SEKÜLER MANEVİYATÇILIK
ALDATMACASI
Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri
Hayat dinamik bir süreçtir ve ona dair her şey zamanla değişebilmektedir. Tıpkı su gibi bulunduğu kaba göre farklı biçimler alabilmekte, maruz kaldığı koşullara göre farklı mecralara akabilmektedir. Duygular, düşünceler, alışkanlıklar ve davranışlar, çoğu zaman konjonktürel unsurların baskısıyla şaşırtıcı bir hızla değişip dönüşebilmektedir. İnsanların din, kutsal ve maneviyat algısı da doğal olarak bu değişim sürecinden fazlasıyla etkilenmektedir.
Bilimsel keşiflerin ivme kazandığı 18. asırdan itibaren yaşanan rasyonelleşme ve modernleşme, bireysel alışkanlıklardan sosyal kurumlara varıncaya kadar her alanda seküler/dünyacı hayat tarzlarını öne çıkarmıştır. Bu süreçte her şeyin bilim ve akıl ile açıklanabileceği zannından hareketle dinî, ruhani ve manevi olanı reddedip dünya hayatına odaklanmayı hedefleyen bir ideoloji olarak sekülarizm, insanların duygu ve düşüncelerine doğrudan hükmeder hâle gelmiştir. Dini, kutsalı ve maneviyatı baskılamaya çalışan bu anlayış, söz konusu değerlerin gelecekte hayatın dışına itileceği ve zamanla yok olacağı yönündeki pozitivist düşünceye de temel oluşturmuştur. Ne var ki zanna dayalı bu düşünce, gerçeklikle hiçbir zaman örtüşme imkânı bulamamıştır. Zira din, kutsal ve maneviyat, insanın zihinsel gelişim sürecinde sonradan ortaya çıkmış bir olgu değil Yaradan tarafından bilincin yapısına yerleştirilmiş asli bir unsurdur. İnsan var oldukça kutsala ve dine ait tezahürler de bireysel ve toplumsal hayattaki varlığını devam ettirecektir.
Maneviyatsız hayat, anlamsız bir hayattır. İnsan, fizik âlemindeki varlığını metafizik âlemle kurduğu irtibat oranında anlamlandırabilmektedir. Varlığa, hayata, geleceğe ve ölüm ötesine dair sorularına en güçlü cevabı burada bulabilmektedir. Ayrıca maneviyat, insanın hayat yolculuğunda karşılaştığı sorun ve olumsuzluklarla baş edebilmesi noktasında da en önemli moral ve motivasyon kaynağıdır. Bu sebeple insanı dinden, kutsaldan ve maneviyattan uzaklaştırmaya çalışmak, aslında onu farklı bir inanca/dine sürüklemekten başka bir sonuç doğurmayacaktır. Nitekim yaşadığımız çağda yürütülen bunca kara propaganda ve toplum mühendisliğine rağmen ne pozitivist düşünce ne de sekülerleşme, insanların duygu ve düşünce dünyasından dini ve maneviyatı silememiş; onları aşkın bir varlık ve metafizik âlem ile irtibat arayışından uzaklaştıramamıştır. Herhangi bir inanca/dine bağlılığı kabul etmeyip seküler bir hayat tarzı benimseyenler bile ruhlarının derinliklerinde hissettikleri manevi boşluğu doldurabilmek adına kendileri için yeni kutsallar aramak ve yeni ritüeller bulmak zorunda hissetmişlerdir.
Her şeyi rasyonelleştirmeye çalışmanın fert ve toplum hayatında oluşturduğu maneviyat boşluğunun öyle ya da böyle doldurulması bir zorunluluktur. Bu yüzden modern çağda dinin, kutsalın ve maneviyatın baskılanıp ötelenmesiyle ortaya çıkan kaotik manzara, inanç temelli paradoksal yeni yapıların oluşmasına yol açmıştır. Bunda maddiyatı öne çıkarıp duyguyu dışlayan hayat tarzlarının insanı mekanikleştirerek kendisiyle ve çevresiyle ilişkilerini anlamsızlaştırmış olmasının da önemli bir payı vardır. Bugün tam da böyle bir zamanda yaşıyoruz. Onca bilimsel ve teknolojik gelişmeye rağmen her boyutuyla derin bir inanç, duygu ve düşünce kaosunun yaşandığı bir dönemden geçiyoruz.
Böyle zamanlarda insanların anlam, gaye ve huzur arayışları art niyetli ideolojik odaklar tarafından alabildiğine istismar edilmektedir. Özellikle inanç ve kültür emperyalistleri, kendi dünyevi menfaatlerini temine zemin ve ihtiraslarına payanda olacak inanç ve anlayışları pazarlamak için bu tür kaotik ortamları bir fırsat olarak görmektedir. Son yıllarda âdeta salgın bir inanç vebası hâline gelen seküler tandanslı fakat dinî görünümlü mistik yapılar, tam da böyle bir fırsatçılığın yansımasıdır. Bu bağlamda başta Uzak Doğu mistisizmi ve New Age felsefeleri olmak üzere ateizm, deizm, nihilizm, satanizm, paganizm, ruhçuluk, Moonculuk, Scientology ve benzeri inanç temelli akımlar, insanların anlam arayışına birer tehdit olarak öne çıkmaktadır.
Bütün bu akımların ortak özelliği, tamamen seküler bir hayat tarzını merkeze aldıkları hâlde inanca, kutsala, maneviyata dair sürekli bir söylem, edebiyat ve romantizm içinde olmalarıdır. Dahası, maneviyatı ve insanın aşkın olana ihtiyacını, duygusal, ticari ve ideolojik olarak istismar etmekten kaçınmamalarıdır. Onun için bunlar, İslam’ın veya diğer dinlerin hayatı düzenleyen kurallarını reddettikleri hâlde mistik öğretilerini benimsemekte bir beis görmezler. Esasen din karşıtlığıyla ortaya çıkmış olmalarına rağmen zamanla kendilerini ifade edebilme, müntesipleri arasında dayanışma sağlama ve böylece hayattan daha fazla lezzet alma gibi motivasyonlarla kurumsallaşmakta bir sakınca görmemeleri de oldukça manidardır. Bu durum, yerleşik dinî değerleri sekülerleştirirken aynı zamanda seküler alanı da her geçen gün biraz daha dinî bir kimliğe büründürmektedir. Son yıllarda ateizme inananlar tarafından ABD, Avustralya, Kanada ve Batı Avrupa ülkelerinde açılan ve sözüm ona bilimsel vaazların yapıldığı “ateizm kiliseleri” bunun en çarpıcı tezahürlerindendir.
İnsanların maneviyat ihtiyacına odaklanan söz konusu anlayışlar, ne yazık ki bütün tutarsızlıklarına rağmen kendileri için kolaylıkla taraftar bulabilmektedir. Bu noktada iletişim teknolojileri ve yeni medya mecraları önemli rol oynamakta; maneviyat boşluğunu doldurmak isteyenlerin kendilerine sorumluluk atfetmeyen bu tür anlayışlara yönelmesini alabildiğine hızlandırmaktadır. Zira söz konusu yapılar, müntesiplerine yoga, reiki, zen meditasyonu gibi ritüellerle ruhsal tatmin, manevi haz, arınma ve şifalanma vadederken aynı zamanda onlara ibadet, ahiret, cennet, cehennem gibi gerçekliklerden de muafiyet sunmaktadır. Dolayısıyla bunlar, sadece belli bir inanca sahip olmayanlar için değil bir dine mensup olduğu hâlde o dinin gereklerini yerine getirmediğinden hayatında manevi boşluk hisseden kimseler için de bir cazibe oluşturmaktadır.
Bu tür eğilimlerin İslam coğrafyasında bile teveccüh görmesinin arka planında, sinsi bir hokkabazlıkla mantığı, izan ve idraki dumura uğratılmış bazı insanların seküler hayat tarzlarına öykünmesi vardır. Bu öykünmenin kökeninde de dünyevileşmenin sebep olduğu maneviyat boşluğunu, dinin dünya hayatını tanzim eden ilkelerinden, ölüm ötesine atıfta bulunan hakikatlerinden ve insana sorumluluk yükleyen ahlak kurallarından soyutlanarak doldurma arzusu yer almaktadır. Bununla birlikte dini temsil ettiği düşünülen kimi yapıların din istismarına konu olacak görüntü vermeleri, özellikle son zamanlarda sıkça rastlanan söylem ile eylem arasındaki tutarsızlık ve bu zeminde haricî unsurlar tarafından din ve dindarlar aleyhine geliştirilen olumsuz algı da ne yazık ki insanları farklı arayışlara itmektedir. Ayrıca din konusunda bilgili olmayan bazı çevrelerin İslam adına bağnazca yaklaşımları sebebiyle gençler üzerinde oluşan psikolojik baskı da onları kendilerine sorumluluk yüklemeyen inançlara sürüklemektedir.
Dünyevi haz ve menfaat tutkusunun iflah olmaz bir ihtirasla sekülarizme sürüklediği insanların, baskılanamaz maneviyat ihtiyacından ötürü söz konusu yapılara yönelmesi bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ancak, kendini Müslüman olarak tanımlayan birinin manevi huzur, ruhsal tatmin veya şifa bulma düşüncesiyle sekülerleşmenin dinsel hüviyete bürünmüş ritüellerine öykünmesi, aldatılmışlığın acı bir resmidir. Bilinmelidir ki bu tür yapılar, insanın anlam arayışına doğru bir cevap veremeyeceği gibi kalpleri kemiren ve ruhları hırpalayan maneviyat boşluğunu da bertaraf edemeyecektir.
Son söz: “Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 13/28.)