İHTİŞAMIYLA
RUHA ŞİFA
ÇİNİ SANATI

Sümeyra ARSLAN

İnsanın derununda olan güzele tabi olma meyli onu farklı arayışlara yöneltir. Ruhuna hitap eden bir musiki, güzelliği temaşa edip güzeli ortaya koyabilme gayretiyle inşa edilen mimari bir eser, Yaradan’a hayranlığının ifade biçimi olarak tecessüm etmiş bir ebru, doğadan ilham alarak tuvale aksettirilen bir tablo insanoğlunun arayışlarına birer örnektir. Her bir eser onun hakikate yaklaşabilme yolculuğunun bir parçasıdır. Hayret makamına ulaşabilme coşkusunun tezahürüdür.

Sanat, akla ve kalbe güzellik zevkini ve hissini oluşturacak şekilde düşünce ve duyguyu ifade etme çabasıdır. İnsanoğlunun estetik anlayışını ortaya koyduğu sanat eserleri tarih boyunca gelişerek var olmaya devam etmiştir. Her toplum kendi değerlerini sanatına yansıtmıştır. Müslümanlar da hayatı algılayış ve anlamlandırış biçimlerini sanat eserlerine nakşetmişlerdir.

İslam sanatları birbirinden çok uzak iklimleri birleştiren bir medeniyetin ifadesidir. Çini, tezhip, hat, minyatür ve mimari gibi farklı formlarda ortaya konan eserler ve kılık kıyafetle ilgili tezyinat eserleri İslam coğrafyalarında yaşayan bir geleneğin inanç ve hassasiyetlerini harikulade bir şekilde dışa vurur.

İslam medeniyeti bir müze medeniyeti değildir. Ayrıca, İslam sanatlarında Batı’daki sanat anlayışından farklı olarak sanat ve zanaat ayrımı yoktur. Hayatın her boyutu ve mesleği sanatı sergilemeye açıktır. Köprünün bir ayağında çini sanatının nadide bir örneğini de görebilirsiniz, eski bir sokakta yürürken ince ince işlenmiş ahşap bir kapıya da rastlayabilirsiniz.

Aslında sanat, çekilen çilenin bir tezahürüdür. Çile çekmeden olgunlaşamaz yaratılan. Toprağın çilesini çekmiş hâli altındır ve yüzyıllardır değerini hiç yitirmemiştir. İnsanoğlu imtihanlarla çilesini çeker, olgunlaşır, tekâmül eder. Çininin ham maddesi çamurdur, çilesi de ateş. Onu ateş sağlamlaştırır, tıpkı insanı imtihanların pişirmesi gibi. Çini ateşle buluştuğu an kusurlarından arınır, renkleri de kendi de berraklaşır.

Pek çok çini ustasına göre çini gözün musikisidir, notaları da rengârenk çiçekler. Notaların bir araya gelmesiyle ve zarif dokunuşlarla bir görsel şölen zuhur eder. Çini sanatı çeşitli zamanlarda, bölgelere göre üsluplarında değişiklikler göstererek ve zenginleşerek günümüze kadar gelmiştir. Bu sanatın ilk örneklerine tuğla üzerine renkli sırın kullanılması ile eski Mısır ve Mezopotamya’da rastlanır. Ancak çininin asıl gelişmesi Müslüman sanatkârların ellerinde olmuştur. Mimari eserlerde çini süslemelerinin ilk örneklerine Karahanlılar, Gazneliler ve Hârizmşahlarda rastlanır. Horasan ve İran’daki Büyük Selçuklu yapılarının çinilerle süslü olduğu görülür. Daha sonraları çinide mozaik tekniğinin de kullanıldığı eserlere rastlanır. 15. yüzyılda Semerkant ve Buhara’da Timurlu mimarisinde görülen ihtişamlı çini örneklerindeki renkli sırla boyama tekniği bu sanata yeni üslup kazandırmıştır.

Çinicilikte kullanılan sırın ana maddesi, kuvars denilen kum, cam, buğday unu ve sudur. Bu maddelerin bir araya getirilip öğütüldükten sonra eritilerek içine kurşun katılmasıyla, saydam sır elde edilir; çinko katılmasıyla mat, çeşitli maden oksitlerinin katılmasıyla da renkli sırlar yapılır.

Türklerde iç ve dış mimari süslemenin en renkli kolu olan çini sanatı, asıl büyük ve sürekli gelişimini 12 ve 13. yüzyıllarda Anadolu’da göstermiştir. Çeşitli tekniklerle zenginleşen bu sanat, mimari eserlerin üzerinde renkli bir görünüm oluşturarak mekânın ortama etkisini artırmıştır. Sivas’ta Sultan I. İzzeddin Keykâvus’un yattığı türbeyi süsleyen levha çinileri ve mozaik çini süslemeleri; Malatya’da Ulu Cami’nin kubbesi ve avlu revakındaki çiniler; Konya’da Sırçalı Medrese ve Karatay Medresesi’ndeki mozaik çinileri ve Kayseri’de Sultan I. Alaeddin Keykubad tarafından inşa ettirilen Kayseri Keykubâdiyye Sarayı’ndaki kare, sekiz köşeli yıldız çini levhalar bu sanatın Selçuklu Dönemi’ndeki gelişimini ve çininin mimarideki yaygın kullanımını sergilemektedir.

Her dönemin çini süslemesi, hem önceki dönemlerin özelliklerini devam ettirmiş hem de yeni tekniklerle ve farklı renklerin kullanımlarıyla bu sanatı zenginleştirmiştir. Selçuklu çini geleneğini devralan Osmanlı Dönemi sanatkârları çini sanatını olağanüstü bir seviyeye taşır. 15. yüzyılın sonuna doğru Anadolu’da farklı ekoller ortaya çıkar. Hızla büyüyen devletin çini üretiminde öne çıkan merkezleri İznik ve Kütahya’dır. Dinî yapılar başta olmak üzere bu devirde inşa edilen eserlerin başlıca süsleme öğesi tek renkli ve sırlı çinilerdir. Firuze, koyu mavi, yeşil gibi renkler barındıran bu çiniler kare veya çokgen biçimleriyle duvarları süsler ve mekâna farklı bir hava katar. Osmanlı Dönemi çinilerinin ayırt edici özelliklerinden biri renkli sır tekniğinin kullanılmasıdır. Desenler basılarak ya da kazınarak işlenir ve daha sonra üzeri renkli sırlarla boyanarak fırınlanır.

Bursa Yeşil Cami ve Külliyesi’nin çini süslemeleri ilk dönem Osmanlı çini sanatının nadide örneklerindendir. Bu dönemde ilave renklerin kullanımıyla ve hatâyîli kompozisyonlar ve şakayık gibi Uzak Doğu kökenli desenlerin katılımıyla çini sanatı oldukça zenginleştirilmiştir. Bu gelişmelerin en çok göze çarpan örneklerine Bursa’daki Muradiye Camii ve Medresesi mozaik çinilerinde, Edirne Muradiye Camii’nin mihrabının çinilerinde rastlanır. Mihrap içine nakşedilmiş tezhip desenleri ve kalem işi süslemeleri çiniyle bütünleşerek insicamlı ve ahenkli bir görünüm oluşturmuştur.

Çini sanatında 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “sır altı” diye adlandırılan tekniğin kullanıldığı görülür. Zarif desen anlayışı ve tekniğiyle bu çiniler, doğadan esinlenerek çizilmiş lale, gül, karanfil ve nergis gibi çeşitli çiçekler, bahar dalları, üzüm salkımları ve çiçek açmış ağaçları resmeder. Bu zenginleşme ve değişimlerde hiç şüphesiz Osmanlı saray nakkaşlarının üretken gücü müessir olmuştur. Özellikle Baba Nakkaş Mehmet Efendi, Şahkulu ve Kara Memi gibi nakkaşbaşlar ve idarelerinde çalışan diğer nakkaşlar, çini ustaları için çeşitli desenleri çıkararak bütüncül bir sanat temsili ortaya koymuşlardır.

Bu yeni üslubun nadide örneklerinden biri İstanbul Süleymaniye Camii’ndeki mihrap duvarıdır. Kırmızı rengin ilk defa kullanıldığı, bahar dalları ve diplerinden fışkıran lale, karanfil gibi çiçeklerin yer aldığı çinileriyle bakmaya doyamadığımız bu mihrap duvarı yeni üslubu temsil eder. Bir diğer örnek Rüstem Paşa Camii’dir. 16. yüzyılın ikinci yarısında çini sanatına kaynak olacak bütün desenlerin sergilendiği bu camide, mihrapların, duvarların, pâyelerin bütünüyle çinilerle kaplandığı görülür. Birbirini tekrar eden bu çiniler hayatın döngüsünü ve sürekliliğini anlatır gibidir. Edirne Selimiye Camii’nin harikulade çinileri İznik’te özel olarak yapılarak Edirne’ye getirilmişti. Yine Üsküdar’da Atik Valide Camii mihrap duvarının iki yanında yükselen çini panolar, vazodan taşan çeşitli çiçekler ve çiçek açmış ağaçları doğanın o nadide görünümünü mekâna taşımış hissini verir. İstanbul Sultan Ahmed Camii’nin çinileri, Türk çini sanatının en parlak dönemine ait örneklerin toplandığı son büyük yapıdır. Bu mimari yapıda İznik ve Kütahya çinileri bir arada kullanılmıştır. Mavi çinilerin yoğunlukla kullanıldığı ve mavi kalem işi ile bütünleşen çiniler gökyüzünün engin havasını yansıtır mekâna. Mavi camii olarak da anılan bu muhteşem mimari eser sanatın pek çok dalının sergilendiği nezih bir galeri gibidir.

Topkapı Sarayı’nın çinileri, Osmanlı çini sanatının bütün dönemlerini toplu olarak gözler önüne serer. Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan Çinili Köşk, mozaik çini sanatının Osmanlı Dönemi’ndeki gelişimini gösteren abidevi bir eserdir. Kullanılan geometrik kompozisyonlar, iri kûfî ve sülüs yazılar mimarideki etkiyi artırmaktadır. Topkapı Sarayı Arz Odası’nın duvarındaki çiniler renkli sır tekniğiyle yapılmış eserlerin en nezih ve yetkin örneklerindendir. 16. yüzyılın en gösterişli çinilerinin bulunduğu bölümlerden biri de Hırka-i Saadet Dairesi’ndeki süslemelerdir. Çiniler üzerindeki çiçek açmış ağaçlar, neredeyse kokularını hissedecek kadar canlı ve gerçekçi görünüme sahiptir. Ağaçlara konmuş çifte kuşlar şakımaya başlayacak gibi gelir. Harem kısmında valide sultan ve şehzadeler dairelerindeki çini kaplamalar, vazolardan taşan çeşitli çiçekler ve bahar dalları ile mekâna bir cennet bahçesi görünümü vermektedir. Bu yüzyılın çini sanatına bir diğer katkısı kompozisyonlar arasında Mekke ve Medine tasvirlerinin de yer almasıdır.

17. yüzyılda İznik’in gittikçe azalan etkinliğinin yerini Kütahya almaya başlamıştır. Üsküdar Çinili Camii’nin mihrabı, minberin külahı ve nişli duvarları ile Kütahya çinilerinin İznik ürünleriyle yarışan başarısını gözler önüne serer. Kütahya çinileri saray sanatının görkeminden uzak, daha çok halk sanatının kendi üslubuna göre oluşturulmuş kompozisyonlarıyla, farklı sır teknikleriyle, sarı ve kiremit kırmızısı renklerinin kullanımlarıyla İznik çinilerinden ayrılır. Üsküdar Yeni Valide Camii, Kütahya Hisar Bey Camii ve Topkapı Sarayı’nın çeşitli bölümlerinde bulunan çiniler bu dönemin özelliklerini yansıtır.

Kütahya çiniciliği neoklasik üslubun hâkim olduğu 20. yüzyılın başlarında yeni bir canlanma ile değişerek İznik çinilerinin klasik desenlerine dönüş yapmıştır. Eyüp’teki Mehmed Reşad Türbesi’nin içini kaplayan panolar, asma yapraklı selvi ağaçları, vazodan taşan çiçekler, bahar dalları ve kırmızının da katıldığı renk çeşitlemesiyle bu canlanışı gözler önüne sermektedir.

Çini sanatı zaman içinde gelişmiş, değişmiş, yükselişe ve inişe geçtiği dönemler olmuştur. Ama bir şekilde var olmayı ve günümüze kadar gelmeyi başarmıştır. Çini sanatına gönül vermiş ve pek çok sanatçı yetiştirmiş son dönemlerin önde gelen sanatçılarından bazıları Faik Kırımlı, Faruk Şahin, Turgut Tuna, Mehmet Gürsoy ve Hamza Üstünkaya’dır. Günümüzde üniversiteler, sanat akademileri, meslek kursları gibi platformlar çini sanatının devamlılığına ve gelişmesine katkı sunmaktadır.

Çini sanatının başlangıçtan beri değişmeyen temel niteliği; özgün üslubu, motif zenginliği ve kendine has sistemiyle İslam dininin inanç ve zihniyet dünyasının estetik bir yansıması olarak işlev görmesidir. Sanatkârların bağlı bulunduğu geleneği yenileyerek geleceğe taşıma kaygısı, İslam sanatındaki tarihsel sürekliliğinin en güzel örneklerini çini sanat eserlerinde görmekteyiz. Müslümanların zengin geleneklerinin görkemli mirası çini; mavisi, beyazı, gizemli kırmızısıyla hâlâ en etkileyici sanat dallarından biri olmayı sürdürmektedir. Bütün ihtişamıyla çini sanatı sadra şifa, göze deva, ruha gıda olmakta temaşa edenleri estetik zevkin doruklarına taşımaktadır.