği veya biyo-tabanlı malzemeler gibi seçili özelliklerle sınırlıdır. Yani marka, içerikte kısmen doğallığa gitse bile konunun diğer parametrelerinde eksiklik gösteriyor olabilir. Bu durumda sürdürülebilir modadan söz edemediğimiz gibi yine kapitalist düzenin faydacı yaklaşımı dikkatimizi çekiyor.
Moda endüstrisi, büyük ve küçük markalarıyla 2030 yılına kadar daha sürdürülebilir giysi üretimi yapma konusunda iddialı taahhütlerde bulunmuş durumda. Ancak hızlı modayla birlikte ürünlerin kalitelerinin geçmiş dönemlere oranla %40 azaldığını ve dolayısıyla onların sürdürülebilirlikten çok uzakta olduklarını görebiliyoruz. Resmin bütününe baktığımızda aslında belki de sadece tüketicilerin markaları dengeleyebilecek ve onları zorlayabilecek güce sahip olduğunu ve bazı değişiklikler yapmaları için baskı yapabilme potansiyeli olduğunu fark etmeleri gerekiyor.
Tüketiciler olarak nasıl alışveriş yaptığımızı ve gerçekte neyi talep ettiğimizi iyi düşünmemiz gerekiyor. Alışveriş yaparken asıl sormamız gereken kimin yaptığı ya da hangi malzemeden üretildiğinden önce “Yeni kıyafetlere gerçekten ihtiyacım var mı?” olmalıdır. İkinci el alışverişe yönelmemiz ve “ileri dönüşüm” yani elimizdeki ürünü tekrar kullanabilmenin yollarını bulmamız; ihtiyaç duyduğumuzu fark ettiğimiz ürünü alırken ise içerik kontrolüyle birlikte markanın tüm üretim süreçlerinden haberdar olmamız gerekiyor.
Her yıl 93 milyon giysinin (sadece kayda geçen miktar) çöpe gittiğini ya da yakıldığını düşünürsek tabiata verdiğimiz zararla birlikte kapitalist düzenin ne kadar kölesi olduğumuzu görebiliriz.