AKIL İLE VAHİY ÇELİŞİR Mİ?


Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT

Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

 

Makul kelimesi, köken itibarıyla Arapça olup akıl sözcüğünden türemiş (ism-i mef’ul) bir terimdir. Kelime anlamı itibarıyla akletme ve akılla kavranılan şey anlamına gelse de genelde bir fikrin, düşüncenin ve kabulün akla uygun oluşunu ifade etmekte kullanılır. İleri sürülen bir iddia ve düşüncede aklın ve mantığın onayının olması anlamına gelir. Akla uygun ya da akledilebilir alanı anlatmak için de kelimenin çoğulu olan makulât sözcüğü kullanılır. İlk bakışta kavram daha çok akılla ilişkili gibi görünse de aslında bundan daha fazlasıdır. Çünkü makul kelimesi, aynı zamanda sağduyunun, insafın ve dengenin de bir yansıması olarak görülür. Bir düşüncenin ve inancın, makul olarak nitelendirebilmesi için vicdani bir kabul edilebilirlik taşıması ve hayatın gerçeklikleriyle de örtüşmesi gerekir. Başka bir anlatımla makul, ne ulaşılmaz ideallerin peşindeki bir hayalperestlik ne de katı gerçeklerin soğuk rasyonalitesidir. Makul, bu iki ucun arasında hem akla hem de kalbe hitap eden, adil ve uygulanabilir olanın ahenkli bir sentezidir. Dolayısıyla makuliyet her dönem olduğu gibi modern dünyanın çağdaş bireyi için de önemli bir kabul edilebilirlik ölçüsüdür.

Aslında makul olmak, en basit tanımıyla aşırılıklardan kaçınarak dengeli ve ölçülü bir yol tutmaktır. Bu, taşkınlıklardan, anlamsız dayatmalardan ve hayatın gerçeklerinden kopuk fikirlerden uzak durmayı gerektirir. Makul bir çözüm, taraflar için adil bir zemin oluşturur ve her zaman sağlam, savunulabilir gerekçelere dayanır. Soyut bir doğruluk iddiasından çok, günlük hayatta uygulanabilir ve pratik bir değeri vardır. Kısacası makuliyet; mantığın rehberliğini, anlayış ve empatinin sıcaklığıyla birleştiren ve bilgeliğini yaşamın içindeki karşılığıyla gösteren bir yaklaşımdır. Bu yüzden hem bireysel huzurun hem de toplumsal uyumun en temel yapı taşlarından biridir.

Bu açıdan bakıldığında İslam dini, aklın ışığını kalbin tasdikiyle birleştiren, insanın özüyle çelişmeyen, bilakis onu yücelten bir dindir. İslam, vahye ve insanın fıtratına dayanan, insanın özüne hitap eden, doğal ve tabii bir inanç sistemidir. Yaratılışın her zerresinde tezahür eden denge, uyum ve mükemmellik, İslam’ın temel prensipleriyle örtüşür. İnsan fıtratına uygun emirleri ve yasakları, bireyin hem kendisiyle hem de evrenle barışık bir hayat sürmesini amaçlar. Tıpkı bir tohumun toprağa düşüp filizlenmesi gibi İslam da insanın ruhunda kök salarak onu olgunlaştırır, bereketlendirir. Bu din, yapaylıktan uzak, gösterişten arınmış, samimi bir kulluk anlayışı sunar. İbadetleri, insanın iç huzurunu artırırken toplumsal ilişkileri düzenleyen ahlak ilkeleri, adalet ve merhamet gibi yüce değerleri yeşertir. İslam, bireyin doğayla olan bağını güçlendirir, kendisini evrenin bir parçası olarak görmeye teşvik eder ve her canlının hakkını gözeten bir yaşam bilinci aşılar. Bu yönüyle İslam, insanın sadece ruhsal değil beden ve çevre sağlığını da gözeten bütüncül bir inançlar manzumesidir.

İslam, dışarıdan dayatılan karmaşık bir dogma yığını değil insanın kendi içine dönüp baktığında bulacağı sadeliğin ve berraklığın adıdır. Kâinat kitabını okumaya, yaratılışın incelikleri üzerine tefekkür etmeye çağırması, aklı bir kenara bırakan değil onu en değerli nimetlerden biri olarak gören bir din olduğunun kanıtıdır. Kur’an’ın pek çok ayetinde “düşünmez misiniz”, “akletmez misiniz?” sualleriyle insanı tefekküre sevk etmesi, imanın kör bir taklitten ziyade akli bir kavrayış ve kalbî bir teslimiyetle yüceleceğini gösterir.

Bu makuliyet, İslam’ın tavsiye ettiği “itidal” yani denge prensibiyle daha da berraklaşır. O, ne dünyayı tamamen reddeden bir ruhbanlığı ne de ahireti unutturan bir maddeciliği salık verir. Duygu, düşünce ve davranışlarda aşırılığın her türlüsünden kaçınmayı emrederek “vasat bir ümmet” olmayı hedefler. Bu denge, insanın hem ruhuna hem de bedenine hitap eden, onun zaaflarını ve ihtiyaçlarını gözeten bir yol haritası sunar. İfrat ve tefrit olarak adlandırılan iki uçurumun ortasında, istikamet üzere yürünen bu mutedil yol, aklın ve vicdanın birlikte onayladığı, huzur ve güven veren bir liman gibidir. Dolayısıyla İslam, fıtratın sadeliğini aklın rehberliğiyle ve itidalin ahengini ruhun derinliğiyle birleştirerek insana en makul ve en yaşanabilir hayat şeklini teklif eder. Bu ise onun soyut bir doğruluğun ötesinde somut koşullar içinde bir anlam ve değer ifade etmesi anlamına gelir. Bu nedenle İslam’ın öğretileri hayatın pratiğinde karşılık bulmuş bir bilgelik taşır.

İnsanlık tarihine baktığımızda, onun aslında iki devasa ve birbiriyle sürekli etkileşim hâlinde olan akımın yatağında aktığını görürüz: Biri evreni, doğayı ve kendimizi çözmeye çalıştığımız “anlama” arayışı, diğeri ise varoluşumuza bir mana, bir amaç kattığımız “inanma” ihtiyacıdır. Biri aklın soğuk ama berrak sularından beslenir, diğeri kalbin sıcak ve coşkun pınarlarından fışkırır. Bu iki nehir, çağlar boyunca kimi zaman birbirine paralel akmış, kimi zaman kesişmiş, kimi zaman ise birbirine karışarak daha görkemli bir deryaya dönüşmüştür. İslam medeniyetinin entelektüel ve manevi coğrafyasına bakıldığında bu iki nehrin, yani akıl ile vahyin, çatışan iki güç olarak değil birbirini tamamlayan, birbirine ışık tutan iki kanat olarak telakki edildiği derin bir tefekkür geleneği ile karşılaşırız. Peki, akıl ile din, kaçınılmaz bir çelişkinin iki yakası mıdır, yoksa aynı hakikatin farklı dillerle ifadesi mi? İslam’ın kuralları, insan aklının rasyonel kalıplarına sığmak zorunda mıdır yoksa aklı aşan bir hikmetin yansımaları mıdır? Bu sorular, inancın kalbine yapılan bir yolculuğun en temel duraklarıdır.

Bu yolculuğa çıkarken ilk rehberimiz, İslam’ın ana kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an, kendisini salt bir inanç metni olarak sunmaz; o, aynı zamanda muhatabını sürekli düşünmeye, akletmeye ve tefekküre davet eden bir kitaptır. (Bakara 2/219; Bakara 2/44.) Kur’an ayetlerinin hemen hepsinin satır aralarından “düşünmez misiniz”, “akletmez misiniz” nidaları yankılanır. Yüce Allah gökten su indirmiş, onunla bize ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türü meyveleri yeşertmiştir. Kuşkusuz ki bunda düşünen topluluklar için deliller vardır. (Nahl 16/11.) Kur’an-ı Kerim’de “akıl” sözcüğünün, bir mastar değil de sürekli fiil/eylem şeklinde kullanılması da onun atıl bırakılacak bir yetenek değil hakikate ulaşmada sürekli kullanılan ilahi bir lütuf olduğunu gösterir. Kur’an, kâinatı, göklerin ve yerin yaratılışını, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişini, tarihin ibret dolu sayfalarını ve bizzat insanın kendi varoluşunu birer “ayet”, yani işaret olarak sunar. Bu işaretleri okuyacak, anlamlandıracak ve onlardan evrensel yasalara, ilahi kudrete dair sonuçlar çıkaracak olan güç ise akıldır. Bu açıdan bakıldığında İslam, körü körüne bir taklidî değil tahkikî, yani araştırmaya ve akli delillere dayanan bir imanı teşvik eder. Zira dinin emir ve yasaklarına muhatap olmanın ön şartı akıl sahibi olmaktır; aklı olmayan kimselere herhangi bir sorumluluk yüklenmemesi, İslam’ın akla verdiği önemin en somut göstergesidir.

İslam’da akıl ve vahiy, aynı hakikate açılan iki pencere ve birbirini tamamlayan iki temel bilgi kaynağı olup asla birbirini dışlamazlar. Akıl, vahyin gerekliliğini, peygamberliğin imkânını ve Allah’ın varlığını idrak edebilir. Vahiy ise aklın tek başına ulaşamayacağı metafizik âlemin sırlarını, ibadetlerin nasıl yapılacağını ve ahlaki ilkelerin nihai gayesini bildirir. Dolayısıyla akıl ile vahiy arasında bir çelişki değil bir bütünlük söz konusudur. Akıl, Allah’ın insana bir lütfu olup onu diğer canlılardan ayırt eden önemli bir yetenektir. Bu özelliğiyle insan varlığı anlar, iyi ile kötü arasında ayrım yapabilir ve vahye muhatap olarak sorumluluk üstlenir. Vahiy ise aklın tek başına erişemeyeceği metafizik âlem, yaradılışın amacı ve ibadetlerin şekli, gayesi ve hikmeti gibi alanlarda akla rehberlik eder ve yol gösterir. Aklı geçersiz kılmak bir yana, onu aydınlatır, yol gösterir, ufkunu genişletir. Metafizik âleme ilişkin konularda aklın bir sınırının olması, aklın inkârı değil, aksine aklın kendi sınırlarının farkına varmasıdır. Bu alan, aklın sınırlı kapasitesinin ötesine geçse de bu bir akıl dışılık değildir. Aksine, anlam bakımından makul olup hikmeti ve anlamı akıl yoluyla kavranabilen hususlardır.

Sonuç olarak İslam dini, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı üzere akla ve mantığa düşman bir sistem olmaktan ziyade, insanı sürekli düşünmeye, sorgulamaya ve evrenin sırları üzerinde tefekkür etmeye çağıran yüce bir dindir. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayeti, muhatabını “akletmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?” gibi ifadelerle doğrudan aklını kullanmaya yönlendirir. Bu durum, İslam’ın koyduğu her kuralın, her ilkenin insanlık için derin bir hikmet ve makuliyet barındırdığını gösterir; zira bu kurallar, bireysel ve toplumsal yaşamın iyiliği, adaleti ve huzuru üzerine inşa edilmiştir. Ancak İslam’ın sunduğu bu rasyonellik, modern aklın sınırlı ve indirgemeci çerçevesine hapsedilemez. O, sadece somut gerekçelerle açıklanabilenle sınırlı kalmayıp aklın idrak sınırlarını aşan, ilahi hikmet ve teslimiyeti gerektiren yönleri de bünyesinde barındıran bütüncül bir sistemdir. Bu, ne körü körüne bir inanç ne de her şeyi yalnızca mantıkla açıklamaya çalışan kibirli bir akılcılıktır; aksine, akıl ile kalbin, mantık ile teslimiyetin ahenk içinde buluştuğu eşsiz bir orta yoldur.

Bu bağlamda, akıl ile vahiy, hakikate ulaşma yolunda birbirine zıt iki düşman değildir. İslam’ın derin ve kapsamlı hakikat tasavvuruna ulaşmak da bu ikisinden birini dışlayarak mümkün değildir. İslam, aklı insanın en değerli yeteneklerinden biri olarak görür ve bu yeteneğin en ulvi ibadetlerinden birinin, kâinat kitabını okuyarak Yaradan’ın azametini ve sanatını tefekkür etmek olduğuna inanır. Bu tefekkür yolculuğu, aklın sınırlarına dayandığı, idrakin zorlandığı anlarda imanın aydınlığına sığınarak devam eder. Böylece insan, hem aklının doyuma ulaştığı mantıksal açıklamaları hem de kalbinin tatmin olduğu ilahi huzuru bir arada bulur. Bu, insanı akıl ve kalp dengesinde, dünya ve ahiret dengesinde tutan, hakikat denizinde güvenle yol almasını sağlayan bir liman gibidir.