NANKÖRLÜĞÜN BEDELİ


Prof. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ

Kırıkkale Üniversitesi

İslami İlimler Fakültesi    

 

Eski Mısır inancının tanrılarından biri olan Hathor, gökyüzü ve yıldızların hâkimi kabul edilir; semavi bir inek ya da kadın suretinde tasvir edilirdi. Hathor, iki boynuzu arasındaki güneş diskiyle hem göklerin hem de yeryüzünün bereketini temsil ederdi.

İsrailoğulları, Mısır’da geçirdikleri uzun yıllar boyunca o toplumun putperest inançlarının, özellikle de Hathor’a tapınma anlayışının etkisinde kalmışlardı. Mısır’dan henüz ayrılmışlarken bile Hz. Musa’ya, “Ey Musa! Onların kendilerine ait ilahları (putları) olduğu gibi sen de bize ait bir ilah yapsana.” (Araf, 7/138.) demeye başlamışlardı. Hz. Musa, Tur Dağı’na çıkar çıkmaz, Sâmirî’nin etkisiyle kavmi altın madeninden bir buzağı heykeli yapmıştı bile. (Bakara, 2/51-55, 92-93; Nisa, 4/153; Araf, 7/148-154; Taha, 20/85-98.)

Ne yazık ki henüz özgürlüklerinin ilk günlerinde bile kalplerindeki esaret zincirlerinden kurtulamamışlardı. Tevrat’ın mesajı gölgelenmiş, Allah’ın vahyi ile hayatın düzeni arasındaki uyum sarsılmıştı. Mısırlıların inek suretinde cisimleştirdiği dünyevi arzular, kimi zaman servet tutkusu, kimi zaman güç hırsı, kimi zaman da başkasının hakkını gözetmeme biçiminde kendini gösteriyordu. Kudret sevdası, şükürden uzak kalpleri birer nankörlük mahzenine çevirmiş; nimetle imtihan edilenler, nimetin sahibine sırt çevirmişlerdi. Neticede bu yöneliş, onları mahrumiyetin ve çetin bir imtihanın girdabına sürüklemişti. Kumlarla çevrili, labirent misali Tih Çölü, kırk yıl, her kum tanesiyle insanoğluna, “Kim ki kalbini altın buzağının sahte cazibesine teslim eder, o kalp en bereketli vahanın ortasında bile susuz kalır.” hakikatini fısıldıyordu. Mısır’ın inek suretli tanrıçası, zamanla farklı adlarla anılsa da aynı sapkın anlayışın başka yüzlerdeki yansımaları olarak Akad’ın Hadad veya Adad’ında, Sümer’in İştar’ında yaşamaya devam etmişti. Hepsinde ortak olan, insanın tek bir olan Allah’ı unutarak mahlûka Hâlık’ın sıfatlarını yakıştırma gafletiydi. İsrailoğulları Mısır’daki uzun esaret yılları boyunca bu batıl inançların izlerinden tam olarak arınamamışlardı. Kızıldeniz’in dalgaları onları kölelikten kurtarsa da Mısır’ın putları kalplerinden sökülüp atılamamıştı. Özgürlüğün hemen ardından, Hz. Musa’dan kendileri için bir ilah yapmasını istemeleri, nankörlüğün ve dünyevi hırsların kalpte nasıl kök saldığını gösteriyordu. Nihayet Samiri’nin ellerinde şekillenen altın buzağı, onların şükürden uzaklaşan, menfaate meyleden kalplerinin bir aynasına dönüştü.

Kur’an’ın ifadesiyle buzağı tutkusu, iliklerine kadar işlemişti. (Bakara, 2/93.) Bu tutku, Allah’a kulluğu unutturan, nimeti vereni unutup nimetin kendisini putlaştıran bir körlüktü. Onların buzağıya yönelişi, şükrün yerini alan nankörlüğün, tevhidin yerini alan menfaatperestliğin ta kendisiydi. Neticede, kalplerindeki bu eğilim onları Tih Çölü’nde yıllarca sürecek bir mahrumiyetin eşiğine getirmiş; ilahi rahmetten uzaklaştıran en büyük imtihan, kendi elleriyle ürettikleri bu sahte tanrı olmuştu. Hz. Musa bu sapmayı ortadan kaldırarak heykeli yok etmiş ve artıklarını denize savurarak kavmini yeniden tevhid inancına yönlendirmişti. (Taha, 20/97.)

Kur’an-ı Kerim, bu bağlamda “Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah’ı bırakarak ‘Ba’l’e mi tapıyorsunuz?” (Saffat, 37/125,126.) buyurarak insanoğlunun tarih boyunca Yaradan’ı bırakıp kendi elleriyle şekillendirdiği varlıklara kudret atfetme dalaletine dikkat çeker.

Eski Mısır’daki Hathor inancına benzer biçimde, Cahiliye Dönemi Arapları da bereket, refah ve kudret arayışlarını putlara yöneltmişlerdi. Onların tapındıkları putların bir kısmı, kadim inançlarda kök salmış eski tanrıça kültlerinin izlerini taşır. Nitekim müşrik Arapların “Tanrının Kızları” diye andıkları Lat, Menat ve Uzza putları, bu anlayışın en belirgin örnekleridir. Uzza ile Menat, aslında Lat’ın birer uzantısı olarak kabul edilirken Lat’ın da eski kavimlerden devralınan İştar inancının bir yansıması olduğu rivayet edilmiştir. Bu inanç çizgisi, zamanla Arap Yarımadası’nda da kök salmış, özellikle Lat putu etrafında şekillenen bir tapınma biçimi hâline gelmiştir. (Dietz Otto Edzard, Martin H. Pop ve Wolfgang Röllig, Kâmûsu’l-Âlihe ve’l-Esâtîr, çev. Muhammed Vahîd Hayyâte (Beyrut-Halep: Dâru’ş-Şarki’l-‘Arabî, ts.), 197.)

Sakîf kabilesinin “Seyyide” yani “Hanımefendi” diye andığı Lat putunun akıbeti ise tıpkı Mısır’ın Hathor’u gibi olmuş, yıkılmıştır. Hz. Peygamber’in emriyle Lat’ın sunağı Mugire b. Şu‘be tarafından yıkılmış; böylece asırlardır süregelen batıl bir inanç tarihin tozuna karışmıştır. Rivayete göre Sakîfliler, başlarına bir felaket gelmesinden korkarak bu yıkımı kaygı içinde izlemiş, kadınları ise üzüntüden elbiselerini yırtarak dövünmüşlerdir. (Tevfik Fehd, “Lât”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Ankara: TDV Yayınları, 2003, 27/108.)

Tarih boyunca insanlık, farklı adlar altında aynı sapkın eğilime yönelmiş; kimisi Lat’a, kimisi buzağıya tapınmıştır. Hepsinde ortak olan, yaratılmış olana kudret vehmetme cahilliğidir. Allah Teâlâ’nın lütfuyla Tevrat’ı gönderdiği Hz. Musa’nın kavmi de ne yazık ki nankörlükle Rablerine verdikleri sözü unutarak yeniden sapkın arzuların peşine düştüler. Tih Çölü’nde kırk yıl sürecek mahrumiyet, aslında kalplerindeki putların bir yansımasından ibaretti. Fıtrat bozulmuş, hakikat terazisinin yerine nefsin arzusu geçmişti. Oysa Rahman, onları çölde “men ve selvâ” nimetleriyle beslemiş, her türlü darlığa rağmen rahmetiyle kuşatmıştı. Fakat onlar bu lütfu idrak edemediler; imtihanın hikmetini unutup daha fazlasını istemeye koyuldular. Böylece şükür yerini şikâyete, kanaat yerini tamaha bıraktı.

Çölde İsrailoğullarına verilen yiyeceklerden men, sütten beyaz ve baldan tatlı bir yiyecek olup ağaçların üzerine yağdığı rivayet edilir. Men, kudret helvası olarak da bilinir. (İbn Manzûr, Lisanü’l-Arab, “mnn” md., Taberi Camiu’l-Beyan, 1/293-295.) Selvâ ise Allah’ın onlara ikram ettiği bıldırcın kuşlarını ifade ederdi. Ancak bir süre sonra içlerinden bazıları, kendilerine lütfedilen bu iki nimetten usanarak nankörlük ettiler: “Ey Musa! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O hâlde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin.” (Bakara, 2/61.) dediler. Her zamanki gibi şükrün yerine şikâyeti, kanaatin yerine hırsı tercih ettiler. Bunun üzerine ilahi ikaz tecelli etti; nankörlüklerinin bedelini canlarıyla ödediler. Helak edilenlerin defnedildiği o yere ise ibret olsun diye “Kibrot Hattava (Açgözlüler Mezarlığı)” adı verildi. (Tanah, Sayılar 11:34.)

Oysa açgözlülük ve kibir, Allah Teâlâ’nın en çok buğzettiği ahlaki zaaflardandır. Kalbi bu hastalıklarla kararan kimse hem dünyada hem de ahirette kendi azabını hazırlar. Her ne kadar Yahudiler yılbaşı olarak kabul ettikleri Roş Aşana’da Hallah Ekmeği yiyerek pişmanlıklarını dile getirseler de aralarındaki bazılarının ifade ettiği gibi, bu törenlerde Gazze’de ekmek bulamayan çocukların hatırlanması gerekir. Zira unutan için pişmanlık, sadece bir merasimden ibarettir. Kibir ve açgözlülüğün nihai gıdası ise, habal çamurudur. Kaderde birileri için Sina Çölü hayal edilirken soluğu Tih’te almak da vardır.