TÖVBE

MÂSİYETTEN MAĞFİRETE



Prof. Dr. Mahmud Esad ERKAYA

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi



İnsan, kendisine lütfedilen irade sıfatıyla varlık âleminde özel bir konuma sahiptir. İradesiyle Allah’a güzel kulluk etme imkânı bulabildiği gibi nefsine hâkim olamayarak hata yapma temayülüyle de karşı karşıyadır. Ne var ki hata hiçbir zaman yolun sonu olmamış; bilakis kişinin yaşantısını sorgulayıp Rabbine yönelmesi için bir rahmet vesilesi olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda tövbe, insanın içine düştüğü manevi darlıktan kurtulup Allah’ın rızasına açılan bir kapı olmuştur. Kul, tövbe ile hatalarının ağırlığından sıyrılarak yeniden aslına dönme ve istikamet üzere bir hayat sürme imkânı bulmaktadır.

Tövbe, özü itibarıyla köklü bir dönüşü ifade etmektedir. Kişinin kötü alışkanlıklardan, faydasız uğraşlardan ve Allah’ın rızasına uymayan her türlü davranıştan pişmanlık duyarak vazgeçmesidir. Bu süreç, sadece yanlışı bırakmakla sınırlı kalmayıp salih amellere yönelerek yeni bir hayat tarzını benimsemeyi de kapsamaktadır. Tövbe; Allah’ın rızasını merkeze alan, dünyayı, ahireti kazanmak için bir fırsat gören ve iradesini O’nun yoluna teslim eden ideal bir yaşama yöneliştir. Kulun hata ve isyandan dönüşü karşısında bağışlayıcı olduğunu Rabbimiz, “Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Nisa, 4/16) ayetiyle müjdelemekte ve “Şüphesiz Allah çok tevbe edenleri sever.” (Bakara, 2/222) buyurarak bu dönüşü ödüllendirmektedir.

Tövbenin gerçek bir dönüş sayılabilmesi için öncelikle girilen yolun yanlış olduğunun idrak edilmesi gerekir. Bu farkındalık ise ancak içten bir nedamet ile mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “Tövbe pişmanlıktır.” (İbn Hanbel, Müsned, 1/423) buyurarak bu ibadetin özündeki temel unsura dikkat çekmiştir. Pişmanlık, kulun yanlış yöne saptığını fark edip yönünü yeniden Hakk’a çevirme sancısıdır. Bu ruhi huzursuzluk hâli, aslında kulun hâlâ diri bir kalbe sahip olduğunun ve Allah’ın rahmetine muhtaçlığını hissettiğinin en açık nişanesidir. Zira bazı arifler tövbeyi, kalbin gaflet uykusundan uyanması olarak da tarif etmişlerdir. Hissedilen bu derin üzüntü sadece geçmişteki gafletin üzüntüsü değil, aynı zamanda geleceği inşa edecek iradenin ilk kıvılcımıdır. Kişi, işlediği hatadan ötürü vicdanında bir sızı hissetmediği sürece tövbesi dilde kalmaya mahkûmdur. Pişmanlığın alameti gönül mahzunluğu ve gözyaşı; en önemli meyvesi ise günaha karşı duyulan nefrettir.

Tövbe sürecinde pişmanlığı takip etmesi gereken ilk ve en temel adım, günahın bütünüyle terk edilmesidir. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.s.), “Günahtan tövbe etmek, günahı terk edip bir daha ona dönmemektir.” (İbn Hanbel, Müsned, 1/446) buyurarak tövbenin sahih olabilmesi için fiilî bir kopuşun zaruri olduğuna dikkat çekmiştir. Bu vazgeçişin ehemmiyetine dair Yahya b. Muaz ise “Tövbeden sonra tekrar işlenen hata tövbeden önce işlenen yetmiş hatadan daha çirkindir.” tespitinde bulunmuş, samimiyetin muhafazasındaki hassasiyeti vurgulamıştır. Dolayısıyla günahla bağları koparmak kadar, bunu istikrarla sürdürmek ve eski hataya geri dönmeme hususunda sarsılmaz bir irade sergilemek, tövbenin kalıcılığını sağlayan asıl unsurdur.

Tövbede sebat etmenin temel dinamiği, onu ihlasla ifa etmektir. İslam geleneğinde bu samimiyetin zirvesi “nasuh tövbesi” olarak adlandırılmıştır. “Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin.” (Tahrim, 66/8) ilahi beyanı, tövbenin özündeki samimiyetin zaruretini açıkça ortaya koymaktadır. Bu bağlamda tövbe, yalnızca dile hapsolmuş bir istiğfar cümlesi değil; kalbin tasdiki ve azaların ameliyle mühürlenmesi gereken bütüncül bir eylemdir. “Şüphesiz ki bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 13/11) ayet-i kerimesi de niyetin fiilî bir inkılaba dönüşmesi gerektiğine işaret eder. Bunun içindir ki bazı ariflerin, “Yalancıların tövbesi dil ucuyla ‘Estağfirullah!’ demektir.” şeklindeki ikazları, kalpten ve amelden kopuk bir tövbenin yetersizliğini vurgulayan hikmetli bir tespittir.

Tövbe ile günahlarına sırt dönen ve bu iradesinde sebat eden müminin vazifelerinden biri de geçmişin manevi hasarlarını salih amellerle telafi etmektir. Zira tövbenin kemale ermesi, sadece bir vazgeçişle değil, aynı zamanda samimi bir ıslah süreciyle mümkündür. Bu sürecin en hassas merhalesi olan kul hakkı ihlalleri, ancak hak sahiplerinin rızasının alınması ve gönüllerinin hoş edilmesiyle neticelenebilir. Dolayısıyla helalleşmek, tövbenin tahakkuku yolunda atılacak en zaruri adımdır. Maddi ve sosyal hakların yanı sıra ihmal edilen ilahi borçların edası da bu bütünlüğün bir parçasıdır. Kaza edilen namazlar, tutulan oruçlar ve hesaplanarak yerine getirilen zekât yükümlülükleri, kulun Allah’a yönelişindeki sadakatinin fiilî göstergeleridir. Peygamber Efendimizin, “Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; bir kötülüğün arkasından hemen bir iyilik yap ki onu yok etsin.” (Tirmizi, Birr, 55) nebevi tavsiyesi, kötülüğün ancak iyiliğin kuşatıcılığıyla bertaraf edilebileceğini bildirir. “İyilikler kötülükleri giderir.” (Hud, 11/114) ayet-i kerimesi de bu hakikatin ilahi mührüdür. Netice itibarıyla yapılan hataların iyiliklerle telafi edilmesiyle tövbe hakiki manasına kavuşacak ve kulun mâsiyetten mağfirete olan hicreti tamamlanmış olacaktır.

Tövbe eden bir insanın yeniden aynı hataya düşme ihtimali daima mevcuttur. Zira mutlak manada hatasız bir kul tasavvuru, beşeriyetin doğası gereği mümkün değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz Allah başkalarını yaratır, onlar günah işler (ve tövbe eder) Allah da onları affederdi.” (Müslim, Tevbe, 9) buyurarak insan tabiatının günaha meyyal yapısı ile ilahi mağfiret arasındaki sarsılmaz bağa işaret etmiştir. Kuşkusuz bu hakikat, hataları haklı çıkaran bir gerekçe değil, aksine pişmanlığa yönelten bir idrak vesilesi olarak görülmelidir. Esas olan, mâsiyetin karanlığına düşülse dahi her zaman bir çıkış yolunun varlığına itimat etmektir. Ebu Said-i Ebu’l-Hayr’a ait olan ve Mevlana’nın dergâhıyla özdeşleşen şu meşhur davet, tövbenin bir ümit kapısı ve ilahi bir çağrı olduğunu en veciz şekilde ifade etmektedir:

Vazgeç, geri gel; ne olursan ol dön, geri gel!

Kâfir de olsan, ateşperest de olsan, putperest de olsan dön, bu hak yola gel!

Bu bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir;

Yüz defa tövbeni bozmuş olsan bile dön, yine gel!