NİCE BİLSEN DE YİNE ARA

Gülşen ÜNÜVAR
Dinle arayan!

Bir önceki mektubumun üzerinden öyle fazlaca zaman geçmedi, bilirim. Selamımın samimiyeti soğumadan yeni bir selam daha göndermek istedim sana. Bilirim ki okumaktan, satırlara dokunmaktan, cümleler arasında koşmaktan hoşlanırsın. Senin bu coşkundur belki de beni böyle bu kadar anlatmaya hevesli kılan şey.

Senin oraları bilmem ama buralarda pek de rağbet eden kalmadı, söyleneni ipek mendillere çıkılayıp da en değerli sandıklarda saklayan. Söylenen söz kulağın ardına atılır oldu. Eskiden böyle miydi ya? Kulağa küpe yapılırdı sözün hası. O kulakta sallandıkça hatırlanır, kullanılır ve her kullanışta tozu alınarak ışıl ışıl parlatılırdı. Anadan kıza, kızdan toruna. Babadan oğula, oğuldan çocuğa aktarılarak emanetlerin hak ettiği değer ziyadesiyle tamam olurdu. Bilirim, şimdilerde emanet kelimesinin sadece esamesi okunur. Cümlelerin içine zenginlik katsın, farklılık olsun diye iliştiriliveriyor. Olur mu hiç böyle! Uygulayamayacağın sözü ne diye diline dolarsın? Peki ya nasihate ne demeli? Daha önceki mektuplarımda da yazmıştım bunu, kimsenin nasihat almak istemediğinden dem vurmuştum uzun uzun. Aynı şeyi tekrarlayıp duruyorum bazen, çivi budağa denk gelmiş de haybeye vuruyormuşum gibi hissediyorum. Israrcı olursam çekiç darbelerinde, ya çivi yamulacak ya da sap kırılacak. Farkındayım, fazla ısrar hiç kimsenin hoşuna gidecek bir durum değildir.

Neyse, gel sana öğüdün kelime anlamından bahsedeyim biraz. Atalarımızın da ataları anaya öğ derlermiş. Hatta bir çocuk anasız kaldığında öğsüz demişler ona. Öksüz kelimesinin buradan geldiği rivayet edilir. Ben de büyüklerimden duyduğum kadarını aktarıyorum sana. Daha sonraları öğ kelimesi akıl anlamında kullanılır olmuş. Bizim öğ zamanla olmuş mu sana öğüt. Akıl almak, akıl vermek diye sürer gelir ta eski zamanlardan bu güne. Öğsüz kalmak anasız kalmak, akıl vereni, koruyup kollayanı olmamak demek bana göre. Kolay mıdır bu koca dünyada sahipsiz, kucaksız, yuvasız kalmak. Değildir elbet! İnsanın başında anasının olması ne büyük nimetse etrafında öğüt alacak birilerinin olması da kıymete değer bir variyettir. Emanetin adı var, hani koruyan. Nasihatin sözü var, hani tutan.* Kıymet bilenlerdensin sen evlat, bu da bana nimettir. Emanetime gözün gibi baktığını, nasihatlerimi altın değerinde tuttuğunu bilirim. Gönlüm rahat, şükrüm sonsuzdur.

Geçenlerde bir akranımla karşılaştım; selamlaştık, konuştuk. Senden bahsettim ona uzun uzun. Kalmış mı şimdilerde böyle evlatlar, dedi gülerek. Şaşırdı hâliyle, kendi torunlarının hayırsızlığından dem vurdu. Dedi ki; Küçükte edep yok, uluda bilgi. Kabalık çoğaldı, incelik silindi, yitti.* Bu böyledir evlat, her nesil, kendinden bir öncekileri ve bir sonrakileri mutlaka tenkit eder. En yaşanılacak dönem şu an içinde bulunulan dönemdir onlara göre. Herkes ya kendinden öncekini suçlar ya da kendinden sonrakini. Kimse ayranım ekşi demez. Kimse hatasını görmez. Herkese göre tek bir iyi vardır; o da kendisi.

Bak bununla ilgili küçük bir masal anlatayım sana. Evvelin zamanında, zamanın ortasında, ortanın da kurnasında bir balık yaşarmış. Bu balık kendisini pek bir övermiş: “Ben balıkların en bilgesiyim. Irmaklarda, göllerde, denizlerde ve hatta okyanuslarda görmediğim yer kalmadı. Girmediğim kuytu, dalmadığım mağara, sormadığım soru kalmadı. Göz deseniz bende, kulak deseniz bende, kuyruk ile kanat deseniz o da bende.”

İşin aslına bakarsan haksız da sayılmazmış bu balık. Gerçekten de bugüne kadar sorulan her soruya verecek bir cevap bulmuş. Akla ihtiyacı olanlar gelip ona her gün akıl sormuş. Yolunu kaybedenler, çıkmaza girenler, kendini çaresiz hissedenler soluğu onun kapısında almış.

Bizim balık kibirlendikçe kibirlenmiş. Başı dik, omuzları yukarıda, kaşının biri daima havada gezdikçe gezmiş.

Günün birinde kurnaya bir kurbağa düşmüş. Nereden gelmiş nasıl gelmiş bilen yok. Gelen yeni misafir buradaki düzene şaşmış kalmış. Demiş ki: “Siz nasıl yaşıyorsunuz bu kadar küçük ve sıcak bir yerde? Hiç mi sıkılmıyorsunuz?” Balıklar şaşakalmış, söz söylemeye dilleri varmamış. Kibirli balık şöyle bir silkelenmiş, yüzgeçlerini temizlemiş, kuyruğunu bilemiş ve kükremiş: “Sen ne dediğinin farkında mısın densiz kurbağa? Ben ki sıcak okyanuslardan soğuklarına yüzerek geçtim. Irmaklarla birbirine bağlanan denizlerin suyundan içtim. Nice yosunlarla hasbihal ettim, nice köpüklerin hakkından geldim. Sen ki iki sıçramayla bana dünyayı mı öğreteceksin?” Diğer tüm balıklar desteklemiş bu konuşmayı. Arkadaşlarına arka çıkmışlar. Gelen yeni misafiri kabalıkla suçlamışlar.

Kurbağa şaşkın öylece bakakalmış. Balıkların kendi kafalarında oluşturdukları dünyaya müdahale etmek, onlara dışarıda başka bir dünya olduğunu söylemek çabaların en yetersizi olur diye düşünmüş. Geldiği gibi giden kurbağayı bir daha gören olmamış. Balıklarsa hamamın içindeki kurnaları okyanus sanarak mutlu mesut yaşayıp gitmişler. Dünya, sandığın kadar….

Masal bu ya evlat, dinlemesi pek hoştur, pek tatlıdır. Ancak kıssadan hisse almayı bilmeli dinleyen. Payına düşen işte şudur; Nice bilsen de yine ara. Bilgi bulunur bak araya sora.*

Gökten kaç elma düşer, nereye ve kime düşer bilinmez ama hissene düşen bilmektir, öğrenmektir, dinlemektir. Sormaktır, yormaktır evlat.

Mektubumu sabırla okuyup bana tahammül ettin ya tuttuğun altın olsun. Selametle…

*Kutadgu Bilig