KARIŞIK KASET DOKSANLAR
Dudu ALKAN
Herkesin ve her şeyin bir hikâyesi var. Şehirlerin, köylerin, mahallelerin, insanların, yılların… Biraz gri, çokça hareketli olan doksanların da bir hikâyesi var tabii. Bir nesil hâlâ doksanların derin gölgesinde kümeleniyor. Geçmişin hatırası her daim şimdikinden çekici gelir. Bu sebeple insanların sandığında sakladığı anılar paha biçilmezdir. Coşkusunda hem bugünün hem geçmişin olduğu, her sokakta roman gibi hayatların yaşandığı, acının sıradanlaştığı yıllara gidelim. Dikkat, baştan uyarıyoruz; bu yazı iç içe geçen anılar, bolca nostalji barındırır. Yaşı yetmeyenleri sahneden alalım.
İstanbul’un biraz içinde biraz uzağında, âdeta şehrin eşiği olan, her türlü kimlik ve milliyetten sürekli göç alan, farklı özelliklere sahip komşuların eğrisi doğrusu ile birbirini idare edebildiği bir mahallenin gözünden bakalım doksanlara. Her şeyin az, insanlığın çok olduğu yıllara gidelim. Cami avlusundaki güvercinlere yem verirken babasının elini sıkı sıkı tutan, ilkokulda yerli malı haftasını coşkuyla kutlayan çocuklardık. Belki bilgimiz bugünlere kıyasla azdı ama bugünkünden daha samimiydik. Okul kütüphanesinden edindiğimiz Ayşegül Tatilde serisi ile hayaller kurardık. Bize çizilen sınırlar içinde özgürleşmeye çalışırdık. Blok blok binalar sokakları kaplamıyor, sımsıcak bir mahalle atmosferi yaşanıyordu. Çocuklar sokaktaki oyunlarını akşam ezanından önce bitirmezdi. Anadolu irfanının yeni tanıştıkları muaşeret kuralları ile birleştirilip her yuvada yaşatıldığı, hemen hemen bütün evlerin bir dede ya da ninenin varlığı ile güzelleştiği geniş aileler vardı. Sokaklarda bakraçla yoğurt satılır, mahalledeki yeni gelin yaşça büyük kadınlara yenge diye hitap ederdi. Elli beş ekran tüplü televizyonlarda Susam Sokağı izleyen; giydikleri, yedikleri birbirine benzeyen; sanki evin üyesi gibi baş ucuna çim adamını koyan çocuklardık. Evde kimse yoksa güvenle annemizin ahretliğinin kapısını teklifsizce çalardık. Sessiz mahallemizin sokaklarını çocuk sesleri kaplardı. Nezaketin zayıflık olarak algılanmadığı, her daim güçlü gözükmenin bir motto olmadığı, anın kusursuz mutluluğunun hissedilebildiği yıllardı. Her şeyi bilmenin gerekmediği ama bir şeyi bilmenin de değerli olduğu günlerdi. Mahalle arkadaşlıklarına önem veren, anlatmadan da anlayabilen dostlardık. Sorunlar yok muydu, elbette vardı. Ancak bunların aşılması, daha güçlü bağlarla onarılması hayatın rutin bir parçasıydı. Ekmeğimizin arasına sürülen sarelle gibi her şey tatlıya bağlanmaya çalışılırdı. Peyami Safa’nın dediği gibi “Bir kibrit alevinin geçici ışığında görünüp kaybolan eşya gibi hatıralar parlayıp sönüyor.” Yaşanan her anın güzelliği anılarla ölçülür. Gençlik yıllarını doksanlarda geçirenlerle maziyi yâd edelim.
Doksanlara gelmeden yaşanan en önemli olay 1986 yılındaki Çernobil nükleer faciasıydı. Olayın büyüklüğünü sonraki yıllarda anlıyorduk. Köyden göçüp kentte tutunma mücadelesi veren mahallelinin gündemi daha çok geçim derdi ve şehrin hızına yetişme çabasıydı. Gayeleri; ele güne mahcup düşmemek, büyükşehrin fırtınasında çocuklarını savrulmadan bir arada tutmaktı. Mahalle halkı evlerini kendileri yapar, bu sebeple yuvalarını inşa ederken benzer acılar, mutluluklar yaşardı. Sohbetlerin ortak teması köy hasretiydi. Her yaz uzun süreli memlekete gidilir, kış için yapılabilecek ne varsa hazırlanıp getirilirdi. Kısaca ailelerin hikâyeleri çok farklı değildi.
Çocukluğun doyasıya yaşandığı zamanlardı. Aklımda kalanlar; topaç çevirme yarışları, okuma fişlerinin özenle saklanması, ilk amortisörlü bisikletler, Barış Manço programları, ışıklı ayakkabılar ile geceleri koşmak. Sokakta illa bir meyve ağacı olur ve meyveler daha olgunlaşmadan mahallenin çocukları tarafından toplanırdı. İnsan ile toprak arasındaki ilişki devam ediyordu. Birçok evin önünde küçük bir bahçe vardı. Oysa şimdi toprakla ilişkimiz balkondaki saksı boyutunda. Doksanları özel yapan, jenerasyonun gözü tok ve çocukluklarının “olgun” olmalarıydı. Gerçek hayatla iç içeydik. Fotoğrafların taşıdığı anlar daha kıymetliydi, hepsinde bir hikâye saklıydı. Otuz altı adet filme ve tab ettirilmesine bir sürü masraf yapılırdı. Fotoğrafta herkesin en doğal, bulunduğumuz mekânın en gerçek hâli görünürdü. Filtreler icat edilmemişti henüz. Akıllı telefonlar olmadığından ev telefonlarının hemen hemen hepsi ezberde tutulurdu. Dijital ortama geçiş evresiydi, her şeyden biraz vardı. Doksanlar dendiğinde içim sıcacık olur, heyecanlanırım. Yaşadığım acılara rağmen serde gençlik vardı.
Doksanlı yıllara iz bırakan ilk olay 1992 yılındaki Bosna Savaşı’ydı. Elimizden yardım toplamaktan, kermes düzenlemekten ve dua etmekten başka bir şey gelmiyordu. Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, Avrupa’nın ortasında yapılan soykırıma Batı’nın niçin sessiz kaldığını “Bunu hiç unutma evlat, Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır ve refahı, devam edegelen sömürgeciliği döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.” cümlesi ile anlattı. İlk canlı tarih dersimizi almıştık. Bugün bile en kalbî, içten duygularla severiz Bosnalı kardeşlerimizi ve Bosna’yı. Belki de o zamanlar yeterince sahip çıkamayışımızın mahcubiyetini yaşıyoruz. Anda yaşanan her şeye tanık olmuş ama müdahil olamamıştık. Öyle ya, “Bir avuçtuk biz göklere sığmayan…”
İçimizdeki bitimsiz kavgalarla büyüyen bir gençliktik. Yeni bir kitap alınca heyecanlanırdık; okuduğumuz kitaplar, arkadaşlarımız arasında elden ele dolaşırdı. Çünkü birçoğumuzun evinde kitaplık köşesi yoktu. Ramazan ayında açılan Sultanahmet Kitap Fuarı’nda her standı tekrar tekrar gezer, çölde susuz kalmış gibi her kitabı bir nefeste okurduk. Kültür merkezlerindeki konferansları ilgiyle takip edip not alırdık. Tuttuğum notları kütüphanemde hâlâ saklıyorum. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Mehmet Akif, Nuri Pakdil, İsmet Özel’in şiirleri ezberimizdeydi. Emine Şenlikoğlu, Hekimoğlu İsmail, Nurettin Topçu, Rasim Özdenören, Cemil Meriç, Yavuz Bahadıroğlu, Şule Yüksel Şenler, Ahmet Günbay Yıldız, Mustafa Kutlu’nun kitapları elimizden düşmezdi. Yeni çıkan her marşı kelime kelime ezbere söylerdik. Eşref Ziya Terzi’nin “Bir güneş doğuyor Cezayir’de, bir güneş doğuyor Filistin’de” ezgisi hep dilimizdeydi. Zaman ve mekân birliğine sahip, kendi döneminin entelektüel, politik, toplumsal krizlerine çözümler arayan, okuyan yazan, aktivist nesildik.
Aslında insanoğlu dokunduğu her şeyi aile yapmak ister. Dönemin televizyon dizileri de aile kavramını, bağlarını olması gerektiği gibi öne çıkartırdı. Şimdiki televizyon dizilerine ise söyleyecek kelime bulamıyorum. Özellikle ramazan aylarında mahallenin birlik beraberliği gözle görülür hâle gelirdi. Eş dost, konu komşu birbirini mutlaka kurdukları mütevazı iftar sofralarında ağırlardı. Belki çeşit çeşit yemekler yapılmıyordu ama çay faslında koyu sohbetler ediliyordu. İftardan sonra tüm misafirlerle evde teravih namazı kılınırdı. Ramazanın son günlerine doğru mahallenin iş bitirici abisi bir minibüs ayarlar; nineleri, kadınları, çocukları toplayıp Eyüp Sultan Camii’ne ziyarete götürürdü. Caminin avlusuna en samimi iftar sofraları serilirdi.
1996 yılında Çeçen Direnişi’ne şahit olduk. Kafkasya’nın soğuk dağlarından gelen haberlerle biz de üşüdük. Bin kere rahmet olsun şehit Cevher Dudayev’e. O günlerden bugünlere pek bir şey değişmedi. Müslüman coğrafyasının hesabına hep keder düştü.
Dünya denen kara kazanda kaynayıp kâh yanıyor kâh sönüyorduk. 1999 Marmara depremi ile derinden sarsıldık. Ardından ekonomik krizler, siyasi çalkantılar geldi. İnsan hayatında derin izler bırakan süreçler yaşadık. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi “Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir” işte böyle aktı ömrümüzün baharı.
Gençliğin üşüdüğü, hayallerin yarım kaldığı, 28 Şubat’ın ezip geçtiği bir nesiliz. Kendi gerçekliğimize tanıklık ettik. Söylenecek çok şey olsa da yüreğimdeki kıyametin hesaplaşmasını ahirete bırakıyorum. Kimimiz ikna odalarında kimimiz protestolarda bıraktı gençlik neşesini. Oysa ne ideallerimiz vardı; bir avuç toprakta tohum olacaktık. Yarım kalmışlık, yarıda kalmışlık… Yoldan geri dönmek de bir ilerlemedir, sözünde teselli bulmaya çalıştık. Kim bilir belki ondandır çocuklarımızın eğitimine büyük önem vermemiz. Geçmişin külfetini kalbimin en derinlerinde iyileşmeyen bir acı olarak hâlâ hissediyorum. Fırtınayla yaşamayı tecrübe ettik. Galiba bu neslin aydınlığı kullanmaktaki marifeti karanlığı bilmesinden kaynaklanıyor.
Milenyum sonrası Türkiye’de ve dünyada çok şey değişti. Teknoloji gelişti; insanların uğraşları, alışkanlıkları, imkânları, ihtiyaçları farklılaştı. Zevkler, renkler bambaşka bir hâle büründü. İnternet hayatımıza öylesine hızlıca girip değiştirdi ki bizi, şu an yaşadığımız hayatla az önce terk ettiğimiz hayat arasında siyah ile beyaz gibi bir fark oluştu. Sanki bizim gençliğimiz çağlar öncesinde yaşanmış gibi geliyor insana.
Geçmişin kaldırılamaz ağırlığı bazen unutmaya zorluyor insanoğlunu. Biz büyüdükçe bize dayatılan, sınırlandırmaya çalışan sosyal ve fiziksel çevremiz, iyileşmesi zor yaralar açtı. Ama aynı geçmişin barındırdığı işaretler yol gösteriyor bize. İnsan varlığı yaşadığı hayata bir amaç ve anlam yüklemek istiyor. Cemal Süreya ne güzel söylemiş “Anılar hep sonbahar gibidir ne varsa yarım kalmış geleceğindir.” Büyüdüm, elbette büyüdüm ama o heyecan dolu tarafım doksanlarda kaldı galiba. Entelektüel okumalardan bize kalan şey, “hayırlısı” sözü ile teselli bulmak oldu. Eğer dönebilseydim gençliğime, sokaklarda daha da kararlı, daha da emin adımlarla yürürdüm. Andre Gide’in romanında yazdığı gibi “yaşamın dar kapıdan geçilen bir yol” olduğunu anladığım yıllarımdayım. Zaman, beşiğinde sallayıp hızlıca büyüttü bizi. Şimdilerde koşarak değil, birçok şeyin seyrine durarak baktığımız yıllardayız. Merhameti zayıflık olarak görmeyen, çocukları bağrına basan, aldığı eğitimi yaşamının her alanında uygulayan, vatan ille de vatan diyen bir neslin yetişmesi için çabalamalıyız. Şafi olan Yaradan’ın şifasına sığındığımız bu fâni dünyada gençlikten geriye iyilik, muhabbet, dostluk kaldı. Heyecanlı günlerimi çocuklarıma anı olarak anlatırken, gençliğe değer katan bir nesle mensup olmanın sessiz mutluluğu içindeyim.