KIŞ GELDİ

Seher MERİÇ

Yazlar kavurucu, kışlar ise ciddiyetle soğuk olurdu çocukluğumda. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar için bugünlerde kışlar, kar ya da ciddi soğuklar görmeden geçip giden bir sonbahar havasında olabilir. Ancak benim çocukluğumda kışlar, gerçek anlamıyla “kara kış” olarak yaşanırdı.
Kış, eski dilde “zemheri” olarak anılır, 14 Aralık’ta başlar ve tamı tamına doksan dokuz gün sürerdi. Bitiş tarihi ise 21 Mart’ta, Nevruz ile baharın müjdecisi olarak kutlanır. Kış; bembeyaz karlar, soba başında samimi muhabbetler demekti. Evet, zorlukları da vardı ama biz çocuklar bu zorlukların farkında olmak yerine, mevsimin getirdiği oyun ve eğlencelerin tadını çıkarırdık. Annelerimiz için ise oldukça yorucu geçen bir mevsimdi.
Evimiz çoğu evdeki gibi sobalıydı. Sobalı odanın dışındaki diğer odalar âdeta buz keserdi. Annemin sabahları ilk işi sobayı yakmak olurdu. Soba yanınca evin içi bir anda ısınır, annem “Evin yüzü güldü.” derdi. Soba, babam ve komşumuz İnayetullah Amca’nın, iki odayı rahatça ısıtacak şekilde duvarda açtıkları özel bir bölmede yer alırdı. Bu akıllıca düzenleme, Mançurya’daki zulümden kaçıp Türkiye’ye sığınan Safiye Teyze ve İnayetullah Amca’ya aitti. Allah rahmet eylesin, bize her zaman anneanne ve dedelik ettiler.
Annem uzun kış gecelerinde ev ekonomisine katkı sağlamak için dikiş dikerdi. Halının üzerine serdiği kumaşları keser, biçer ve dikerdi. Benim için en güzel zamanlar, annemi sedirden izlemekti. Dışarıda hava buz gibi olsa da annem yüreğimizi her zaman ısıtırdı. Radyodan çalan bir şarkıya eşlik eder, bize hikâyeler anlatırdı.
Kömürle yanan sobalarımızın yanına zamanla gaz sobaları eklendi. Daha pratik olmalarına rağmen, tehlikeli oldukları için çok uzun süre kullanılmadılar. Sonra kalorifer sistemleri yaygınlaşmaya başladı. Ne büyük kolaylıktı bu!
Sabahları erkenden okula giderdik ve soba tam ısınmazdı. O yüzden küçük bir elektrik ısıtıcısında ellerimizi ısıtırdık. Annem bir yandan karnımızı doyururken bir yandan da sıcak su dolu bir tas içinde tarağı ısıtır ve saçlarımızı tarardı. Kışın okula gitmek bir maceraydı. Sokaklar bembeyaz olurdu.
Evimizin arkasındaki boş alanda yazın salı günleri kurulan meyve-sebze pazarının yerini kışın sessizlik alırdı. Çok az pazarcı cesaret ederdi soğukta tezgâh açmaya. Gelenler de akşam ezanıyla birlikte tezgâhlarını toplar, evlerinin yolunu tutarlardı. Biz çocuklar ise bu boş alanda kardan adamlar yapar, kar savaşları düzenlerdik. Eldivenlerimiz ıslanıncaya kadar oynardık. Annemin sobanın üzerindeki tele astığı ıslak eldivenler kısa sürede kururdu. Sobadan gelen çıtırtılar hâlâ kulaklarımda…
Gece kar yağışı başladığında ise mahalle çocuklarıyla birlikte dışarı fırlardık. Karın altında gülerek oynardık, kimi zaman kızakla kayar kimi zaman karda yürüyüş yapardık. Kimse eve girmek istemezdi ama üşüyünce annem bizi içeri çağırır, ıslak kıyafetlerimizi değiştirir, ardından sobanın üzerinde kaynattığı ıhlamurla bizi ısıtırdı.
Çocukken gökyüzüne ve yıldızlara olan ilgim çoktu. Hatta bazı yıldızlara kendi isimlerimi verirdim. Kış geceleri kar yağacağını, yıldızların renginden anlayabilirdim. Bu uzun kış geceleri, hem uzun hem de huzur doluydu. Bugün bile kış akşamlarını çok severim çünkü yapacak bir sürü iş vardır ve bunları yapmak için bolca zamanımız olur.
Özellikle kış akşamları annemle birlikte radyo tiyatrosu dinlemeyi çok severdik. Macera hikâyeleriyle dolu olan bu programlar, günün tüm yorgunluğunu üzerimizden alırdı. İnsan neyi canıgönülden isterse Rabb’im onu verirmiş. Ben de çok sevdiğim radyo tiyatrolarını yıllar sonra kendim yazmaya başladım. Kim bilir, belki de benim yazdıklarımı bir çocuk ve annesi, soğuk bir kış akşamı, sobanın yandığı sıcak bir odada dinliyor olacaklar.