PEYGAMBER EFENDİMİZİN
ŞAİRLERİ
Dr. İclal ARSLAN
Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Allah Resulü’nün sevgisi her devirde ümmet-i Muhammed’in fertlerinin gönlünde yer etmiştir. Hz. Peygamber için yazılan övgü şiiri anlamına gelen naat, daha çok Türk ve Fars edebiyatında örneklerini vermiştir. Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) konu edildiği ve sevgisinin dile getirildiği bu naatları söyleyenler için birçok isim zikretmek mümkündür. Bir başka deyişle Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.s.) duyulan sevgi, saygı ve muhabbetin bir yansıması olan naat türünde hemen her şairin, bir iki şiir kaleme aldığı söylenebilir. İlk örneğine Kutadgu Bilig’de rastlanan naat, övmek, yüceltmek, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şefaatini istemek gibi amaçlarla kaleme alınmıştır ve böylelikle zamanla köklü bir gelenek hâline gelmiştir. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Farsça, Yunus Emre’nin Türkçe naatlarıyla XIII. yüzyıldan itibaren edebiyatın vazgeçilmez bir türü hâline gelen naat, XIX. yüzyılda Seyyid Mehmed Tevfik, Mehmed Fevzi Efendi ve Nazifi’nin eserlerinde devam etmiştir. Örnek olarak divan edebiyatında Fuzuli’nin Su Kasidesi diye meşhur olan naatı zikredilebilir:
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su
“Ey göz! Gönlümdeki ateşlere su saçma/Çünkü bu kadar tutuşan ateşe su çare olmaz.” şeklinde günümüz Türkçesinde ifade edilebilecek bu dizeler çok manidardır. Fuzuli bu dizelerde, gönlünde Resulullah için hissettiği aşk acısının ve hasretin, sıradan acılar gibi gözyaşı dökerek dindirilebilecek durumda olmadığını ifade etmektedir. Bu aşk ateşi onu, bütünüyle öyle bir sarmıştır ki bu manevi yangına suyun bile faydası yoktur. Bu beyit, aşkın verdiği ızdırabın büyüklüğünü ve bu duygunun ne kadar yüce ve her şeyin ötesinde olduğunu anlatan, divan şiirinin en güçlü ve en meşhur açılış beyitlerindendir. Yine Şeyh Galib’in:
Sultan-ı rûsül şâh-ı mümeccedsin Efendim
Bî-çârelere devlet-i sermedsin Efendim
Divân-i ilâhide ser-âmedsin Efendim
Menşur-ı “Le-amrük”le mü’eyyedsin Efendim.
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim.
şeklindeki naatı, günümüz Türkçesiyle şöyle ifade edilebilir:
Peygamberler sultanı, dinin ululanmış şâhısın Efendim
Çaresizler için daima devletsin Efendim
İlahi divanda en başta gelensin Efendim
Le’amrüke fermanı ile kuvvetlendirilmiş olansın Efendim.
Sen Ahmed’sin, Mahmud’sun, Muhammed’sin Efendim
Allah’tan bize (gönderilen) kuvvetlendirilen sultansın Efendim.
Nabi’nin, hac yolculuğu esnasında Medine yolunda söylediği rivayet edilen şu naatı da pek meşhurdur:
Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu
Nazargâh-ı ilâhîdir makām-ı Mustafâ’dır bu
Bu naat için de şöyle bir açıklama getirilebilir:
Edebi terk etmekten sakın, Burası Allah’ın sevgilisinin beldesidir.
Cenab-ı Hakk’ın nazar buyurduğu, Hz. Muhammed Mustafa’nın makamı, Ravza-i Nebi’dir.
Tanzimat’tan sonra gelişen yeni Türk edebiyatındaki naat örnekleri Ziya Paşa, Muallim Naci, Makbule Leman, Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Sezai Karakoç, Ali Ulvi Kurucu gibi bu geleneğin önemli şahsiyetleriyle günümüze kadar devam etmiştir. (Emine Yeniterzi, “Naat”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 32, s. 436-437.)
Arap Edebiyatında, “bedîiyyât” adı verilen bu tür, Hz. Peygamber’in methine dair olup her beytinde en az bir bedii sanat bulunan kasidelere verilen addır. VIII. yüzyılda bedii sanatların yorumunda ortaya çıkan bu türde ilk şiir söyleyen kişinin Safiyyüddin el-Hillî (ö. 750/1349) olduğunu söylemek mümkündür. (Hulusi Kılıç, “Bedîiyyât”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 5, s. 323-324.)
Hz. Peygamber’in şiire karşı tutumu ve Peygamber şairleri
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğine ilk muhatap olan Arap toplumunun şiir ve hitabette, belagat ve fesahatte altın çağını yaşadığı malumdur. Yılın belli mevsimlerinde kurulan panayırlarda şiir ve hitabet yarışmalarının düzenlenmesi ve birinci gelen metinlerin ödüllendirilerek Kâbe’nin duvarına asılması, bu duruma ayrıca bir gösterge sayılabilir. Hassan b. Sabit (ö. 60/680 [?]), hem İslam öncesinde hem de İslam sonrasında şiir söylemiş önemli bir Arap şairidir. Hz. Peygamber’in şairi olarak tanınan bu sahabi, Hz. Peygamber’i, ashabını ve İslam dinini müşriklerin hicivlerine karşı şiirleriyle savunduğu için Ebu’l-Hüsam (keskin kılıç sahibi) ve Ebu’l-Mudarrib (iyi savaşçı) ünvanlarıyla tanınmıştır. (Hüseyin Elmalı, “Hassan b. Sâbit”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 16, s. 399-402.) Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber’in yanından hiç ayrılmamış, her zaman onun hizmetinde olmuştur. Buna en güzel örnek olarak zikredilen bir olay şöyledir: Hz. Peygamber bir gece yolculuğu sırasında “Hassan b. Sabit nerede?” diye sormuş, Hassan da ona, “Lebbeyke ya Resulallah ve sa‘deyk” demiştir. Bu ifadenin anlam derinliğini analiz etmek yararlı olacaktır. Türkçe karşılık olarak, “Buyur ey Allah’ın Resulü, emrine amadeyim, mutluluğunla mutluyum!” ya da “Sana tekrar tekrar icabet ettim ey Allah’ın Resulü ve sana hizmet etmekten saadet duyarım!” denilmesi mümkündür. Burada “Lebbeyk”, Arapçada sıradan bir “evet” veya “buyrun” demenin ötesinde bir anlam ifade eder. İkil formda söylenmesi, “sana iki kere icabet ettim” demekten ziyade devamlılık ve büyük bir coşku anlamındadır. Yani “Emrine bir kez değil, tereddütsüz ve sürekli olarak amadeyim. Çağrını duydum ve hemen geldim, yine çağırırsan yine gelirim…” gibi bir anlam taşır. Aynı durum “sa‘deyk” kelimesi için de geçerlidir. “Lebbeyk” kelimesi gibi bu da ikil formdadır ve “sana saadetler getireyim” yahut “mutluluğunla mutlu olurum” şeklinde düşünülebilir. Dolayısıyla Hassan b. Sabit’in cevap niteliğindeki bu ifadesi, Peygamber Efendimizin emrine uymanın bir yük değil tam aksine büyük bir mutluluk ve şeref kaynağı olması anlamındadır. Yani “Sana sadece itaat etmekle kalmam, bu itaatten büyük bir sevinç ve saadet duyarım. Senin mutluluğun, benim mutluluğumdur.” demeyi istemiştir. Özetle bu ifade, bir ümmetin peygamberine duyduğu derin sevgi, sadakat ve itaatin en güzel edebî yansımalarındandır.
Hz. Peygamber sonra ona, “Hem deveni sür, hem de şiir oku.” demiştir. Böylece Hassan b. Sabit şiirlerini okumuş, Hz Peygamber de onu dinlemiştir. Bir müddet sonra istirahat için kafile durunca Hz. Peygamber şöyle demiştir: “İşte bu yüzden bu şiir onlara ok isabet etmesinden daha ağır gelmektedir. (Bu sebeple onun etkisi, onlar için okların vuruşundan daha şiddetlidir.)” diye buyurmuştur. (Dursun Hazer, Hz. Peygamber (sav)’in Şairleri, Hititkitap Yayınevi, Çorum, 2007, s. 65.) Bu ifadede, basit bir karşılaştırmanın çok ötesinde, güçlü bir edebî benzetme yapılmıştır. Yani bir okun bedende açtığı yara ne kadar ani, delici ve acı verici ise Hassan b. Sabit’in şiirinin de düşmanlar üzerindeki manevi ve psikolojik etkisi bundan çok daha yıkıcı ve acı vericidir. Hz. Peygamber (s.a.s.), düşmana söylenen ağır veya gerçeği yüzüne vuran bir sözün, onların kalbinde okun açtığı yaradan daha derin bir yara açacağını belirtmektedir. Etki, bedensel değil ruhsal ve zihinseldir, bu yüzden de söz yarası daha kalıcıdır.
Hicvin, bir kişinin veya kabilenin onurunu yok etmeyi amaçlayan çok güçlü sözlü bir silah olduğunu belirtmekte fayda vardır. Böyle bir yergide Hassan b. Sabit, doğrudan müşrik şaire seslenir ve (Feecebtü) diyerek bu saldırıya anında cevap verdiğini belirtir. Ancak “Bu yaptığımın mükâfatı sadece Allah katındadır.” ifadesiyle de bu cevabın asıl değerini ikinci mısrada dile getirir. Bu ifade, onun bu savunmayı kişisel bir amaç ya da kabilecilik davası için değil tamamen Allah rızası için yaptığını gösterir. Bu, yapılan eylemi dünyevi bir atışmadan çıkarıp ilahi bir sevap ve ibadet mertebesine yükseltir. İkinci beyitte şair, Hz. Peygamber’e mutlak bağlılığı ve fedakârlığı ortaya koyar. Arap kültüründe bir kişinin en değerli varlığı, atalarının ve kendisinin şerefidir, “ve ırdî”kelimesiyle de bu onur kastedilmektedir. Hassan b. Sabit, en kutsal saydığı bu üç şeyi –babasını, dedesini ve kendi izzetini– Peygamber Efendimizin şerefini korumak için bir kalkan olarak ortaya koyduğunu açıklar. Kalkan, darbeleri kendi üzerine çeker ve koruduğu kişiyi zarardan uzak tutar. Bu, “Sizin hakaretleriniz Hz. Peygamber’e ulaşmadan önce benim soyuma ve şerefime çarpar; ben her şeyimi ona (Resulullah’a) feda etmeye hazırım.” demektir. Bu, bir insanın yapabileceği en etkileyici sadakat eylemidir.
Üçüncü beyit, karşı tarafa yöneltilmiş ezici bir cevaptır. Bu beytin ilk mısrası, “Sen kimsin ki onun hakkında konuşuyorsun?” anlamında bir sorudur. “Ona denk değilsin” diyerek hicvedilen müşrik şair ile Peygamber Efendimiz arasındaki ahlaki, manevi ve insani uçurumu vurgular. Bu, karşı tarafı daha en baştan muhatap bile kabul etmediğini gösterir. İkinci mısra ise Arap edebiyatının en güçlü ifadelerinden biridir: “İkinizden kötü olan, iyi olana feda olsun.” demek, “Senin gibi değersiz birinin varlığı, ancak onun gibi yüce bir varlığa kurban olmaya yarar.” demektir. Yani “Senin hayatının tek anlamı, onun yoluna feda edilmektir.” Bu, karşı tarafı tamamen değersizleştirirken Peygamber Efendimizin de yüceliğini mutlak bir şekilde ortaya koyan, son derece etkili bir ifadedir.
Özetle İslam tarihinin en meşhur şiirlerinden olan bu beyitler, sadece müşriklere karşı verilen şiirsel bir cevap değil aynı zamanda bir iman ifadesi ve İslam edebiyatının temelinde yatan peygamber sevgisinin en veciz örneklerinden biridir.