FİLMLERİN
Boy Aynası
Kırmızı Halı / Red Carpet / Farshe Ghermez

İshak KOÇ

Her film festivale gönderilmese de uluslararası film festivallerinin sinema adına önemli karşılıkları bulunur. Festivaller, sinema için alternatif dil arayışlarının teşvik edilip desteklenişini, ana akım dışında kalan film üretiminin iç ve dış piyasa açısından düzenini sağlar. İç piyasa siyasal rejimi, sansürü, izinleri içkindir. Gerçi bir başka işlev olarak festivaller, siyasetin sanatla ve gösteri kültürüyle ikame edilmesini sağlamak, mevcut siyasi tartışmaları kültürel alan içinde soğurmak, siyaseti temsilî düzleme çekip massetmek gibi alanının dışında işlere de soyunur. Ancak en bilindik şekliyle bir nevi yapımların podyuma çıkıp beğeniye sunuluşu, sahne alıp reklam edilişi, objektif sayılmayan saiklerle sanatın ve sanatçının gönendirilişi gibi işlevleri yürütür. Hem de -üstüne vazife olmasa ve bu alanda bir tanım konulmasa da- ürünlerin, yapımların, eserlerin onay mercii gibidir. Yani böyle bir otoritesi ve iddiası yoksa bile sanatın ve sanatçının ortaya konan, beğeniye sunulan, gösterime sokulan işine dair kaygısını giderir. Herhangi bir yazınsalın bilvesile edebiyat dergisinden geçmesi gibi... Nitekim pek çok yazarın, öykücünün, şairin ve eserlerin yolunun bir şekilde dergiden, süreli yayından, editör gözetiminden geçtiği görülür. İşte festivaller, -her ne kadar jüri ve organizatörlerin insafına bırakılmış olsa da- özel ve genel gösterim dışında filmlerin ödüllendirilmesini, tanıtımını, estetik açıdan da bir nevi değerlemesini sağlar.
Ünlü komedyen Rıza Attaran’ın yönettiği ve başrolünü oynadığı 2014 İran yapımı Kırmızı Halı, seyircisini söz konusu festivallerin uluslararası alanda belki en mühimi Cannes Film Festivali’ne götürür. Nasıl gidilir, ne yapılır ya da yapılamaz, ne olur biter sorularının yanıtları sade bir dille anlatılır. Anlatılır lakin filmin bunu göstermek gibi bir amacı olmasa gerektir; anlatı zemini komedi yahut dramdır, belgesele benzemez. Filmin senaryosunu, yönetmenliğini Cemal Haşimi, Ali Sertibi, Hüseyin Süleymani gibi isimlerle birlikte oyunculuğunu Rıza Attaran üstlenir. Oyuncu âdeta Fransız Yeni Dalga (La Nouvelle Vague) Akımı’nın dönemsel filmlerine selam verir gibi çoğu zaman omuz kamerasıyla kendini takip ettirir. Sanki senaryo iş üstünde yazılmış, kurgu yolda yapılmış gibi bir izlenim bağışlar. Basittir ama sıradan sayılmaz. Ortaya hobbit karakterine bile “Home… My home…” dedirten bir özlem, ait olduğu ya da ait hissettiği topraklara dair vefa, minnet duygusu çıkarır. Hem de “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” deyiminin mağdurunu oynamaktansa, ghormeh sabzi (Fars otlu güveç) yiyip acılığını kimselere belli etmemek evladır.
Kırmızı Halı, kültlerin gayriresmigeçit yaptığı, sinema adına olabildiğince eğitici bir filmdir. Bir yandan daha filmin ilk sekansında maişetini sağladığı işiyle iştigal ederken yani bayrağının al beyaz ve de yeşil renklerini boyarken, Orta Doğu toplumlarında pek teveccüh gören Türk dizilerinin haftalık gelişimini anlatan Ahmet’i sinema zevkini kaybedeceği konusunda uyarıp doğru dürüst filmler izlemesini salık vererek… Bu, dizilerin başarısına dönük bir kompliman değildir. Bir kompliman söz konusuysa o, İran yapımı bir film içinde Turkish Airlines’la Atatürk Havalimanı aktarmalı Fransa uçuşunun vurgusudur. Ve coğrafyanın gerçeği, Türk sinemasının pek dikkate alınmayışı ama Türk dizilerine yönelik aşırı ilgidir. Mısır’dan Tunus’a, Lübnan’dan İran’a Türk dizileri, kendi memleketinde izlenmediği kadar takip edilir. Bir de İran ve Irak’ta İbrahim Tatlıses dinlemek gibi bir gerçek vardır. Temsilde Tatlıses ve çoğunlukla eski romanlardan uyarlama dizilerle anılmak, coğrafyanın bağışladığı kedere yorulabilir.
Genel anlamda sinema, izleyici açısından yorumlanışı dışında, gösterenin yani yönetmenin, gösterdiğini belirli kompozisyonla hikâye edebilme cüretidir. Dolayısıyla iyi hikâye anlatamayanın ya da anlatısına yönelik ilgi uyandıramayanın, dikkatleri celbedemeyenin uğraşabileceği çok daha bereketli iş alanları vardır. Göstermek işini yüklenense basit gerçekliği dahi kurgu imbiğinden geçirerek dikkate değer bir sonuca ulaşır. Aksi hâlde kayda alınan yalın gerçeklik belgesel bile sayılmaz. Hele de şimdiki zamanın çözünürlüğü yüksek bir cep telefonunu doğrultmak suretiyle görüntü alma imkânı, sinemanın büyülü ya da büyüleyici evreninin yanından bile geçmez.
Anlatı şayet iyi bir hikâyeyse edebiyat olarak kalmalıdır. Onu ayrıntılayıp senaryolaştırmak pek de anlamlı bir uğraş sayılmaz. Edebiyat eseri diye kaleme alınmış, tanınmış ve kanıksanmış bir klasiğin filme alınışı, onun bağlamından kopmasına, basitleşmesine, başka bir şeye dönüşmesine neden olabilir. Ne denli iyi kurgulanmış olursa olsun, yazınsaldaki tadı, sanatı, ruhu bağışlamaz. Bu açıdan bir bakıma şiirin ya da şiirselin anlatısı sinematografik anlatıma daha uygundur. Zira kurgucunun çoğu yerde gayriihtiyari imgeye, olmadı simgeye başvurduğu görülür. Nitekim Kırmızı Halı’da çoğu kısmı Fransa’da çekilmiş olsa da hava kirliliğinden dükkânlarına, trafikten dar sokaklarına, yolun ortasında yürümekten yüksek sesle telefon konuşmalarına, pahalılıktan enflasyona, işsizlikten tiyatroya Tahran’ın sarsılmaz imajı itina ile işlenir. Ülke yahut şehirle özdeşleşen unsurların kullanımı, özellikle otantik olmayanlar, izleyende simgeden imgeye dönüşür.
İran’ın sinema endüstrisi aslında lokal hikâyeler içinde mesaj kaygısını önemser. Bu belki rejimin baskısı değil de pazarlama stratejisidir. Çokça mesaj kompoze etmek gibi bir uğraşı ise istisnai olarak komedide, özellikle Rıza Attaran filmlerinde görmek mümkündür. Attaran, memleketinin en fazla kazanan komedyeni olmasının yanı sıra iştigal ettiği işin ciddiyetini iyi kavradığını, bir yerde öğretici rolünü üstlendiğini gösterir. Bir nevi dış dünyaya karşı, tıpkı çevre ülkelere vaktizamanında devrim pazarladıkları gibi kurulu düzen içre sanat, edebiyat, sanayi vb. alanlarda işleyişi de pazarlamaktadır. Bunu gelişememiş ülkelerin yaptığı şekilde “Aslında biz de sizin gibiyiz.” demeden, aksine kendinden olanı, yakın hissettiklerini vurgulamak suretiyle yapar. Sosyal, kültürel, dinî alan için de aynı şeyler söylenebilir. Sakal oyunculuk için, karşı cinse dokunmamak ya da tokalaşmamak elleri kirli olduğu için, bir yabancı aktrisin beğenilişi edepli giyindiği içindir! Âdeta “Konuşamayan, kendini ifade edemeyen, sadece iyi reklam edilen sizsiniz; konuşabilen, diyalog kurabilen, dokunmaksızın da kendini ifade edebilen, ancak kötü tanıtılan biziz.” demek ister. Diyaloglar zaten geldiği coğrafyaya bakışı ele verir: “- Where are you from? – İran. – Wow, bomb atomic!” İran denince insanların aklına atom bombası gelişi, Suriye denince radikal örgütlerin anılışı, Irak’ın adının bile anılmayışı aleyhte propagandayla alakasız, hep tesadüf olsa gerektir! Neticede Hollywood’un hizmet ettiği küresel ama resmî ideolojiye karşı, takdir edilmelidir ki İran Amerika’nın hâlâ özgürlük götüremediği nadir ülkelerden biridir. Ve sinemanın açtığı alanda Hollywood’un yaptığı propagandaya daha çok İran’ın ihtiyacı olduğu söylenebilir.
Rıza Attaran’ın Kırmızı Halı’sı, doğrudan İran sinemasının karakteristiğini yansıtmaz. Yani mezkûr film, gerek çağrıştırdığı anlamlar gerekse eleştirel tarzıyla yerellikten çok evrensel sinema algısına hitap eder. Nitekim yanına bile yaklaşılmayan yönetmenler, abartılı organizasyonlar, ismi haykırılan oyuncular, yer bulunamayan festivaller, hususi davetiyeyle girilen kokteyller tümden kitlelerin bu alana bakışını yansıtır. Oysa ehemmiyet herhâlde liyakattedir ve bunu Attaran, film içinde, “Bence Allah birisine bir şey verdiğinde ilk önce ona kaldıracak kapasite verir. Yani ilk önce liyakat olmalı… Ünlü olup insanlar bizi tanıdığında onlar için bir rol modeli oluyoruz. Eğer bu benim de başıma gelirse ümit ederim ki ilk önce liyakat sahibi biri olurum.” repliğiyle ifade eder. Yine posterleri, filmleri, görselleriyle Robert De Niro, Al Pacino gibi sadece ana akım sinemanın Hollywood starları değil Juliette Binoche gibi Fransız aktrislerinin de anılışı, bu alanda başkalarının da var olduğunu ifade eder. Arada Asghar Farhadi’nin Cannes’da görünmesi, Silahşör’ün övülmesi keza aynı amaca hizmet eder. Ne denli görmezden gelinirse gelinsin, özellikle coğrafyanın sinemalarında en kayda değer yol alan endüstrinin, İran sineması olduğu kabul edilmelidir. Zaten ortaya koydukları itibarıyla bir varoluş amacı taşıdıkları, var olma kaygısı yaşadıkları da söylenemez. Orada, kendi içinde bütünleşik ve kendi dilini oluşturmuş bir sinema, gören gözler için belirgin, barizdir.
İran sinemacılarından çoğunun, şiirsel sinemanın öncüsü sayılan Andrey Tarkovski’yi mutlaklaştıran bir çıkışla hareket ettiği söylenebilir. Hani söylem dar alanda kısa paslaşmalar gibi belirli çerçevede şekillenir. Bir aile kavgasının Rus edebiyatının uzun ve dingin tiratlarına benzer şekilde ayrıntılandığı hatta münakaşanın tek ciheti üstünden film kotarıldığı, kitlenin de bu türden bir görseli anlamak, anlamlandırmak, algılamak noktasında teşne olduğu filmlere rastlanır. Daha doğrusu örnekler bu minvaldedir. Lakin ne tarafından bakılsa bir başka unsurun göze çarptığı, hayli geniş kapsamlı ve şahsına münhasır sinema anlayışı İran’ın hem dış piyasada, uluslararası film festivallerinde hem de iç piyasada, halkının filmlere yönelik ilgisinde, Fecr Film Festivali’nde belki Hollywood, Bollywood gibi değil de farklı bir biçimde endüstrileştiğini, üretip pazarladığını gösterir. Yine festivaller kanalıyla halkı geri kalmış, cahil, kültürsüz vs. gibi gösteren filmleri ve yönetmenleri desteklemek, her zamanki gibi Amerika’ya kalır. Yine Amerika sürgündeki cümle Farisi sanatçıları rejim aleyhinde söylemler için kışkırtadursun, pekâlâ devrim sonrası sinema, müzik, resim ve de sanatın hemen her alanında müspet anlamda hayli yol katedildiğini söylemek mümkündür.
Orijinal İsmi:
Farshe Ghermez
Süre:
78 dk
Tür:
Komedi
Yönetmen:
Reza Attaran
Senarist:
Reza Attaran
Yapım:
2014 -İran