YABANDA SESSİZLİĞİN KONUŞTUĞUDUR
Safiye GÖLBAŞI
“Varlık elde etmek için yokluk gerek. Mimar, ev yapmak için boş arsa; saka,
su satmak için susuz ev arar. Yokluğa dikkat et, onda pek çok hikmetler var.”
Mevlana
Ucu bucağı görünmeyen bir parktayım. İçinde ördeklerin yüzdüğü bir gölün kıyısında. Doğduğum ülke değil burası. Avrupa’da, kuzeyi deniz gören bir toprak parçası. Yaşlı insanlar var etrafımda, içlerine doğru kıvrılmışlar, birbirlerine tutunarak yürüyorlar. Siyahi bir aile neşeyle piknik yapıyor. Tasmaları birbirine karışmış köpekleri zapt etmeye çalışırken peşlerinden sürükleniyor, ufak tefek köpek bakıcısı.
Avrupa’nın orta yerinde oturuyorum ve uzaktaki ağaçlara bakıyorum, gölün soğuk rengine, yaban evlerine, ilk kez gördüğüm insanların alışkanlık olduğunu düşündüğüm alışkanlıklarına, kendi yabanlığıma ve sessizliğe... Duyduğum sözleri anlamadığım, gördüğüm tabelaları doğru düzgün okuyamadığım için buraya geldim geleli muttasıl bir sessizliğin içinde yüzüyor gibiyim. Bu sessizliği hiç yadırgamıyorum ama olması gereken buymuş sanki. Bunca yıldır birbirimizi arıyormuşuz da şimdi ancak buluşmuşuz gibi. Bu kadarmış dünyanın eni boyu. Bu kadar kolaymış işte doğduğum, büyüdüğüm, şekillendiğim topraklardan çıkıp dünyanın öbür ucundaki bir parkta, gittikçe büyüyen sessizliğimi hiç bölmeden oturmak. Üstelik heyecansız, neredeyse sıkılarak ve olağanüstü hiçbir duygu hissetmeden.
Yazmak, çoğu zaman olduğu gibi şimdi de anlamaya çalışmanın ve düşünmenin bir yolu benim için. Elime kâğıt kalem alıyorum. Evet, hâlâ defter kullanıyorum ve renkli kalemlerden vazgeçemiyorum. Her yalnızlık konuşur diye yazıyorum defterime. Sessizlik ve rıza ile dinlendiği takdirde işitilir ki her yalnızlığın ağzından, inci misali sözler dökülüyordur. Kime geldiyse ona has sözleri vardır yalnızlığın.
Renkli kalemim, sarı sayfalı defterimin üzerinde, sırlı bir kaynaktan komut almışçasına gidip geliyor. Bu akışı takip etmekten başka yapabileceğim bir şey yok. Kalemim yazadursun. Bakalım yalnızlıkla ilgili neler biliyormuşum.
Yalnızlık, bir insanın kapısını çaldığında, neden geldiğini yahut niçin gitmediğini söyler mutlaka. Hangi fazlalığı atmaya, hangi kiri temizlemeye, hangi eksiği gidermeye çalıştığını tek tek, tane tane anlatır. Anlasın ister kapısında durduğu kişi. Anlasın ve değiştirsin bir şeyleri.
Aklıma aynı anda iki kitap geliyor: Sessizlik Üzerine ile Beyin ve Sessizlik. Yanımda olsaydı şimdi bu kitaplar, diyorum. Dalıp gitseydim sayfalarına. Muhtemelen yazma işini yani düşünmeyi ve anlamaya çalışmayı yarıda bırakırdım ama. Çünkü bir başkasının zihninde dolaşmak yani okumak; insanın kendi zihninde dolaşmasından yani yazmaktan daha konforludur, insan hep daha kolay olana meyleder ne de olsa. Peki, yalnızlık üzerine düşünürken sessizlikle ilgili bu kitapları neden hatırladım şimdi? Ne vardı onlarda? Anımsamaya çalışayım.
David Le Breton, doğudan batıya farklı kültürler içinde sessizliğin yüklendiği anlamlara bakıyordu Sessizlik Üzerine kitabında. Dışarıdaki sessizliğe, sessizliğin toplumdaki yerine, gündelik siyasette ve dinler tarihindeki karşılığına. Sosyolojik bir olgu olarak inceliyordu sessizliği.
Michel Le Van Quyen, Beyin ve Sessizlik’te sessizliğe, daha yakın bir yerden, beynin içinden bakıyordu. Sessizliğin insan beynine neler yaptığına, onu nasıl tamir ve tedavi ettiğine sonra da bu tamiratın bireyin hayatına nasıl
yansıdığına... Sessizliği iki yandan kuşatan bu kitaplar, şimdi benimle, bu Avrupa şehrinde, bu parkta olsaydı ne güzel olurdu.
Artık yanımızda olmayan bazı kitapları özleriz bazen, artık yanımızda olmayan bazı dostları özler gibi...
Böyle söyleyince aklıma yakın zamanda doktorasını bitiren ağabeyim geldi. Yıllar önce yazdığı yüksek lisans tezinin adı; “Peygamberlerin İnziva Deneyimleri”ydi. Ben de yazsam şimdi bu konuda. Aynı başlığın altını bir de ben doldursam, akademik çizgilerle sınırlandırılmasam, serazat aksa düşüncelerim. Gözlerimi kapatsam ve havanın gittikçe soğuduğu ama benden başka kimsede üşümeye dair bir emare göremediğim bu parkta, kulağıma yabancı sesler çalınıp dururken Allah’ın elçilerini düşünsem. Onların yalnız kaldıkları anlara gitsem. Öncelikle Fahr-i Kâinat’a elbette. Burnuma misk kokuları gelse. Sonra dağlara, denizlere, kuyulara, zindanlara, saraylara varsam. Sellere, ateşlere, kavgalara dalsam. Sonra yazsam yazsam.
Peygamberler mevzubahis olunca konuyu muhakkak Hz. İbrahim’e getirmek isterim. Onun iman gücü ve kıssası beni büyüler. “Allah İbrahim’i dost edinmiştir.” Ah bu ayet, bu işaret… Hz. İbrahim’i, eşini ve küçük bebeğini çölde bırakıp eve döndüğü zaman görmek isterdim mesela. Önünden başka babalar ve oğullar geçerken gözlerinin nereye baktığına bakmak isterdim. Yalnız kaldığı bir an, gerçi yalnız kalmayı sevmezmiş, misafirsiz sofraya oturmazmış ama yine de, nadir dahi olsa, böyle bir an, içinden geçenleri duymak isterdim. Aklıma aşk geliyor. Herhâlde Rabbine karşı öyle bir muhabbeti vardı ki o muhabbet her müşkülü kolaylaştırıyordu diye düşünüyorum sınırlı aklımla.
“Peygamberlerin İnziva Deneyimleri” evet. Şöyle bir bakınca yalnız Hz. İbrahim’in değil hemen her peygamberin bir yalnızlık tecrübesi, hayatında yalnız kaldığı bir dönem, bir inziva mekânı olmuş. Değil mi ki o seçilmiş insanlar, dinlemişler yalnızlıklarının sesini, anlamaya çalışmışlar hikmetini, o hâlde elbette onlarınki kadar müstesna değilse de bizlerin yalnızlıkları da savuşturulmayı değil gözlerinin içine dikkatle bakılmayı hak ediyorlardır hiç değilse, şimdi benim burada, acemice yapmaya çalıştığım gibi.
İnsanların çoğu, ömürleri boyunca yalnızlıktan büyük bir gayretle kurtulmaya çalışsa da Yaradan’ı, insanı sürekli kaçıp durduğu o yalnızlığa çağırıyor âdeta. Teheccüd namazında olduğu gibi kimi ibadetler vasıtasıyla cemaat olarak değil yalnız olarak bekliyor bizi huzuruna. Hepimizi ayrı ayrı, tek tek istiyor dergâhına. Ah ne şanslıyız, bu ne baht! İnsan kendisini, mesela namaz kılarken, orucunu açarken, tavafını yaparken -ahsen-i takvim üzere yaratıldığı için- tam da hissetmesi gerektiği gibi önemli hissediyor. Yalnız, önemli ve sorumlu. Doğrudan Cenab-ı Allah’ın muhatabı. Yaradan’ımız belki de böylelikle bizleri tek başımıza hesap vereceğimiz o güne, o büyük güne, yalnızlığın tüm dehşeti ve çıplaklığıyla karşımızda duracağı mahşer gününe hazırlıyordur.
İtikâf, bu hazırlık bilincinin doruğu, yalnızlığın zirvesi olsa gerek. İtikâftaki kişi sadece insanlardan değil mâsivâdan soyunur. Yaşamak için yalnız zikrullaha muhtaç, elini beşeriyetten yıkamıştır. Onun gıdası Allah’ın rızasıdır. Başka bir biçimde geçirir zamanını. İtikâfa giren kişiyle itikâftan çıkan kişi aynı değildir bu yüzden.
Vicdanımızın yani bizi erdemli insan yapan yanımızın sesi de bize ancak yalnız olduğumuz anlarda gelir. Vicdan, merhametin de yurdudur. Merhamet sahibi bir insan, âlemle uyum içinde bütünleşir ve onun işe yarar bir parçası olarak hareket eder. Merhamet, pek çok hususiyetten daha mühim olmalıdır ki Rabbimizin çok merhametli olduğunu sıklıkla hatırlayalım hiç unutmayalım diye Fahr-i Kâinat Efendimiz, bize O’nun indirdiği ve içinde Rahman ve Rahim isimlerinin olduğu besmeleyi öğretmiştir.
Hayattan kendimiz için umutla beklediğimiz bir şey varsa bu, sanılanın hatta sıklıkla telkin ve tavsiye edilenin aksine başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler ağından değil yalnızlığımızdan doğacaktır. Zira çalışırken, üretirken, biriktirirken, okurken, düşünürken yani hasat elde etmek için ekin ekerken bir başka deyişle kendimizi bir heykel gibi yontup ortaya çıkarırken, bu işe mesai ve emek harcarken; yalnızızdır. Yalnız, meşgul ve mutmain.
Kendimizden memnun değilsek muhtemelen yalnızlığımızdan da hoşnut değilizdir. Zira yalnızlık insanın kendisidir, ona özünü gösteren aynasıdır. Bu ayna güzeldir, orada gördüğümüz biz güzelizdir. Ne kadar acı çekmiş, eskimiş, azalmış hatta aynalara yansıyamayacak kadar kaybolmuş olsak bile... Görünmeyen o özümüz güzeldir çünkü. O’ndan kopup gelen çekirdeğimiz çok güzel, O’na dönecek olmamız ne güzel. Hâl böyleyken neden kaçalım kendimizden? Bilakis yalnızlığımızın sesini sonuna kadar açalım, bizimle ilgili ne söylüyor, seraba kulak kesilelim.
Sözü Hz. Mevlana ile açtım, onunla bağlayayım. Mesnevi’de şöyle söylüyor, ezberleri böyle bozuyor, insanı öyle bir teselli ediyor ki mübarek, dinleyelim: “Sen yüzünü resmedenden yani Yaradan’dan çevirmiştin de bir resme dalmıştın, onunla gönül eğlendiriyordun. Dostların senden yüz çevirip de yalnız kaldığında cahillik edip feryat etme. Gün senin günündür, gözün aydın olsun. Kıyamette olacak olan şimdi oldu. Kusurlu kumaşı vakit geç olmadan, ömür sermayen tükenmeden sağlam olanıyla değiştirdin. Yalancı dostların çuvalından yıpranmadan, eskimeden çıktın. Üzülüp de ahmaklık etme, yoksullara ekmek ver, sevin.”
Defterimi kapatıp etrafıma bakıyorum. İnce giyindim galiba, iyice üşümüşüm, gözlerim buğulanmış kâğıda bakmaktan, uzağı tam seçemiyorum. Ekmek verecek yoksulu nereden bulmalı şimdi bu yaban ellerde? Kendi kendime gülüyorum. Güleceğim tabii, mübarek “sevin” demedi mi? Ki şimdi çantamdaki kitabı çıkarıp Rumi desem, çimlere serdiği örtüye oturmuş kitap okuyan ve zinhar soğuğa aldırmayan Asyalı gence; tanır onu, bilir kimden bahsettiğimi, Rumi der gülümser hatta elini kalbine götürür biliyorum. Beraber seviniriz. Ama biraz daha yalnız kalmalıyım. Biraz daha büyütmeliyim değerli sessizliğimi.