“KORKMA!” NİDASI
Fatma BALCI
Buhara’dan toz bulutu, Kosova’dan nem yüklenir, İstanbul’u ıslatırdı hece hece. Doğuya da batıya da dönerdi yüzünü her gece. İdrakin göğünden kalbin arzına inerdi rahmet rahmet her kelime. Kelimeleri manayla buluşturan “Millî Şair”imizin hüzünlü elleriydi. O eller nakşetti duvarlara bir milletin şahlanışını, o eller ki neşter vurdu İslam dünyasının şerha şerha yaralarına. Tevazu kınında cesaret kılıcını kuşanan, öfke ve hırsı kündeye getiren, er meydanında atalet ve cehaleti yenen, nesir ve nazma peşrev çeken bir pehlivandı Mehmet Akif Ersoy.
Güzel ahlakın yürek iklimine güzel bir tezahürüydü Akif, hem derslerinde hem sporda hem de dinî konularda kendini yetiştirme gayretindeydi daha genç yaşlarından itibaren. İçiyle, dışıyla, ruhuyla ve bedeniyle davasına gönlünü koyan, ömrünü adayandı. Ülkesinin “Korkma!” nidası, ümitvar kelimeleri, cesaret hutbeleri, fakirin, hastanın ve yetimin yarım kalan cümleleri, mazlumların tek bedende gür sesiydi. Bazen şiiri istirahat için bir şilte bazen mesuliyet dolu bir küfe, bazen de ıslak emanet bir palto olurdu Mehmet Akif’in elinde, en çok İslam ümmeti için bir şemsiye…
Kavi vücudunun aksine rikkatli kalbi dikkat çekiyordu. Boğazı yüzerek geçen, atletik bedeninde hassas ruhu ikamet ediyordu. Başta tezat gibi görünen zahir ile bâtını aslında hem ailesinin hem de coğrafyasının bir gereğiydi. Günümüzün nazarı ile bakınca baştan sonra tezatlar kümesiydi.
İlim ve fende iyi olduğu gibi sosyal bilimlerde de göz alıcıydı. Sadece ana dilinde okuyup yazan bir münevver değildi. Müderris bir babanın oğlu olarak Arapça ve Farsçaya hâkimiyetiyle beraber Fransızcayı da öğrenmiş, kitap ve mecmuaları takip ediyordu. İnsanları dert ediniyordu lakin mesleği baytarlıktı. Savaş meydanında değil cami kürsülerinde cenk ediyordu. Mihrapta nefsini yenenin, meydanda galip geleceğini adı gibi biliyordu. Asım’ın neslini umdu.
Maveraünnehir’den Tuna’ya, Dicle’den Nil’e İslam atlası, sırlı iplerle dokunmuştu. Kimi yerde küffar kimi yerde günahkâr delmişti bu nazenin ipeği. Kılıç kesemezdi ipeği de bir güve yer bitirirdi canım kumaşı. Yeryüzü mescidinin her karesi kırkyama bir seccade idi İslam dünyası. İmamesi kopmuş bir tespih gibi Müslümanlar da Osmanlı Devleti’nin çöküşü ile darmadağın olmuştu.
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet tarumar?
Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?
mısralarını Mehmet Akif’e yazdıran, Müslümanların müşkül durumlarıydı. “Harab iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetlerde” bu sıkıntıyı görüyor, Kerbela oluyordu yanı yöresi. Çanakkale’de “Bedrin Arslanları”na şahit olmuştu bir kere. Her defasında niyetini, gayretini tazeliyordu Akif. Uzak Asya’dan Balkanlara, Rusya’dan Hicaz’a “Yatağından taşmış olan ümmet nehrini tekrar yatağına döndürme” amacı şekillendi Akif’in muhayyilesinde. Bir inanç olarak taşıdı bu ülküyü göğsünde. Ülküsünden vazgeçmedi ama zaman zaman çaresizlik sardı sisli bir duman gibi etrafını. Ziya Paşa’nın, “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm/ Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm” beytindeki tasvir, İstiklal Şairimizin dizelerine de rengini çalmıştı.
Vîrânelerin yasçısı baykuşlara döndüm,
Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu.
Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum
Yâ Rab, beni evvel getireydin ne olurdu?
Batı’nın ve Doğu’nun evladı olduğunu çok iyi biliyordu Mehmet Akif. Batı’nın lisanına, tarihine, fennine merakı da bu yüzdendi. Önce Müslümanların Batı’ya hayranlığı ile mücadele edilmesi gerektiğinin idrakindeydi sonra da kendi içlerindeki ayrılığı gayrılığı bitirmelerinin. Görevi sebebiyle yaptığı seyahatlerde hep bu birlik için derledi, topladı, konuştu. Büyük düşmana, büyük meydana, büyük muharebeye gözleri çevirdi. Garbın kabuğu parlak, içi çürük bir elma; şarkın fırtınada eğilmiş buğday olduğunu anlattı. Müslümanın tekrar ayağa kalkacağına inancını hep diri tuttu. “Dalâlete düşmüşlerden başka kim Rabbi’nin rahmetinden ümîdini keser?” ayet-i kerimesinden ilham alarak kurtuluşu arayanlara müjdeliyordu Kur’an ile.
Mazideki hicranları susturmaya başla
Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşıla
Allah’a dayan, saye sarıl, hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol
Hayâsız akınlardan korunmak için İslam sancağı siperi olacaktı Müslüman’ın, Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i Nebi kalkanı. Bu sebeple Mehmet Akif’in mısra mısra Kur’an’dan ilham alınmıştı şiirleri, cümle cümle hadis şerhiydi nesirleri, İslam vakurunun remziydi adımları. O adımlar ki kimi zaman memlekete kimi zaman gurbete düştü, hissesine en çok da hüzün düştü. Yol yol yazılı alnına gurbet, hassas kalbine hasret düştü. Öz vatanından cüda düştü de gayesi yere düşmedi. Adımlayamadığı mekânlara, göremediği zamanlara yazıları ulaştı. Başyazarlığını yaptığı, yayın hayatına Sırat-ı Müstakim adıyla daha sonrasında Sebîlürreşad ismiyle “dinî, ilmî, edebî, siyasi haftalık mecmûa-i İslâmiyye” başlık klişesiyle devam eden dergi, başta ismi, akabinde hedefi itibarıyla da dikkate alındığında vahyin nuruyla ümmet-i Muhammed’e hizmeti gaye edinmişti. Yazar ve okur kitlesi arasında kurulan sağlam köprü ile bir okul olarak kabul edilmiş, hatta aynı isimle bir mektep de oluşturulmuştu. Derginin ulaşım ağı sadece İslam beldeleri ile sınırlı kalmamış, Müslüman azınlıklara, hatta müellefe-i kulûb’a kadar ulaştırılmıştı. “Siz gidin saffet-i İslam’ı Japonlarda görün” dizesinin ardından Mehmet Akif,
Müslümanlık sanırım parlayacaktır orada
Sâde, Osmanlıların gayreti lazım arada.
diyerek ferasetini ve gayretini göstermiş; kıymetli dostu Abdürreşid İbrahim aracılığıyla Sebilürreşad Dergisi, Japonya’nın ücra yerlerine kadar ulaşmıştı.
Deruni huzuru ve mutmain gönlü hep ötelerden gelirdi. Elem kuşlarının pençesindeydi ilham. Kanat kanat, tüy tüy gayretle düşerdi kâğıda. Mürekkebi dağılırdı gözyaşıyla. “Adam aldırma da geç!” diyemezdi dünyada. Dolambaçlı yollara, sarp yokuşlara inat Hakk’ı haykırırdı. Dağ dağ, ova ova yankılanır, zaman ve mekânda ebediyen dalgalanırdı.