NESİRDEN NAZMA
İSLAM EDEBİYATI
Prof. Dr. Safi ARPAGUŞ
Diyanet İşleri Başkanı
Dinin amacı hakikati bildirmektir. Dinî düşüncenin, duyguların ve hikmetin taşıyıcısı olan edebiyatın amacı ise hakikati anlamlı bir şekilde hissettirmektir. Bunu da doğrudan bilgi aktarmak yerine ondaki muhtevayı sezdiren ve üzerinde yoğunlaştıran bir dil ile gerçekleştirir. Dil, bir iletişim aracı olmakla birlikte varlıkla temasın da bir zeminidir. İslam edebiyatında bilginin, aklın, duygu, sezgi ve hikmetin dili olan nesir ve nazım, bu bereketli zeminde, birbirini tamamlayan iki ifade biçimi olarak işlev görür. Birçok edebî türü bünyesinde barındıran Kur’an-ı Kerim’in üslubu ise ne klasik manada nesir ne de nazımdır. Kur’an-ı Kerim, İslam edebiyatının hem kaynağı hem de ölçüsüdür ve eşi görülmemiş bir edebî biçime sahiptir. Özlü, yoğun ve açıklayıcı ifadeler kullanır. Hakikati açıklarken hakikatin merkezinden seslenir. İçindeki düzen ve anlamların birbirine katışıksız bağlılığıyla, ritmik, ahenkli ve sözün zahirine sinmiş mana derinliğiyle bu iki edebî biçimi, nesir ve nazmı birlikte yansıtır. Kendine mahsus anlatım tarzlarıyla, temsil, teşbih, hakikat, mecaz, hitap ve diyalog gibi edebî vasıtalarla hakikati beyan eder. Kur’an-ı Kerim, diğer bütün ifadelerden hemen ayırt edilen bu mucizevi anlatım tarzı ve içeriğiyle, vahyedildiği ilk andan itibaren inanan inanmayan herkesi etkisi altına almış, insanları onun bir benzerini yapmaktan aciz bırakmıştır. Cahiliye bataklığında boğulmak üzere olanlara hikmetli bir dil ve edebî bir üslupla kurtuluş yolunu göstermiş; evrensel düşünce ve prensipleriyle İslam’ı din olarak kabul edenlerin manevi hayatlarında olduğu kadar dil, kültür ve edebiyat hayatlarının şekillenmesinde de etkili olmuştur. Bir medeniyet kurucu olarak o Yüce Kitap böylece tüm insanlık için yepyeni bir ortak kültür ve medeniyetin kapısını açmıştır. Bunu da üslup bakımından edebiyatın çeşitli anlatım yollarını kullanmak suretiyle gerçekleştirmiştir.
İki kelimeyle ifade edecek olursak edebiyat, beliğ sözdür. Dilin kendine özgü kuralları dâhilinde söylenmiş, seviyeli, özlü, güzel, etkili aynı zamanda anlamlı söz… Toplumsal hayatı tümüyle yansıttığından ve sevinç, üzüntü, kaygı gibi bireysel duyguları da içine alacak genişlikte olduğundan, insan ruhunun tercümanı olan çeşit çeşit çiçeklerin açtığı bir mümtaz bahçe. Yüzyıllar öncesinden yüzyıllar sonrası için söz söyleyen şairlerin, ediplerin, ozanların, İslami tefekküre dayanan zengin ve derin anlamlar yüklü eserleri, asırların içinden ihtişamlı bir şekilde süzülerek günümüzde yankılanırken bu müstesna bahçede âdeta kadim bir dost gibi yanımızda yer almaktadır. İnsani değerlerle, ahlaki ilkelerle, terimler ve sembollerle donatılan İslam edebiyatının bu nadide örnekleri, bilgiden hikmete, hikmetten marifete, nihayetinde marifetten vuslata dönüşümü hedefleyen bir çizgidedir. Bilgiyi ahlakla bütünleştiren, biçimsel güzellikle birlikte dilin güzelliği yoluyla varlığın güzelliğini, birliğini yansıtan eserlerin amacı estetik bir hazdan ziyade hakikatin sesini ulaştırmak, yankısını uyandırmak, ihtilafı ortadan kaldırarak vahdeti duyurmak, ilan etmektir.
Edebiyat aynı zamanda kültürün hem yansıtıcısı hem de yönlendiricisidir. Edebiyat kültürü biçimlendirdiği gibi kültür de edebiyatı biçimlendirmekte, beslemektedir. Bu etkileşim, İslam medeniyetinde bilgiyi, ahlakı ve sanatı bir bütünün parçaları hâline getirmiştir. Böylece edebiyat, medeniyetimizde yalnızca bir sanat faaliyeti olarak görülmemiş, ahlakın ve bilginin de estetik bir formu mahiyetinde değerlendirilmiştir. Dinî metinler de çoğunlukla birbirlerini destekleyen bu edebî formlarla ifade edilmiştir.
Toplum hayatı dünü, bugünü ve yarınıyla kesintisiz bir akış içindedir. Bu sebepledir ki edebî eserler ve onların müellifleri de geçmişe olduğu kadar bugüne de aittir. Hangi yüzyılda yaşamış olursa olsun bu müstesna bahçenin edipleri, şairleri dünün olduğu kadar bugünün de edipleri, şairleridir. Bir kültürün anlam dünyasının taşıyıcısı olarak geçmişle bağını koparmadan, çağından derleyip toparladıklarıyla geleceğe uzanan İslam edebiyatının gücü de buradan gelmektedir. Feridüddin Attar’dan Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye, Yunus Emre’den Şeyh Galip’e, Fuzuli’den Muhammed İkbal’e, Mehmet Akif Ersoy’a, Cahit Zarifoğlu’na, Sezai Karakoç’a ve daha nicelerine kadar devam eden geniş bir sürece bakıldığında İslam edebiyatının geçmişe nasıl dayandığını ve yaşanan çağı nasıl kavradığını görmek mümkündür.
İslam edebiyatı, sınırlarını tevhid inancının çizdiği evrensel ve zamandan bağımsız bir yapıya da sahiptir. Ne belirli bir zamanın edebiyatıdır ne de belirli bir milletin. O, bir çağın değil bütün çağların sesidir. İslam’ın doğduğu günden bugüne kadar farklı kıtalarda, coğrafyalarda, farklı dillerde ama aynı inanç, aynı değer ve aynı düşünce temeli üzerinde şekillenmiştir. Ortaya koyulan eserler biçim bakımından birbirlerinden farklı olsa da beslendikleri hazine Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber ve İslam düşüncesi olmuştur. Kalbimizi ve ruhumuzu besleyen bu zengin edebî gelenek, bu kopmaz zincir, İslam dairesi içinde yaşayan tüm milletlerin, toplumların ortak değeridir. Zaman değişse de İslam edebiyatının temel hedefi hep aynıdır: Hakikati, “kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaca benzeyen güzel söz” (İbrahim, 14/24.) ile anlatmak ve insanı Allah’a yaklaştırmak.
Dil sadece bir araçtır, asıl söz söyleyen kalptir. Sözün güzelliği, doğruluğu ise kalbin güzelliği, doğruluğu ile ilişkilidir. İslam edebiyatında da kalbin safiyetini ve samimiyetini merkeze alan her kelime, kelimelerle perçinlenmiş her cümle, her güzel söz, muhatabının gönlünde yankı bulmuştur. Bir gönül erinin dile getirdiği gibi “Söz, kalpten çıkarsa ancak kalbe varır.”