YEŞİM TONBAZ GÜLER İLE
SİNEMA ÜZERİNE…

Söyleşi: Mahir KILINÇ

“Hayatın yaşadıklarımdan ibaret olmadığını anlamak ve hikâyelere abanmak… Tercihim bu oldu.” diyorsunuz. Kendi yaşadıklarınızın dışına çıkmaya, başka hikâyelere yönelmeye nasıl karar verdiniz? Neydi o kırılma anı?
Klasik hikâye anlatısında karakter için bir kırılma anı belirleriz, hikâyeyi aslında bu kırılma anına göre öreriz, izleyici olarak da bunu ararız ama kendi kırılma anımı bilmiyorum. Merak etmek, gözlemlemek ve dinlemek, sanırım benim bu sürece yavaş yavaş çekilmemin üç sacayağı. Bir keşif yolculuğu da böyle başlar zaten.
Fakat bu sürecin hikâyesini anlatacak olursam şimdi dönüp baktığımda çocukluğumdan kalan bir heves olduğunu fark ediyorum. Bir hedef olarak sinema işçisi olmak değil, adı konulmuş bir ardına düşme de değil ama zamanla bir anlatının peşine düşme eğilimi. Zamanla bu eğilim, kendine sinema alanında zemin buldu. Yalnızca seyirlik bir malzeme olmadı sinema benim için hemen hiçbir zaman. Anlama ve anlamlandırma, kendi konumumu bulma vesilesi de aynı zamanda. Bir süre sonra da imkân bulmak ve mutfağına geçmek kaçınılmaz oldu.
Sizin “anne hassasiyetiyle sinema” mottonuz var. Okurlarımız için bunu biraz açar mısınız? Anne hassasiyeti sinemaya neler katıyor?
Annelik biraz şöyle bir şey gibi geliyor bana; kaygılı titizlenme. Bu, tüm sorumluluk alanlarına dair yetileri doğuştan kendisine yüklenmiş gibi hâkim olması ama aslında her adımını santim santim yoklayarak atmasını sağlıyor. Çok genelleyerek konuşacağım ama evet, muhakkak belli alanlarda hassaslaşıyor her anne. Sinema ise şöyle, kaçtıkça içine çeken, her biri biriciklik iddiasında, kocaman bir kara delik. Seyirci olarak da üretici olarak da bununla baş etmeye dair kaygılar biriktiriyorsunuz. “Hangi filmleri izlemeliyim, izlediklerimden ne anlamalıyım?” sorusu ile “Nasıl filmler yapmalıyım ve yaptıklarımı nasıl anlatmalıyım?” sorusu birbirine çok yakın kaygılar. Ben her iki tarafta da varım; hem izleyici hem üretici. Dahası bu işi anlatıyorum, nasıl yapılırlığına dair tek başıma değil, bu işe meyletmiş olan bambaşka insanlarla bir araya gelip kafa yoruyorum. Bu sebeple kaygılı bir titizlenme ile ilerliyor sürecim. Bu aynı zamanda güven veriyor, anne hassasiyeti.
Olumlu yanları kadar olumsuz yanlarıyla da gündeme gelen sinemanın toplum nezdindeki öneminden, nesiller üzerindeki etkisinden bahseder misiniz?
Yaşama sanatının hikâye edilebilirliği çok büyük bir nimet. Sıralanmış maddelerden, kurallardan değil, hep bir hikâye ediş ile oluşuyor insanlık tarihi. Bu tüm kadim anlatıların ortak dilini bulabildiğimiz ve bugüne aktarabildiğimiz bir yapıya dönüşüyor hatta. Bir adı olan her şeyin bir hikâyesi var; bir suyun, bir taşın, bir odun parçasının. Hikâyesi var çünkü hepsinin hevesi var; biri akmak ister, biri durmak ister, öteki dönmek... Doğanın tüm akışı böyle bir zamanla değişim üzere kuruluyken anlatının ruhumuza işlenmiş doğal bir keşif ve öğreti yöntemi olduğunu düşünüyorum. Sinema, bugüne geldiğimizde bir anlatıyı hemen her bir duyumuza ulaşarak sunabilen bir sanat, araç ya da nasıl adlandırmak isterseniz… Gücünü ve etkisini, tüm sanat dallarını da içerisinde bulundurabilme kabiliyetinden alıyor.
Yaşam tarzı yerleştirmede önemli bir enstrüman olarak gördüğünüz sinemada sizi en çok etkileyen, sinemanın görsel yanı mı yoksa hikâyesi midir?
Her ikisi de. Bir bütün olarak sinemanın atmosfer sunabilme kabiliyeti, zamanı da alabilmesi ve bizi bu zamanın içerisine dâhil edebilmesi. Oradaymış gibi hissettirmek, kahramanın ta kendisiymiş gibi düşündürebilmek için tüm enstrümanları kullanıyor.
İyi bir film izleyiciliği başladığınız bu serüvende kimi zaman sinema yazarı kimi zaman senarist kimi zaman yönetmendiniz. O merhalelerin şimdiki Yeşim Tonbaz’a kattıkları nelerdi?
Bir filmi yalnızca seyirlik görmedim demiştim ya, bu anlama çabası ve bitimsiz bir didikleme eylemi. Sorularla film izlemek, hem kişisel serüvenimde başka hayatlarla ünsiyet kurabilmeyi hem de “bence”sini aramayı getiriyor. Bu bir senarist olmaya yönelik itici bir güç, üretmeye yönelik... “Ben nasıl anlatırdım?” sorusu. Çünkü herkesin kendi hikâyesini anlatmaya ihtiyacı vardır, hangi mecrada ve kime anlatmak istediği şartlara ve hedeflere bağlıdır belki. Dolayısıyla anlatının hemen her türüne muhatap olarak büyümüş bir Yeşim; romanlarla, hikâyelerle ya da anneannesinin, dedesinin, komşusunun ya da bir taksi şoförünün kişisel hikâyelerini ilgiyle dinleyerek, filmler izleyerek bugüne gelen bir Yeşim, artık benim de anlatmak istediklerim var, diyor. Tabii bu aynı zamanda bir dil arayışını da beraberinde getiriyor. Tüm örnekler kendi anlatı biçimine, kendinden anlatmaya ve ait hissettiğin öğretine, inandığın değerlere uygun olsun istiyorsun. İyiyi, güzeli sunmanın iyi, güzel ve doğru yollarını gözetiyorsun. Karşılaştığın her örnek, kendi dilin için bir sınırı çiziyor ve bugüne getiriyor. Arayış devam ediyor tabii.
Askıda ve Münhasır adlı ödül almış ve etkileyici kısa filmlerinizin akabinde ilk uzun metraj filminiz Hacer seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor. Her ikisini de deneyimlemiş bir senarist ve yönetmen olarak kısa filmler ve uzun metrajlı filmlerin arasındaki temel farklar nelerdir?
Ben iflah olmaz bir kısa film severim. Çok vurucu bir anlatı dili. Bir şiir dizesi gibi, diyerek abartmıyorum. Kısa olanı anlatmak zordur. Daraldıkça derinleşen bir zemin. Uzun metraj ise daha ziyade bir hikâye anlatısı, belki uzun bir roman gibi. Hikâyeyi yine en gerekli noktalarından ama daha etraflıca anlatmak mümkün.
Formları, anlatı dilleri, matematikleri farklı. Başat fark tabi ki “zaman”la olan ilişkisinden geliyor. Etki alanı ise ne olursa olsun iyi bir anlatı olabilmesine bağlı. Tüm bileşenleri yerli yerinde ve dozunda kullanabilmeye... Ancak yapılabilirlik açısından kısa filmin uzun metraja göre nispeten imkânları daha fazla oluyor. Bir kısa filmi hayata geçirebilmek, uzun metraja göre daha mümkün olabiliyor. Bunun bütçeyle ve takvimle olan ilişkisi, uzun metrajı biraz daha zorlaştıran tarafı.
Hz. Hacer’in kadim hikâyesini modern bir çerçevede ele alarak filme aktarma fikri nasıl doğdu, gelişti? Bu filmle neyi yapmak istediniz ve sizce bu filminiz hangi kapıların aralanmasına vesile oldu?
Yıllardır senaryo derslerimde kadim hikâyeleri gündeme alırım. Kur’an kıssalarının dışında, mitolojik hikâyeler ya da halk masalları... Bu anlatıların muradını anlama çabası, bana ne diyor olabilir sorusunun peşinden gitmek, evet. Ama bir hikâye anlatıcısı olarak, bu hikâyeyi anlatma biçimini irdelemek, yapı söküm ile ilerlemek niyetiyle yapıyorum bunu. Şimdi bakıyorum, kısa filmlerim ve belgesellerim dâhil, kurduğum her hikâyenin kişisel serüvenimle kesişim kümesi bu kadim anlatılar olmuş. Ben olsam nasıl hissederdim sorusu mesela, bir çıkış noktası. Hacer filmi de bu soruyla başladı, evladıyla çölde yalnız kalan Hz. Hacer’in hislerini bugünden anlamak. Bambaşka bir coğrafyada, bambaşka bir kültürde ve zamanda yaşayan bir kadının bu hisse yaklaşma anı, beni Hacer filminin hikâyesini kurmaya götürdü.
28 Şubat sürecinin zorluklarını yaşamış bir yönetmensiniz. Sinemayla ilgilenen gençlerimize edinmiş olduğunuz tecrübelerden yola çıkarak ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Derdi olmak yeterince övülmüyor bence. Ben dert üzere sabitim, ısrarcıyım. Dert dediğin bir yol çiziyor insana çünkü kendindeki dermanı da keşfediyorsun içinde bir yerlerde. O yol, o kişisel yeti her ne ise orada istikrarla ilerlemek, kadere yön veren bir dua aynı zamanda. Çok spesifik, çok kişisel sorunlar, zorluklar ve pek tabii müthiş lütuflardan bahsedilebilir her yolda. Bu bağlamda gençlere yeterince tavsiye olamayacak bir şey söyleyebilirim belki; samimiyetle, ısrarla ve istikrarla yürümediğiniz yolda, sizden önce gidenlerin sizin için yapabileceği pek bir şey kalmamıştır.
ÖZ GEÇMİŞ
1984, Sivas doğumlu Yeşim Tonbaz Güler, Marmara Üniversitesi Sinema-Radyo-TV Bölümünde yüksek lisansını tamamladı. Sinema yazarlığının yanı sıra çok sayıda yayın organında editörlük ve yöneticilik yaptı. Birçok kısa film ve belgeselde görev aldı. 2016’da çektiği ilk kısa Askıda filmi yurt içi ve yurt dışı birçok film festivalinde gösterildi. Kültür Bakanlığı desteğiyle çektiği ikinci kısa filmi Münhasır, dünya prömiyerini Torino Film Festivali’nde yaparken, yurt içi ve yurt dışı birçok festivalde ödül aldı ve gösterildi. TRT’de yayımlanan Sözlü Tarih, Erken Şubat/Geç Haziran, Potadaki Özgürlük adlı belgesellerde, Kızılaya yönelik hazırlanan “İyi Yaptık” adlı kamu spotunda senarist, yönetmen ve metin yazarı; Salıncak, Duvar ve Obsesyon adlı kısa filmlerde de sanat yönetmeni olarak çeşitli görevlerde bulundu. Sinema atölyelerinde senaryo ve sinema yazarlığı eğitimleri vermeye devam eden Tonbaz, evli ve iki çocuk annesidir.