İSLAM EDEBİYATINDA ANA HATLARIYLA NESİR
Prof. Dr. Reyhan KELEŞ
Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Nesir, sözlükte, “saçmak, elle bir şeyi fırlatarak dağıtmak” demektir. Edebiyat terimleri arasında “nazm”ın karşıtı olarak da tanımlanan nesir, aynı zamanda dil kurallarına bağlı bir anlatım biçimidir. Günümüzdeki karşılığı düzyazı olmakla birlikte nutuk, halk hikâyeleri, Nasreddin Hoca fıkraları gibi sözlü edebiyat ürünleri bu terimin dışında kalmaktadır. Nesir biçimindeki yazılara “mensur”, küçük nesir parçalarına “mensure”, nesir yazarlarına da “nasir” denmektedir. Nesrin en küçük birimi cümledir. Nesirde ana kural, dil bilgisi kaideleridir. Bu kaidelere uyularak bir fikir en açık, en doğru, en etkili ve en güzel şekilde ifade edilir. Nesir türünün gelişmesi yazı dilinin gelişmesi ile paralel yürümüştür. Divan edebiyatı içerisinde güzel nesir manasında “inşa” tabiri de kullanılmıştır. (Mustafa Kutlu, “Nesir”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, 7/26-33, İstanbul: Dergâh Yay., 1977.) Güzel ve sanatlı yazı yazma anlamına gelen inşa, klasik İslam dünyasında zengin bir geleneğe sahiptir. Böyle yazıları yazabilene “münşi” denir. Güzel ve sanatlı yazı yazma arzusu, bu tür yazıların içinde toplandığı pek çok eserin ortaya çıkmasına vesile olmuş, bu eserlere de “münşeat” veya “münşeat mecmuası” denmiştir. (Fahri Unan, Yahyâ b. Mehmed el-Kâtib Menâhicü’l-İnşâ (İnceleme-Metin), Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2014; s.1-2.)
Genel olarak Arap edebiyatında ilk nesir örneklerine çok gelişmiş olan ve şiirden sonra önemli sayılan hitabette rastlanmaktadır. Cahiliye Dönemi’nde kabilelerde hatipler bulunmakta; bunlar övme, övünme ve yermede şairler gibi rol üstlenmektedirler. İnandırmak, kalabalıkları coşturmak, belirli fikirleri aşılamak, rakiplere üstün gelmek gibi görevlerinden ötürü kabile başkanları da birer hatip sayılmışlardır. (Agâh Sırrı Levend, Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yay., 2008, s.191.) Kur’an-ı Kerim, Arap nesrini üslup ve muhteva yönünden etkilemiştir. Arap edebiyatı nesir ürünlerinde temel üç üslup dikkat çekmektedir. Bunlar; “sanat, tasni ve tasannu”dur. Sanat, Cahiliye Dönemi’nden itibaren IX. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiş, söz sanatlarının manaya bağlı olarak gereği kadar kullanıldığı üsluptur. Emeviler Dönemi’nden Ebü’l-Alâ Sâlim b. Abdullah ile Abbasiler Dönemi’nden Cahiz ve İbn Kuteybe başlıca temsilcileridir. Tasni, IX. yüzyıldan X. yüzyılın sonuna kadar sürmüştür. Bu üslup, divan kâtiplerinin genellikle kısa olan resmî mektup ve yazışmalarında görülür. Ebü’l-Fazl İbnü’l-Amid, Sahib b. Abbad, Ebu İshak es-Sabi ve Ebu Bekir el-Hârizmî önemli temsilcilerinden bazılarıdır. Tasannu ise X. yüzyıldan modern zamanlara kadar hâkimiyetini sürdürmüş bir üsluptur. Bu üslup, mananın söz sanatlarına feda edildiği, söz süslerinin temel gaye hâline getirildiği, “sanat için sanat” anlayışı çerçevesinde nesir ürünlerinin verildiği bir üsluptur. Bediüzzaman el-Hemedani, Harizmî ve Kâbus b. Veşmgîr, önemli temsilcilerinden bazılarıdır. (İsmail Durmuş, “Nesir”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 33/6-8, İstanbul: TDV Yayınları, 2007, s.6.) Arap edebiyatında nesir, özellikle Abbasiler zamanında “mürâselât”, “siyer, megâzî, fütûh”, “tarih, coğrafya”, “edeb, muhazarat”, “hikâye”, “makamat” gibi çeşitli türlerde gelişim göstermiştir. Bu türlerden birkaçı hakkında bilgi vermek gerekirse şunları söylemek mümkün: Mektuplaşmalar, mektuplar anlamına gelen mürâselât, Araplara İranlılardan geçmiştir. Ebu Bekir el-Harizmî, edebî mektuplardan toplanmış Resâil adlı eseriyle türün en tanınmış ürününü vermiştir. Hz. Peygamber’i (s.a.s.) konu alan eserlere siyer, onun gazalarını anlatan eserlere de megâzî denilmektedir. Bu türlerde kitap yazanlar arasında Muhammed b. İshak, Abdü’l-Melik b. Hişam gelmektedir. İlk devirlerde fethedilmiş olan ülkeleri, bu uğurda yapılan savaşları anlatan eserlere fütuh denmektedir. Bu türe ait eserler arasında Vâkıdî’nin Fütûhü’ş-Şâm’ı, Belazüri’nin Fütûhü’l-Büldân’ı yer almaktadır. Arap edebiyatında kapsamı en geniş türlerden olan muhâzarât, yararlı bilgiler, çeşitli haberler ve düşünceler, fıkralar ve anılar, seçilmiş şiirler ve hutbeler ihtiva eden bir türdür. Bu türün en önemli eserleri arasında Cahiz’ın Kitâbü’l-Beyân ve’t-Tebyîn’i; Beyhaki’nin Kitâbü’l-Mehâsin ve’l-Mesâvî’si gelmektedir. (Agâh Sırrı Levend, Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yay., 2008, s.191-198.)
Fars edebiyatında nesrin mazisi, Ebu Reyhan el-Biruni’nin bildirdiğine göre hicri ikinci yüzyıla uzanmaktadır. Onun verdiği bilgiye göre ilk nesir örneğini Bih Âferîd adlı bir Zerdüşt vermiştir. Bu kişi kendi dini hakkında Farsça bir kitap kaleme almıştır. Sasaniler devrinde İran’da revaçta olan dil Pehlevicedir. İslam dini ve dolayısıyla Arapçanın yaygınlaşması ile Pehlevi dil ve edebiyatında bir gerileme olmuş, yeni yazının kabulü ile İran dili kendi kaynaklarından uzaklaşarak Arapçanın etkisi altında kalmıştır. (Mehmet Atalay, İran Edebiyatı Tarihi Başlangıçtan Gaznelilere Kadar, İstanbul: Demavend Yay., 2018, s.67.)
Samaniler devrinde ise Farsça yeniden önem kazanmış, o zamana kadar daha çok Arapça yazılan eserlerin yerini Farsçaları almaya başlamıştır. Özellikle Samani hükümdarlarının şair ve ediplere gösterdikleri teveccüh sayesinde birçok mensur Farsça eser kaleme alınmıştır. Bunlar arasında Ebü’l-Müeyyed el-Belhî’nin Acâibü’l-Büldan’ı, Muhammed b. Cerir et-Taberi’nin Târîh-i Taberî’si zikredilebilir. Bu eserler sade ve edebî sanatlardan uzak bir üslupla yazılmıştır. X. asırda nispeten Arapçanın etkisinden uzak kalan Farsçaya XI. yüzyıldan itibaren Arapça kelimeler girmeye başlamış, XII. yüzyılda bu sayı artış göstermiştir. Bunda hiç kuşkusuz İslam dininin büyük bir rolü olmuştur. XI. ve XII. yüzyıllarda yazılmış mensur eserlerde iki tür nesrin hâkim olduğu görülmüştür: İlki sade nesir olup her türlü edebî sanattan, ağır ve anlaşılmaz kelimelerden uzak, sade ve berrak dille yazılan nesirdir. Biruni’nin et-Tefhîm’i, Ebü’l-Fazl el-Beyhaki’nin Târîh-i Beyhakî’si, Nizamülmülk’ün Siyâsetnâme’si, bu türün belli başlı temsilcileri ve eserleridir. İkincisi ise süslü ve secili nesirdir. Arap nesrinin etkisiyle doğan bu nesrin ilk ve en önemli temsilcisi Hâce Abdullah el-Ensari’dir. XIII-XIV. yüzyıllarda her iki nesir türü ile eserler yazılmıştır. Cengiz ve Timur istilaları ile ilim merkezi olan Bağdat önemini yitirmeye başlamış, Farsça edebiyat ve bilim dili olarak birinci sırada yer almıştır. Atâ Melik Cüveyni’nin Târîh-i Cihangüşâ adlı eseri, Vassaf’ın Târîh-i Vassaf’ı secili nesrin; Avfî’nin Cevâmiü’l-hikâyât’ı, Sadi-i Şirazi’nin mensur ve manzum karışık olmak üzere Gülistân adlı eseri sade nesrin örnekleri arasında gösterilmiştir. XVI-XVII. yüzyıllarda Azerbaycan’da en çok konuşulan dilin Türkçe olması ve Safevî hükümdarlarının Türkçeye ilgisi ile bu dönemde Türkçe eserler verilmeye başlanmıştır. Nesir sahasında ise sade ve akıcı bir dille yazılan mensur halk romanları dikkat çekmektedir. Dâstân-ı İskender, Tûtînâme, Rezmnâme, Kıssa-i Erşed ü Râşid, Şirinnâme bu eserlerden bazılarıdır. XVIII-XIX. yüzyıllara bakıldığında İran’ın Avrupa ile olan ilişkileri artmış, İngiliz ve Fransız edebiyatlarından etkilenilmiş, bu eserler Farsçaya tercüme edilmiştir. Nesir dilindeki sadeliğin gerekçesi olarak da Batı dillerinden yapılan bu tercümeler gösterilmiştir. Dönemin önemli temsilcilerinden bazıları Şeyh Ahmed-i Ruhi, Mirza Aka Han-ı Kirmani, Talibof ve Mirza Melkum Han’dır. (Mehmet Kanar, Çağdaş İran Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi, İstanbul: İletişim Yay., 1999, s.53-62.) Daha çok hikâye, roman ve tiyatro örneklerinin verildiği XX. yüzyılda Farsça nesir aynı çizgide gelişimini sürdürmüş, bu yüzyıl Cemalzade, Sadık Hidayet, Ali Muhammed-i Efgâni, Saîd-i Nefisi gibi yazarlarla temsil edilmiştir. (Mehmet Kanar, “Nesir: Fars Edebiyatı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 33/8-9, İstanbul: TDV Yayınları, 2007, s.9.)
Türk edebiyatında nesre baktığımızda yazı öncesi dönemde nesir, sanat sayılmadığı için herhangi bir sanat ürünü oluşmamış, daha sonraki dönemlere atasözleri dışında bir ürün ulaşmamıştır. Bu bakımdan Türk edebiyatının en eski nesir örnekleri olarak ise “sav” gösterilmektedir. (Mustafa Kutlu, “Nesir”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, 7/26-33, İstanbul: Dergâh Yay., 1977, s.7.) VII. asırdan itibaren Orhon yazıtlarında, çeşitli Uygur metinlerinde örnekleri görülen Türk nesri X. asırda Türklerin İslamiyet’i kabulüyle birkaç eser hariç tutulursa XIV. yüzyıla kadar uzun bir süre kesilmiş görünmektedir. Bu süre zarfında müelliflerin daha çok nazmı tercih ettikleri görülmüştür. Nesir sahasında yazılan eserlerin çoğu Arapça ve Farsçadan çeviriler olup hemen hepsi “öğretici, aydınlatıcı, yol gösterici ve telkin edici” gibi amaçlar taşımaktadır. Konuları daha çok “din, ahlak, tasavvuf, terbiye, tıp, tabiat” gibi alanları muhtevidir. XV. asırdan itibaren sanatkârane bir gayeyle bundan sonra süslü, itinalı bir dil ve üslupla eserler kaleme alınmaya başlanmıştır. Yazılan mensur eserlerde seci denilen nesir kafiyesi kullanılmış, arka arkaya ritmik bir şekilde değişerek devam eden kafiyeli söyleyiş cümleye musikili bir ahenk ve ifade gücü katmıştır. Dil, özellikle Arapça ve Farsça terkip ve kaidelerle
dolmuştur. Bilhassa ilk yarısı olmak üzere XVII. ve XVIII. asırlarda nesir en ileri devresini yaşamıştır. Veysi ve Nergisi gibi isimlerin yanı sıra Nabi, Râşid, Nevres-i Kadim gibi şahsiyetler sanatkârane nesirde ön plana çıkmışlardır. (Harun Tolasa, “Divan Nesri”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, 2/340-344, İstanbul: Dergâh Yay., 1977, s.340-343.) Bu dönemde ağır ve ağdalı nesrin izleri olmakla beraber bu tür nesir yavaş yavaş yerini sade nesre bırakmaya başlamıştır. Türk nesrinde değişiklik XIX. asrın ilk yarısında başlamış, bu değişiklik daha ziyade resmî dilde ve gazete dilinde yoğunlaşmıştır. Takvîm-i Vekâyî’nin 1832’de kurulmasından sonra sadelik cereyanı genişleyerek devam etmiştir. (Ahmet Hamdi Tanpınar, On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Dergâh Yay., 2017, s.120.) XIX. asrın Tanzimat öncesi eserleri edebî değer bakımından çok önem taşımasa da özellikle dilin sadeleşmesi düşüncesi önem arz etmektedir. (M. Orhan Soysal, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 2002, s.605, 648.) Tanzimat’tan sonra Batı ile münasebetler neticesinde roman, hikâye, tiyatro gibi yeni türlerin edebiyata girmesiyle nesirde farklılıklar görülmeye başlamıştır. Bunda özellikle Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın fikirleri ve konuya dair yazdıkları eserleri tesirli olmuştur. XIX. yüzyılın sonlarına doğru Edebiyat-ı Cedide akımıyla Türk nesri, Fransızcanın cümle yapısından etkilenmiştir. Ziya Gökalp ve arkadaşlarının başlattığı Millî Edebiyat hareketiyle Türkçülük, nesrin gelişmesine öncülük etmiştir. Bu etki Cumhuriyet’ten sonra yeni Türk nesrinde özellikle ilmî ve fikrî metinlerin estetik bir üslup kazanmasında da kendini göstermiştir. Fuat Köprülü, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek, Nurettin Topçu ve Cemil Meriç, şahsi üslupları ile yeni Türk nesrinin önemli yazarları arasında yerini almıştır. (Mustafa İsmet Uzun, “Nesir: Türk Edebiyatı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 33/9-11, İstanbul: TDV Yayınları, 2007, s.10.) Nesir, Fahir İz’in değerlendirmelerine göre başlangıçtan Tanzimat’a kadar üç kolda gelişim göstermiştir. İlki, halkın konuştuğu dili esas tutan sade nesirdir. Kur’an tefsirleri, hadis kitapları, menkıbevi İslam tarihleri, fütüvvetnameler, menakıbnameler, dinî ve destani halk kitapları, halk hikâyeleri, halka mahsus tasavvufi eserler, Osmanlı tarihine ait gazavatnameler, fetihnameler, tevârîh-i Âl-i Osmân gibi eserler, bu kolun türleri arasındadır. Seydi Ali Reis’in Mirâtü’l-Memâlik’i, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, Kâtip Çelebi’nin Tarih’i gibi pek çok eser halk diline dayanan sade nesir örneklerindedir. İkincisi ise Arapça ve Farsçadan gelişigüzel her kelimeyi alıp kendi dillerinin gramer kurallarına göre kullanan, Türkçeye çok az yer veren, divan şiirinin lafız sanatlarından çoğunu benimseyen, seci’i esas tutan süslü nesir yani “inşa”dır. XV. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan süslü nesir, dar bir çevrede de olsa sürüp gitmiştir. Târîh-i Ebü’l-Feth müellifi Tursun Bey’den başlayarak İbn Kemâl, Hoca Sadettin, Kara Çelebizâde Abdülaziz gibi tarihçiler; Âşık Çelebi, Salim, Safayi gibi tezkireciler, münşeat mecmuası yazarları, bu süslü nesrin takipçileri arasında zikredilmiştir. Bir taraftan süslü nesrin klâsik örnekleri arasında Veysi’nin Dürretü’t-Tâc’ı ve Münşeât’ı, Nergisi’nin Hamse’si gösterilirken diğer taraftan Sinan Paşa’nın Tazarrûnâme’si seci’e önem vermekle birlikte Türkçenin ön plana çıktığı eserler arasında değerlendirilmiştir. Nesrin üçüncü kolunu ise orta nesir oluşturmaktadır. Eski edebiyatın yüksek toplulukları arasında yetişen temsilciler genelde bu orta yolu izlemişlerdir. Bu yazı dili, halkın konuşma dilinden ayrı olsa da ortaya konulan ürünlerde sadece lafız sanatlarıyla hüner göstermek amacı güdülmemiştir. Selânikî Mustafa’nın, Naima’nın Târîh’leri; Lütfi Paşa’nın Âsafnâme’si, Kâtip Çelebi’nin Mîzânü’l-Hakk’ı, Koçi Bey’in Risâle’leri, ahlak ve siyaset kitapları, dinî eserler, coğrafyaya ait eserler, sefaretnameler, biyografik eserler ve çeviriler bu kolun örnekleri arasında zikredilmiştir. (Fahir İz, Eski Türk Edebiyatında Nesir XIV. Yüzyıldan XIX. Yüzyıl Ortasına Kadar Yazmalardan Seçilmiş Metinler, İstanbul: Osman Yalçın Matbaası, 1964, V-XIII.)
İslami edebiyat alanlarının öncülerinden olan Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında nesrin genel hatlarıyla ele alındığı bu yazının neticesi olarak şunlar zikredilebilir: Nesir; tarihî serüveni içerisinde her üç kadim millette benzer gelişim safhalarından geçmiş, benzer türleri ihtiva etmiş, birbirlerini etkilemiş ve hatta Batı medeniyetlerinden de etkilenmiş olan ve günümüz dünyasında birtakım farklılıklarla varlığını devam ettiren bir türdür.