TÜRK İSLAM MEDENİYETİNDE PEYGAMBER SEVGİSİ

“ADI GÜZEL KENDİ GÜZEL MUHAMMED”



Doç. Dr. Alper AY

Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

 

 

Anadolu sahasında inşa ettiğimiz medeniyetin temelinde Allah’a ve Resulü’ne samimiyetle bağlılık mevcuttur. Bu bağlılığı sağlayan temel harç ise peygamber sevgisidir. Türk İslam kültür ve medeniyeti büyük oranda şiir üzerine kurulmuş, bu şiir geleneği de Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.s.) duyulan aşk ve muhabbetle inşa edilmiştir. Nitekim, “On sekiz bin âleme server olan” odur. “Arayı arayı izi bulunacak ve izinin tozuna yüzler sürülecek” olan da odur. O (s.a.s.) doğduğu gece “hep susuzlar suya kanmış”tır. “Gönüller derdinin dermanı” odur. Onsuz hayat, toprağın sırtında ur gibidir. O, “Adı güzel kendi güzel Muhammed’dir. (s.a.s.)”... Bu topraklarda kurduğumuz medeniyetimizin kodlarında bunlar gibi yüzlerce şiir, binlerce benzetme vardır.

Bizim kültür ve medeniyetimizi diğer toplumlardan ayıran en temel vasıf, tam hayatımızın merkezine Hz. Peygamber’i (s.a.s.) koymuş olmamızdır. Bu memlekette hayat, onunla anlam kazanmaktadır. Ordumuz yüzyıllardır onun davasını yere düşürmemek için dünyaya meydan okumakta, bedel ödeyip ödetmekte ve hâlen ve dahi hiçbir Müslüman millete nasip olmamış bir hâlde onun adını (Mehmetçik) şerefle taşımaktadır.

Hz. Peygamber merkezli medeniyetin ve yazılı kültürün en somut ve net göstergelerinden biri Süleyman Çelebi’nin (ö. 825/1422) Mevlid’idir. Milletimiz, altı asırdan bu yana bir hüznün sabrı yahut bir nimetin şükrü için mevlide, dolayısıyla Resulullah’a yönelmektedir. Şehirde yahut köyde, zengin yahut fakir, ilim ehli yahut değil toplumun her kademesi hemen her duyguyu itminana erdirmek için aynı metne müracaat etmektedirler. Sadettin Ökten Hoca’nın, Mevlid’i “Bir Medeniyet Beyannamesi” olarak tavsif etmesi (Sadettin Ökten, “Mevlid veya Bir Medeniyet Beyannamesi”, ed. Bilal Kemikli, Uluslararası Mevlid Sempozyumu, 2010, s. 31-38.) bu itibarla anlamlı ve manidar ve son derece mühim bir tespittir. Zira toplulukları millet yapan şey ortak metinlerdir. Bizim için de ortak metin/duygu, mevlidin telkin ettiği Hz. Peygamber sevgisidir. Bu durumu Türk edebiyatının yüzyıllar boyunca oluşturduğu müktesebatla örneklendirmek imkân dâhilindedir.

Kendisine Kitab’ın vahyedilmesiyle beraber iman edenler için pek güzel ve mutlak örnek olması, Hz. Peygamber’i Türk edebiyatının en önemli şahsiyeti yapmıştır. Türk edebiyatı bütünüyle değerlendirildiğinde Hz. Peygamber’e eşsiz yakarışlar sunan bir sese sahiptir. Ona dair ne varsa ve ne biliniyorsa Türk edebiyatında okumak mümkündür. Naat-ı Nebi, Siyer-i Nebi, Hilye-i Nebi, Mevlid-i Nebi, Esma-i Nebi, Mirac-ı Nebi, Gazavat-ı Nebi, Hicret-i Nebi, Mucizat-ı Nebi, Ahlak-ı Nebi, Hadis-i Erbain gibi pek çok edebî tür, hemen her asırda nazım ve nesirde en mükemmel örneklerini sunmuştur. Hz. Peygamber’in hayatı hakkında bilinen pek çok şey şiire konu edilmiş ve yüzyıllardır Türk İslam edebiyatında işlenmiştir. Bu veçhile Türk edebiyatının aynı zamanda bir siyer edebiyatı olduğu, şüphe götürmez bir durumdur. Çünkü Hz. Peygamber’i sireten ve sureten her yönüyle Türk edebiyatında okuyabilmekte ve hissedebilmekteyiz. Bu durumu, Müslüman şairin Hz. Peygamber’i anlama ve anlatma gayreti ile izah etmek mümkündür. Fakat en temelde Resul-i Ekrem ile iman edenler arasındaki duygusal bağ bu durumun kilit noktasıdır.

Naat-ı şeriflerin ise Türk edebiyatı için apayrı bir yere sahip olduğunu ifade etmeliyiz. Sadece Hz. Peygamber’i anlatmaya ve onu övmeye tahsis edilen bu şiir türü, Türk edebiyatında en fazla örneği olan türdür. Şiir vadisinde kalem oynatan hemen her Müslüman şairin durduğu, durmayı bir vazife bildiği veya durmamaktan hayâ ettiği duraklardan birisidir naatlar. Bu noktada merhum Sezai Karakoç’u hatırlamak elzemdir: “Peygamber nasıl insanın ufku ise naat da şiirin ufkudur.” (Emine Yeniterzi, Divan Şiirinde Na’t, Ankara: TDV Yayınları, 1993, s. 2.) Evet, naat şiirin ufku, kemal derecesi, varacağı nihai noktadır. Nasıl ki Hz. Peygamber insanın kemal derecesi ise naat da şiirin kemal bulmuş hâlidir. Bu sebeple şairler söyleyecekleri sözün en güzelini bir naatta sunmak isterler ve pek çok şair, yazdığı naat ile bilinmiş veya naatı ile öne çıkmıştır. Fuzuli (ö.963/1556) ismini anınca halkımızın en çok Su Kasidesi’ni biliyor olması, bunun en bariz göstergesidir. Nabi (ö.1124/1712) denilince akla “Sakın terk-i edepten…” diye başlayan meşhur naat-ı şerif gelmektedir. Arif Nihat Asya deyince “Seccaden Kumlardı”, Nurullah Genç deyince “Yağmur” şiiri akla gelmektedir. Bu durum, naatın şiirde kemal derecesi olduğunu gösterdiği gibi sanatın merkezinde de Hz. Peygamber olduğunu ihtar eder.

Naat-ı şeriflerin pek çoğunda göze çarpan ortak duygu ise sevgidir. İslam şairleri, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) karşı duydukları sevgiyi, muhabbeti, özlemi, hasreti, naatların satır aralarına sırlamışlardır. Bu duyguların temelinde ise bir ayet-i kerime vardır: “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önce gelir.” (Ahzab, 33/6.) Hz. Peygamber’in de müminlere çok düşkün olduğu, vahyin bize verdiği haberlerdendir. (Tevbe, 9/128.) Bu ayeti çeşitli şekillerde kuşatan ve Müslümanlarla Hz. Peygamber arasındaki ilişkinin sınırlarını belirleyen başkaca ayetler de vardır. Bu ayetlere göre Hz. Peygamber âlemlere rahmet olarak gelmiştir (Enbiya, 21/107.); Müslümanlar onun önüne geçemez, sesini onun sesinin üzerine yükseltemez, konuşurken ona başkalarına hitap ettiği gibi hitap edemez (Hucurat, 49/1-3.); onun çağırmasını başkalarıyla bir tutamaz ve o izin vermeden yanından kalkıp gidemez (Nur, 24/62-63.); hiçbir Müslüman Hz. Peygamber’i incitemez (Ahzab, 33/53.); Hz. Musa’nın kavminin Hz. Musa’yı incittiği gibi (Ahzab, 33/69.) yahut sorguya çektiği gibi (Bakara, 2/108.) bir tavır içine giremez. Hz. Peygamber hakkında yazılan manzumelerin pek çoğu bir yönüyle bu ve benzeri ayetlere de bakmaktadır. Örneğin, “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önce gelir.” ayetinin, Yesevi hikmetlerindeki ilk tezahürü şöyledir:

Ümmet bolsan iştib canın bermes misen

Mustafa’ga canın kurban kılmas mısa  

(Hayati Bice,  Dîvân-ı Hikmet, Ankara : Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2018, s. 82.)

Yunus Emre’nin naatı ise bu ayetin Oğuz dilinde yansımasıdır:

Şol seni seven kişi komış yoluna başı

İki cihân güneşi sensün yâ Resûlallâh

Şol seni sevenlere kıl şefâ‘at anlara

Mü’min olan tenlere cânsun yâ Resûlallâh

Şol seni sevdi Sübhân oldun kamuya sultân

Cânum yolına kurbân olsun yâ Resûlallâh

(Yunus Emre, Divan, çev. Mustafa Tatçı, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990, s. 346.)

Yunus, aynı nutkunun üç beytinde Hz. Peygamber’in (s.a.s.) candan daha kıymetli olduğunu tekrarlamıştır. Âşık Yunus ise halk arasında çok bilinen meşhur naatında benzer bir duygu ile seslenmektedir:

Cânım kurbân olsun senin yoluna

Adı güzel kendi güzel Muhammed

Gel şefaat eyle kemter kuluna

Adı güzel kendi güzel Muhammed

Sen hak peygambersin şeksiz gümansız

Sana uymayanlar gider imansız

Âşık Yunus neyler dünyayı sensiz

Adı güzel kendi güzel Muhammed

(Mustafa Tatçı, Aşık Yunus, İstanbul:

H Yayınları, 2008, s. 30.)

“Adı güzel kendi güzel Muhammed” mısrası, vahyin öngördüğü peygamber sevgisinin mutlak bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir. Sezai Karakoç, salavat-ı şerifenin Türkçedeki en güzel karşılığının bu mısra olduğunu söyler. (Sezai Karakoç, Yunus Emre, İstanbul: Diriliş Yayınları, 2012, s. 53.) Canın kurban edilmesi, edebî bir metinde sıradan bir sevgi sözcüğü veya iltifat olarak düşünülmemelidir. Bu ifadeler vahye mutabık olmak kaydıyla bilinçli olarak tercih edilmişlerdir. Zira bu iki dörtlüğünde Âşık Yunus hem peygamber sevgisinden bahsediyor hem de peygambere uymayanların imansız olarak bu dünyadan göçeceklerini söylüyor. Efendimizin risaletini kabul edip etmeme durumundaki iman ile ilgili ayetler söz konusudur lakin burada daha çok üzerinde durulan, “Hiçbir kul, ben kendisine ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (kâmil manada) iman etmiş sayılmaz.” (Buhari, İman, 8 [No. 14].) hadis-i şerifidir. Hz. Peygamber sevgisi belirlenen çizgide olamayınca imani bir nakısa söz konusu olacağı bu hadiste açıkça mevcuttur. Âşık Yunus’un bahsettiği de bu ayet ve hadislerden başka bir şey değildir. Zira ona göre dünya, Hz. Peygamber (s.a.s.) olmadan anlamsız bir diyar olacaktır. “Âşık Yunus neyler dünyayı sensiz” mısrası bize bunu işaret eder. Hayat, Efendimiz ile onun varlığı ve ona duyulan muhabbet ile lezzet bulmaktadır.

Hz. Peygamber’e duyulan sevginin Anadolu’da müşahhas hâle geldiği manzumelerden birisi de Yazıcıoğlu’nun (ö.855/1451) Muhammediye adlı eseridir. Rivayete göre Yazıcıoğlu, Hz. Peygamber’e olan özlemini dile getirdiği kasideyi yazarken ettiği “âh” ile elindeki kâğıtta yanıklar oluşmuştur. Gerçekten de eserin müellif hattının 242b ve 323b yaprakları yanıktır. (Amil Çelebioğlu, Muhammediye I, Ankara: MEB Yayınları, 1996, s. 88.) Mezkûr beyit ise şöyledir:

Senin vasfın kitabın yazarken Yazıcıoğlu

Yanar canı eder ahı elinde tutuşur evrakı

(Yazıcıoğlu Mehmed, Muhammediye, çev. Amil Çelebioğlu, İstanbul: MEB Yayınları, 1996, s. 398.)

Bu rivayet ve müellif hattındaki yanıklar, eserin halk arasında iştiyakla okunmasına katkı sunmuştur diyebiliriz. Öyle ki Evliya Çelebi pek çok vilayette Muhammediye’nin ezbere bilindiğini söyler. Dokuz bin beyit civarındaki bir metnin ezberlenmesi, milletimizdeki peygamber sevgisini göstermesi bakımından manidardır.

Seyahatname’de Evliya Çelebi’nin aktardığı bir başka bilgiye göre Sultan I. Ahmed, Hz. Peygamber’in ayak izini İstanbul’a getirtmiş ve bunun bir resmini tahtaya çizdirterek levha hâline getirmiş ve bu levhanın altına da kendi yazdığı bir dörtlüğü yazarak Aziz Mahmud Hüdai’ye hediye etmiştir. Hüdai Efendi de bu levhayı dergâhının duvarına asmıştır. (Cengiz Gündoğdu, “Pâdişah-Tarîkat Şeyhi Münasebetleri Açısından Azîz Mahmud Hüdâyî ve Çağdaşı Abdülmecîd-i Sivâsî”, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu II, 2006, s. 22.) Bir Osmanlı padişahının Hz. Peygamber’e duyduğu muhabbet, saygı, özlem onun ayak izinin resmini taç gibi başında taşıma isteğinden kendisini hissettirmektedir:

Nola tâcım gibi başımda götürsem dâim

Kadem-i resmini ol Hazret-i şâh-ı Resûlün

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir

Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün

(Nihad Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi : Destanlar Devrinden Zamanımıza Kadar, Ankara : Milli Eğitim Bakanlığı, 1971, s. 652.)

Son olarak kültür, sanat ve medeniyetin fıtratında tabiatın ahengine katılmak vardır. Milletimiz de bu bilinçle oluşturduğu medeniyetinde şiirler üretmiş; tabiatın ahengi içerisinde açan gülde, öten bülbülde Hz. Peygamber’i anmış ve esen yellerle dahi Hz. Peygamber’e tazimlerini yollamıştır:

Ey bâd-ı saba uğrarsa yolun semt-i haremeyne

Tazimimi arz eyle Resul-i sakaleyne