KEMALE GİDEN YOL
AİLEDEN TOPLUMA TOPLUMDAN MEDENİYETE
Yusuf Aydın TAŞTEKİN
İslam düşüncesinde insanın bu dünyadaki serencamı, yalnızca bir var olma mücadelesi değil, aynı zamanda bir kemal yolculuğudur. İnsanın yaratılış gayesi, potansiyel olarak kendisine lütfedilen yetkinlikleri fiile dönüştürmek yani kendisini ilahi iradenin murat ettiği noktaya taşımaktır. Bu yolculuk teorik olarak felsefe, tasavvuf ve kelam geleneklerinde tartışılagelmiş olsa da pratik düzlemde en çok aile kurumu içerisinde gerçekleşir. Zira insan, soyut kavramları ve ahlaki ilkeleri yalnızca teorik seviyede idrak ederek değil bizatihi yaşayarak ve deneyimleyerek içselleştirir.
Bu noktada aile, insanın ilk mektebidir. Baba bir mürebbi, anne bir mürebbiye olarak çocuğun zihninde ve kalbinde yer eder. Bir çocuk için ilk hakikat dersleri, kitapların soğuk satırlarından değil annesinin merhametli bakışından ve babasının koruyucu tavrından öğrenilir. Böylece çocuk, hayatı boyunca kendisine eşlik edecek olan ahlaki ve zihnî temelleri burada atar. Aile, yalnızca bireysel gelişimin bir durağı değil, aynı zamanda Allah’ın “rahmet” ve “muhabbet” isimlerinin dünyada tecelli ettiği mekândır. Kur’an-ı Kerim’de bu hakikat şu ayetle vurgulanır:
“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum, 30/21.)
Bu ayet, evlilik bağının sadece dünyevi bir birliktelik değil ilahi bir işaret olduğunu da beyan eder. İnsan, hayat yolculuğunda kimi zaman sarsılır kimi zaman tökezler. İşte bu düşe kalka yürüyüşte, evlilik kurumu dingin bir liman işlevi görür. Nasıl ki dağları aşarak
gelen kızgın ırmaklar okyanusta sükûnete kavuşuyorsa insan da eşinde, evladında ve yuvasında sekinet bulur. İşte böylesi bir sekinetin tesis edildiği aile kurumu, bireylerin kendilerini gerçekleştirme yolunda sağlam temeller atmalarına imkân tanır.
Çocuğun ilk dünyası: Gözlem, taklit ve inşa
Modern psikoloji, aile kurumunun bu vazgeçilmez rolünü teyit eder. Nitekim Albert Bandura’nın meşhur Bobo Doll deneyi, çocukların yalnızca gözlem yoluyla bile agresif ya da olumlu davranışlar geliştirebildiğini ortaya koyar. Çocuklar özellikle erken yaşlarda, ebeveynlerini veya büyük kardeşlerini “model” olarak görürler. Bu modelleme sürecinde model olarak görülen bireyin sözleri ve davranışları çocuğun bilinçaltına derin bir şekilde işler.
Genel itibarıyla çocukların gelişim süreci dikkate alındığında, 2-7 yaş arası dönemde soyut düşünceden uzak ve mutlak otorite olarak gördükleri ebeveynlerinin fikirlerini sorgusuz kabul ettikleri görülür. 7-11 yaş arasında ise daha mantıksal düşünmeye başlarlar. Bu süreçte ebeveynin tutarlılığı, çocuğun zihninde bir dünya tasavvuru inşa eder. Dolayısıyla bireyin bütün bir hayatına sirayet eden düşünsel ve pratik eylemlerinin temeli, en yoğun biçimde aile ortamında atılır. Bundan ötürü sağlam bağlara sahip, sekinet ve huzur dolu bir ailede büyüyen birey, insanın kemale erme yolculuğunda en büyük desteği alır. Buna karşılık, çatışmalarla sarsılmış, sevgiden yoksun bir ailede yetişen birey, hayatın ilerleyen dönemlerinde bu eksiklikleri telafi etmekte zorlanır ve içsel huzuru yakalamakta güçlük çeker.
Böylesi önemli bir mevzuda ebeveynlere büyük bir sorumluluğun yüklendiği aşikâr olmuştur. Ancak bu sorumluluğu ifa ederken takip edecekleri metot, yalnızca kurallar koymak ya da çocuklara emirler vermek değildir. Ailede ahlaki değerlerin yerleşmesi, önce ebeveynlerin temessülü ile yani bu değerleri kendi hayatlarında içselleştirmeleriyle mümkündür. Temessül olmadan temsil olamaz. Bir kişi, özünde sahip olmadığı bir değeri başkasına sahih bir şekilde aktaramaz. Bir baba adaletin, bir anne merhametin ne olduğunu yalnızca sözle değil kendi yaşamıyla gösterebildiği ölçüde çocuk bunu model olarak alır. Eğer ebeveynlerin sözleriyle davranışları arasında bir tutarsızlık varsa çocuk içsel bir çatışma yaşar ve bu, onun ahlaki gelişiminde kalıcı yaralar açabilir.
Buradaki önemli nokta şudur: Temessül → Temsil zinciri.
1. Temessül (içselleştirme): Ebeveyn önce kendi iç dünyasında bir arınma, bir ahlak inşası gerçekleştirir.
2. Temsil (örneklik): İçselleştirdiği bu değerleri davranışlarında ve aile içi ilişkilerinde sergiler.
3. Tesis (inşa): Çocuk ve diğer aile fertleri, bu sahih temsil üzerinden ahlaki değerleri öğrenir ve yaşar.
Bu bağlamda aile, yalnızca teorik öğütlerin verildiği bir alan değil ahlakın görünür ve yaşanır hâle geldiği bir sahne olmak durumundadır. Tıpkı tasavvufta mürşidin önce kendi nefsinde tezkiye ve terbiye sürecinden geçmesi gerektiği gibi ebeveyn de çocuklarını yetiştirmeden önce kendi kemal yolculuğunu ciddiyetle yürütmelidir.
Bu perspektiften bakıldığında, modern dünyadaki aile krizinin önemli sebeplerinden biri de budur. Ebeveynler çoğu zaman temsil sorumluluğunu, temessül olmadan yerine getirmeye çalışırlar. Bu ise çocukta otoriteye, güven kaybına, ahlakın formel bir kurallar bütününe indirgenmesine ve içsel bir bağ kuramamasına yol açar.
Kapitalizmin aileye etkisi
Kapitalizm, yalnızca bir ekonomik model değil, aynı zamanda zihniyet ve değer sistemini kökten değiştiren bir paradigmadır. Kapitalist zihniyet, her şeyi metalaştırma eğilimi taşır; yani varlıkların, değerlerin ve ilişkilerin anlamını yalnızca ekonomik fayda ve tüketim potansiyeli üzerinden tanımlar. Bu yaklaşım, aile kurumunu da derinden etkileyerek onu sevgi, merhamet ve fedakârlığa dayalı ahlaki bir birliktelik olmaktan çıkarır ve bireysel çıkarların ve tüketim kalıplarının şekillendirdiği bir yapıya dönüştürür.
Bu dönüşümün en çarpıcı sonuçları, çocukların sosyalleşme süreçlerinde gözlemlenmektedir. Kapitalist kültürün yozlaştırdığı bir ortamda çocuklar, ahlaki değerleri içselleştirecek bir aile atmosferinden mahrum kalmakta; bunun yerine sürekli değişen arzular ve tüketim nesneleri üzerinden kimlik inşa etmeye yönlendirilmektedir. Sonuç olarak çocuk ve gençler kimlik bunalımı, anlam krizi, şiddet eğilimleri gibi derin sorunlarla karşı karşıya kalabilmektedir.
Günümüzde artan bağımlılık vakaları ve bireylerin boşluk ve değersizlik duygularıyla mücadele edememesi, metalaştırmanın aile üzerindeki yıkıcı etkilerinin somut göstergeleridir. Bu durum, yalnızca bireysel bir ahlaki sorun değil toplumsal yapının sürdürülebilirliğine yönelik varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirilebilir.
Dolayısıyla aile kurumunun, her şeyin metalaştırılmasına karşı kendi değer sistemini yeniden üretmesi ve koruması, yalnızca bireylerin ahlaki gelişimi için değil toplumun bütünlüğü ve medeniyetin geleceği açısından da zorunlu bir gerekliliktir.
Aileden medineye/şehre, şehirden medeniyete
İslam düşüncesinin önemli filozoflarından Farabi, el-Medînetü’l-Fâzıla adlı eserinde aileyi küçük bir şehir modeline benzetir. Nasıl ki bir şehir düzen, hiyerarşi ve adaletle ayakta duruyorsa aile de sevgi, merhamet, adalet ve iş bölümü üzerine kurulmalıdır. Ona göre bireyin erdem kazanması önce aile içinde başlar. Sağlam temellere sahip bir aile, toplumun da sağlıklı olmasını sağlar. Bu bakış açısı, bireysel ahlak ile toplumsal düzen arasındaki bağı görünür kılar. Eğer aile kurumu zayıflar ve çözülürse bu yalnızca bireylerin değil tüm toplumun çözülmesine yol açar. Aile, bireyin dış dünyaya açılan ilk penceresidir. Bu pencere kırık olduğunda kişi dünyayı bütünlüklü değil parçalı ve kırık algılamaya başlar.
Hasılı, insanın mutluluğa giden yolu kemalden, kemale giden yol ise sağlam bağlara sahip bir aileden geçer. Aile, insanın kendisini tanıdığı, sevgi ve merhameti öğrendiği, fedakârlığı tecrübe ettiği ilk mekteptir. Bireyi yalnızlaştıran ve metalaştıran çarklara karşı aileyi korumak yalnızca nostaljik bir ideal değil, aynı zamanda bir medeniyet meselesidir. Bugün aileyi korumak, aslında insanı ve toplumu korumaktır. Çünkü aile, insanın kemale erme yolculuğunda ilk adımını attığı, düşe kalka yürümeyi öğrendiği, hayatın fırtınaları karşısında sığındığı bir rahmet yuvasıdır. Bu yuvayı korumak, yalnızca bireysel mutluluğumuz için değil insanlığın geleceği için de elzemdir.
Toplumun ve medeniyetin geleceği işte bu küçük çekirdeğin sağlamlığına bağlıdır. Aile sağlam olursa şehir/medine sağlam olur; şehir sağlam olursa medeniyet payidar olur.