MUAZ B. CEBEL
İRBİD SEMASINDAKİ YILDIZ
Enbiya YILDIRIM
Allah Resulü (s.a.s.), işlerin yürütülmesinde bazı genç sahabilerden çok yardım almıştır. Bunun nedenini anlamaya çalıştığımızda, Resulullah’a çok bağlı olmalarının yanında yetenekleri sayesinde kendilerine verilen her işi hakkıyla yaptıklarını görürüz. Muaz b. Cebel de bu durumda olan sahabilerdendir ve Peygamberimizin hayatında çok önemli bir yer tutmaktadır.
Resulullah’ın yanında
Medine’deki Hazrec kabilesinin Beni Udey kolundan olan Hz. Muaz, daha on sekizinde ve sakalları çıkmamış iken Müslüman oldu. İkinci Akabe Biatı’nda Allah Resulü’ne bağlılık yemini etti. Müslüman olduktan sonra da mümin arkadaşlarıyla birlikte büyük bir cesaret örneği sergileyerek kabilesindeki bazı insanların putlarını kırdı.
Hz. Peygamber, hicret ettikten sonra muhacirlerden Abdullah b. Mesud ile onu kardeş yaptı. Bir anlamda gurbete gelen kardeşine sahip çıkmasını sağladı. İlk savaş olan Bedir’e katıldığında ise yaşı yirmi idi. Sonrasında Huneyn ve Taif dışındaki bütün gazvelerde bulundu. İştirak ettiği savaşlarda kabilesinin temsilciliğini üstlendi ve sancağını taşıdı. Hz. Peygamber, Mekke’yi fethettikten sonra Kur’an’ı ve dini öğretmek üzere onu hoca olarak görevlendirdi. İki savaşa katılamamasının nedeni de budur.
Yemen yolunda
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), hicretin dokuzuncu yılında genç Muaz’ı, yardımcısı Ebu Musa el-Eş’ari ile birlikte bir heyet eşliğinde Yemen’e gönderdi. Resulullah’ın elçiliğini yapacak, ayrıca zekât memurluğu ve kadılık yanında insanlara İslam’ı da anlatacaktı. Her ikisi bu görevlerinde Yemen’in neredeyse her tarafını gezdiler ve tam da Resulullah’ın istemiş olduğu gönül fethi gerçekleşti.
Hz. Peygamber’in onları yolcu ederken yapmış olduğu sohbet, İslam davetini insanlığa ulaştırma gayretinde olanlara ışık tutacak mahiyettedir. Onlara şu tavsiyede bulundu: “Sizler şimdi ehl-i kitap (Hristiyan) olan bir memlekete (Yemen’e) gidiyorsunuz. Onları ilk önce Allah’tan başka bir ilah bulunmadığına, benim de onun elçisi olduğumu kabul etmeye davet edin. Bunu kabul ederlerse Allah’ın bir gün ve gece boyunca Müslümanlara beş vakit namazı farz kıldığını söyleyin. Bunu da kabul ederlerse zenginlerden alınıp fakirlere verilecek olan zekâtın farz kılındığını söyleyin. Ancak sakın ola zekât alırken insanların mallarının en iyilerini almaya kalkmayın. Mazlum kimselerin bedduasından da sakının çünkü Allah ile mazlumların arasında perde yoktur. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Birbirinizle uyumlu olun, ihtilafa düşmeyin.” (Buhari, 1496, 3038, 7372; Tirmizi, 625.)
Allah Resulü bu sohbetinde, kadılıkla da görevlendirdiği genç sahabisine, önüne gelen meselelerde nasıl hüküm vereceğine dair sorular sorar. Hz. Muaz’ın verdiği cevaplar, onun hem zeki hem de İslam’ı iyice özümsemiş olduğunu gösterir. Aralarında şöyle bir konuşma geçer: Ona, “Sana hüküm vermen için bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm vereceksin?” diye sorar. Hz. Muaz, “Allah’ın Kitabı’ndaki hükümlerle hüküm veririm.” der. Resul-i Ekrem bu sefer, “Eğer Allah’ın Kitabı’nda onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm vereceksin?” diye sorar. Hz. Muaz, “Resulullah’ın sünnetine göre hüküm vereceğim.” diye cevap verir. Hz. Peygamber ardından, “Resulullah’ın sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan ne yapacaksın?” diye sorar. Muaz da “O zaman kendi görüşüme göre içtihat edip hüküm vereceğim. Bundan geri kalmayacağım.” der. Cevaplardan çok memnun olan Peygamberimiz, Muaz’ın göğsünü sıvazlar ve şöyle buyurur: “Resulullah’ın elçisini, Resulullah’ın razı olduğu şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.” (Müsned, 22007, 22100; Ebu Davud, 3592.)
Allah Resulü veda anında onları uğurlarken bir daha görüşmelerinin mümkün olmayabileceğini, geri geldiklerinde sadece mescidini ve kabrini bulabileceklerini söyler. Buna çok üzülen Muaz ağlar. Hz. Peygamber ise onu teskin eder ve Medine’ye yönelerek şöyle buyurur: “Bana en yakın olan insanlar, kim olurlarsa olsunlar ve nerede olurlarsa olsunlar, muttaki olanlardır.” (Müsned, 22052, 22054.)
Hz. Muaz, Ebu Musa ve arkadaşları Yemen’de tam da Hz. Peygamber’in arzuladığı gönül fethini gerçekleştirdiler. Esved el-Ansî adlı sahte peygamberin bertaraf edilmesinde de önemli rol oynadılar. Bu sahabilerin görevleri sırasında çektikleri çileyi anlamamız için kendimizi o dönem şartlarına taşımamız gerekir. Şöyle ki Medine ile bugünkü Yemen’in başkenti San’a’nın arası bin dört yüz yirmi beş kilometredir. Güneşi alınlarına yiye yiye, güneşte kaynayan suyu içmeye çalışarak ve yine güneşte kurutulmuş eti yemeye çabalayarak bu mesafeyi kat edip İslam nimetinin insanlara ulaşmasını sağladılar. Tüm bunların yanında Hz. Muaz’ın bir ayağı sakattı.
Ziyaretleri sırasında yaşadıkları çok ilginç bir olay vardır: Gittikleri bir kabilede İslam’ı tebliğ edip ardından namazı anlatır. Sonrasında uygulamalı olarak öğretmek için vakti giren namazı kıldırmak üzere öne geçer ve onlara, “Ben ne yapıyorsam siz de aynısını yapın.” der. Secdede ayağının birini mecburen ileri çıkardığı için bunu gören bütün cemaat de onun gibi yapar. Durumu namazdan sonra fark edince onlara, kendisinin aksak olduğu için böyle yaptığını, bundan sonra bu şekilde yapmamalarını tembihler. (Câhiz, Bursân, 326.)
Resulullah’tan sonra
Muaz (r.a.), Hz. Peygamber’in vefatından bir süre sonra Medine’ye döndü. Döner dönmez Hz. Ebubekir’den Suriye taraflarına düzenlenecek fetihlere katılmak için izin istedi. Hz. Ömer karşı çıkarak bu derece donanımlı birine çok ihtiyaçları olduğunu belirterek gönderilmemesini istedi. Hz. Ebubekir ise Allah yolunda şehit olmak isteyen birini engellemenin doğru olmadığını belirterek izni verdi. O da Yermük ve Ecnadeyn savaşları ile Şam’ın fethinde yer aldı. Ecnadeyn’de ordunun sağ kanadını kumanda etti.
Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Şam valisi Yezid b. Ebu Süfyan kendilerine İslam’ı öğretmek üzere hocalar gönderilmesini isteyen bir mektup yazınca halife, Ebu’d-Derda ve Ubade b. Samit ile onu Suriye bölgesine gönderdi. Bu bölgede büyük hizmetleri oldu. Suriye ordusu kumandanı Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın 17/638 yılında Kudüs yakınlarında ortaya çıkan veba salgınında vefat etmesi üzerine ordunun başına geçti. Lakin o da ailesiyle birlikte bu salgına yakalandı ve aynı yıl, otuz beş yaşındayken vefat etti. Kabri, Ürdün’deki İrbid ilindedir.
Allah Resulü ile ilişkileri
Samimiyeti ve kabiliyeti nedeniyle Allah Resulü’nün kendisini çok sevdiği ve bu sevgisini açıkça dile getirdiği (Ebu Davud, 1522.), kâtip olarak görevlendirdiği, beytülmalde haznedarlık görevi verdiği Muaz, her zaman peygamberinin etrafındaydı. Efendimiz zamanında Kur’an’ın tamamını ezbere bilen birkaç kişiden biri olduğundan dolayı da kendilerinden Kur’an öğrenilmesini tavsiye ettiği dört sahabi arasında yer alıyordu: Abdullah b. Mesud, Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Salim, Ubey b. Kâ’b ve o. (Buhari, 3760.) Bunun yanı sıra Resulullah, hayattayken fetva veren bu sahabisinin kıyamet gününde âlimlerin önünde olacağını müjdelemiştir. (İbn Sa’d, Tabakât, II, 264.)
Efendimiz zaman zaman, sevdiği sahabisini bindiği merkebin terkisine alırdı. (Buhari, 2856.) O da bu vesileyle sorular sorar ve kendisini geliştirmeye, Müslümanlığını güzelleştirmeye gayret ederdi. Yine bir seferdeyken Hz. Peygamber onu terkisine aldı. Ona üç kere “Muaz b. Cebel!” diye seslendi. O da “Büyük bir mutlulukla emrine amadeyim, buyur ya Resulallah!” diye cevap verdi. Sonrasında Resulullah, “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir, bilir misin?” diye sordu. O da “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” diye cevap verdi. Resulullah ardından, “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, ona ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.” buyurdu. Peşinden tekrar, “Muaz b. Cebel!” diye seslendi. O da “Büyük bir mutlulukla emrine amadeyim, buyur ya Resulallah!” diye cevap verdi. Allah Resulü de şöyle buyurdu: “Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah üzerinde hakkı nedir, bilir misin?” O da “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” dedi. Allah Resulü de şöyle buyurdu: “Onlara azap etmemesidir.” (Müslim, 48 (30).)
Şahsiyeti
Muaz (r.a.), ibadete son derece önem verir, ahireti öncelerdi. Geceleri uykudan kalkıp Kur’an okuyarak namaz kılar ve uykusundan da sevap beklediğini söylerdi. Oğluna nasihat ederken de “Oğlum! Namaza durduğunda dünyaya veda etmek üzere olduğunu ve oraya bir daha dönmeyeceğini düşünerek kıl.” demişti. Etrafındaki insanları da Allah’ı zikretmek ve ilim müzakere etmek için birlikte oturmaya davet eder ve “Gelin, bir saat oturup mümin olalım.” derdi. (İbn Ebî Şeybe, 30363.) İbadet yoğunluklu hayatına rağmen riyadan da son derece kaçınırdı. Nitekim Hz. Ömer bir gün onu Resulullah’ın kabrinin başında ağlarken görünce sebebini sordu. O da “Bu kabrin sahibinden işittiğim hadistir” diyerek Peygamberimizin şöyle buyurduğunu aktardı: “Riyanın en azı (bile) şirktir. Allah’a en sevimli kullar, yokluklarında özlenmeyen, bulunduklarında da tanınmayan takva sahipleri, durumları bilinmeyen kimselerdir. İşte onlar hidayet önderleri ve ilim kandilleridir.” (Taberani, el-Mu’cemu’l-Evsat, 4950.)
İbadete çok düşkün olan Muaz’ın, cemaat olduklarında arkadakilerin takat sınırını aştığı olabiliyordu. Nitekim bir gün mahallesinde yatsıyı kıldırırken Bakara suresini okudu. Tarım ve hayvancılıkla meşgul olan ve zaten yorgun düşen cemaatten bazıları onu Hz. Peygamber’e şikâyet ettiler. Resulullah da karşılaştıklarında ona, “Ortalığı karıştırmak mı istiyorsun?” diyerek namazı daha kısa surelerle kıldırmasını söyledi. (Buhari, 701, 705.)
İnsanların hep iyi yönlerini öne çıkaran ve arkalarından kötü konuşmayan Hz. Muaz, gerek ashap gerekse tabiin arasında bu nedenle de çok sevilirdi. Nitekim Resulullah Kâ’b b. Malik’in Tebük Gazvesi’ne neden katılmadığını sormuş, ordudakilerden biri de “gururundan dolayı” cevabını vermiştir. Muaz hemen o kişiye çıkışmış ve “Ya Resulallah! Biz onun hakkında hep iyi şeyler biliyoruz.” demiştir. (Buhari, 4418.)
Genç yaşta vefat eden Hz. Muaz’ın adını tarihe altın harflerle yazdırmış olmasını, yaşamının her sayfasının büyük başarılarla ve İslam’a hizmetle geçmiş olmasını, zamanımız Müslümanları olarak iyi idrak edebilmeli ve onun duruşunu örnek almalıyız.