ENGEL BEDENLERDE DEĞİL KALPLERDEDİR

 

إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ.

“Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.”

(Müslim, Birr, 34.)


Dr. Halil KILIÇ

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

 

Varlıklar içinde en değerli konumda bulunan insan, yaratılış itibarıyla farklı özellikler taşır. Kimi uzun, kimi kısa; kimi güçlü, kimi zayıf yaratılmıştır. Kimi sağlam bir bedene, keskin bir göze, kimi ise sınırlı imkânlara sahiptir. Fakat bu farklılıklar, insanın Allah katındaki değerini belirlemez. Çünkü Yüce Allah katında üstünlük, şekil ve imkânla değil; iman, ihlas ve salih amelle ölçülür. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu hadisi de bu hususu desteklemektedir: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34.) Bu hadis-i şerif, insanın hakiki değerini belirleyen temel ölçünün fâni ve değişken olan dış görünüş ya da servet değil; kalbin yönelişi ve o yönelişin doğurduğu amel olduğuna dikkat çeker. Bu ulvi hakikatin ışığında “engellilik” kavramının da yeniden düşünülmesi gerekir.

Genel olarak engellilik, bir organın yokluğu veya işlevini kısmen ya da tamamen yitirmesi olarak tanımlanmıştır. Görme, işitme, ortopedik veya zihinsel engeller ilk akla gelen engellilik türleridir. Ne var ki bu hadis bize, Yüce Allah katındaki asıl değerin bu fiziki eksikliklerle ölçülmediğini açıkça gösterir; asıl engelliliğin bedende değil kalpte olabileceğine dikkati çeker. Kur’an-ı Kerim’de, “…Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.” (Hac, 22/46.) buyrularak hakiki körlüğün basiret kaybı olduğu vurgulanır. Yine, “Kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını …” (Araf, 7/179.) ayeti, duyular yerinde olsa bile kalbin hakikate kapanabileceğini haber verir.

Bu yönüyle asıl engellilik, gözleri açık olduğu hâlde hakikati görememek (basiretsizlik), işitme yetisi sağlam olduğu hâlde hidayet çağrısına kulak verememek (duyarsızlık), elleri ve ayakları sağlam olduğu hâlde hayır ve hasenat yolunda adım atmayıp nefsin ve şeytanın peşinden koşmak (iradesizlik), zulme ve haksızlığa kayıtsız kalıp merhametsiz davranışlar sergilemek (vicdansızlık) ve en önemlisi de kişiye verilen akıl ve irade gibi büyük nimetlere rağmen kendisine hayat veren Yüce Allah’ı inkâr etmek ve O’na kulluktan yüz çevirmektir (nankörlük).

Bu manevi engelleri taşıyan kişi, dıştan bakıldığında ne kadar sağlam ne kadar varlıklı görünürse görünsün, Allah katında en büyük eksikliğe sahiptir. Hadis-i şerifin ifade ettiği gibi Yüce Allah kalbe ve amele bakmaktadır. Zaten sağlam bir kalp yoksa sağlam bir beden neye yarar ki?

Bu cihetten bakıldığında, manevi engellilik bedensel olandan daha yıkıcıdır. Zira kişinin maruz kaldığı bedenî engel, onu sadece geçici ve sınırlı olan dünya hayatında sıkıntıya sokarken manevi engellilik dünyada mutlak huzura mâni olduğu gibi ahirette de ebedî hüsran sebebidir.

Öte yandan engellilik yalnızca engelli bireylerin değil, toplumun da imtihanıdır. Engeli olmayan herkesin sorumluluğu, engelli kardeşlerinin hayatını kolaylaştırmak için gayret göstermektir. Zira kişiye verilen sağlık, güç, imkân ve fırsatlar; yalnızca kendisi için değil, etrafındaki insanlara destek olmak ve onların hayat yolculuğunu kolaylaştırmak için bir emanettir. Engelli bireylerin karşılaştığı güçlükler çoğu zaman kendi bedenlerinden kaynaklanan sınırlılıklardan değil; toplumun ihmalinden, duyarsızlığından ve yeterince düzenlenmemiş çevresel şartlardan kaynaklanır. Bu nedenle engeli olmayanların imtihanı, engelli bireyin önündeki fiziki ve sosyal engelleri bertaraf etmeye çalışmaktır. Unutulmamalıdır ki bir toplumun medeniyet seviyesi, yalnızca mimarisiyle, ekonomik imkânlarıyla veya teknolojisiyle değil; en zayıf, en kırılgan bireylerine gösterdiği şefkat, adalet ve duyarlılıkla ölçülür. Bu bağlamda kamusal alanları erişilebilir hâle getirmek, kaldırımlara araç park etmemek, rampaları kapatmamak, geçiş yollarını açık tutmak, toplu taşıma araçlarının ve ibadet mekânlarının engelli bireyler için kullanılabilir olmasını sağlamak her şeyden önce bir insanlık görevidir. Bu hususlar, kul hakkına riayetin de bir gereğidir. Engelli bireyin günlük hayatını zorlaştıran her tutum, yapılan her ihmalkârlık ve sebep olunan her engel, kişinin omuzlarına yüklenen ağır bir vebaldir. Bu sebeple bir mümin, attığı her adımda, park ettiği her yerde, aldığı her kararda “Acaba bir kardeşimin hakkına halel getirir miyim?” hassasiyetiyle hareket etmelidir.

Bu bağlamda Hz. Peygamber’in (s.a.s.) görme engelli sahabi Abdullah b. Ümmü Mektûm’u müezzinlik ve zaman zaman vekâlet görevine ataması, İslam toplumunda engellilerin aktif rol üstlenebileceğinin en güzel örneklerinden biridir. Bugün sosyal ve kamusal alanları engelli bireyler için erişilebilir hâle getirmek, onların ibadetlerine, eğitimlerine, sosyal hayata katılımlarına engel oluşturan tüm fiziki ve sosyal bariyerleri kaldırmak hepimizin ortak sorumluluğudur. Camilerimizin, okullarımızın, sokaklarımızın, parklarımızın ve çalışma alanlarımızın bu anlayış doğrultusunda düzenlenmesi; hem bir insanlık görevi hem de dinî bir yükümlülüktür.

Öyleyse gelin, kalbimizin engelli olmamasına özen gösterelim. Gözlerimiz görmese de kalbimiz hakikati görebilsin, ellerimiz tutmasa da gönlümüz iyilikten, merhametten ve adaletten ayrılmasın. Çünkü insanı yücelten, sahip olduğu imkânlar değil; o imkânları hangi niyetle ve nasıl kullandığıdır. Asıl engellilik, bedenin sınırlı olması değil; kalbin kararması, aklın hakikate kapanması, vicdanın sesini duymamasıdır. Bu sebeple bizler, engelli kardeşlerimizin önündeki fizikî ve sosyal engelleri ortadan kaldırmak, onların hayatı onurla ve huzurla yaşayabilmelerine katkı sunmak için gayret edelim. Unutmayalım ki bir kardeşimizin hayatını kolaylaştırmak, dünyada huzura, ahirette ise ebedî mükâfata vesile olan değerli bir ameldir.