DÜŞÜNMEMİZİN ÖNÜNDEKİ ENGEL

YAPAY ZEKÂYA

OLAN SARSILMAZ GÜVENİMİZDİR



Hüseyin HAKAN




Kralın çıplak, koca ahaliden bu durumu dillendirenin ise bir çocuk olduğu üzerindeki meşhur hikâyeyi duymuşuzdur. Bile isteye kör, sağır, dilsiz kalmanın anlatısı. Farklı versiyonları olmakla birlikte, anlatıdan çıkarılabilir derslerin sürüsüne bereket. Kimileri için lafı eğip bükmeden söylemek, kimleri için de dalkavukluktan sıyrılıp hakikatin yanında saf tutmak anlamlarına gelen hikâyeden yeni bir sonuç çıkarmak, meseleye farklı bakmak da pekâlâ mümkün. Küreselin hatırına yereli kırıp döktüğümüzün, düşünmenin haysiyetine zeval getirmemizin ve bunu da sarsılmaz bir güvenle yapıyor oluşumuzun çıplaklığını netleştirmek gerek. Zekânın yapay olanı makbul sayılmaz.

Olay açıktır. Ülkenin tekinde kendisini beğenmiş, aklından kuşku duymayan bir kral vardır ve giyimi kuşamı kendisi için her şeyin üzerindedir. Günün birinde komşu ülkenin kralı kendisini ziyaret edeceğinden bizimki dünyaya haber salar. “Daha önce eşi benzeri görülmemiş bir elbise diktirin.” deyip “Bunu başaranı zengin edeceğim.” diye ekler. Terziler gelip maharetlerini sergilemişlerse de bana mısın demeyen kral, terzileri birer ikişer azarlayıp huzurdan kovar, gençten bir terzinin iddialı sözlerine kapılır, tek şartı olan işini kimsenin sorgulamamasını da kabul eder.Tamam der, görev senin. Bir süre sonra terzihaneye gidip durumu kontrol edince önünde kumaşı, elinde iğnesi olmayan adamın harıl harıl çalıştığını görür. Öfkelenir, bunca süredir burada başıboş vakit geçiriyor sanır. Terzi de cevval tabii, kralın tabiatını çözmüş, ona onun kodlarıyla cevap verir. “Bu kumaşı” der, “sadece akıllı insanlar görebilir.” Bu laf dilden dile dolaşınca söze kananların sayısı da artar. Kimse aptal durumuna düşmek istemediğinden sözün üzerine düşünmek zahmeti yerine koşulsuz kabulü tercih eder. Tören günü hiç olmayan elbise krala giydirilir, kendisine şöyle bir bakan kral, elbiseye hayran kalır. Alımlı alımlı yürürken kalabalık da zaten hiç olmayan elbisenin dikimine, kralın üzerine tam oturmasına alkışlarla karşılık verir. Ta ki ahaliden bir çocuk öne atılana, “Kral çıplaaaaak!” diyene kadar. O saf, temiz, masum kalbiyle hakikati söyleyip gülmeye başlayınca kalabalığı da bir kahkaha tufanıdır alır. Kral da gerçeği bu vaziyette öğrenir.

Hikâye bu. Elimizde her şeyi yönlendiren, dediğim dedik olan bir otorite; bu otoriteyi elleriyle üreten, şekil veren, istemli bir körlüğü tercih eden koca bir kalabalık var. Diğer tarafta ise düşünmenin entelektüellere değil hayret edenlere mahsus bir özellik olduğunu bilen, hayret etmedikçe düşünülemeyeceğini kavrayan, dili henüz evcilleştirilmemiş bir de çocuk var. Dahası, bilgiyi tekeline aldığında kitleleri istediği kıvama getirebileceğini fark eden bir terzi var. Dönemin yapay zekâ temelli sohbet robotu.

Çıkış sorumuz şu: Düşünmenin neresindeyiz? Kod çağına hangi ara geldik? Ve ne çabuk benimsedik.

Yaşamın olağan akışı sürerken, yani nicedir yaşamak dediğimiz meziyet vizyonsuz, failsiz bir vaziyette devam ederken zekânın kudretini de yapaya evirmek fikrine kapıldık. Tamam dedik, dilersek düşünmeyi de kodların evrenselliğine terk edebiliriz. İnançlarımızı, korkuları, kaygıları, soru ve cevapları, kuşku ve merakı dâhil olmak üzere bizi biz yapan düşünce demetlerini zekânın yapay modeline teslim ettik. Çağ bizden süreci değil sonucu istediğinden ve zaten Aydınlanma’dan beridir düşünmek yerine bilmek telkin edildiğinden süreç üzerine düşünmek de anlamsız geldi. Nur topu gibi bir terzimiz oldu. Krala yoklukta boşluğu hiçliğe çevirip giydiren genç terzi neyse bize de olmayan kumaşlar dikip giydiren yapay zekâ da odur. İkisi de “Bu kumaşı sadece akıllı insanlar görebilir.” diyor, biz de kanıyoruz.

Yapay zekânın marifetleri parmak ısırtıcı. İnsan yaşamını kolaylaştıran tarafları olduğu su götürmez gerçek fakat asıl mesele, çıplaklığı şık bir kıyafet gibi sunmasının önüne geçebilmek. Yani düşünmemizin önündeki engel olan sarsılmaz güvenimizi sorgulamaya açmak. Neticede insan, kendisinden daha hızlı yürüyen bir makine olan otomobili icat etti diye yürümekten ve koşmaktan geri durmadı fakat yürümeyi ve koşmayı boş zaman aktivitesi kıvamına indirgemekten geri de durmadı. Düşünmeyi öteleyince yürümek boş zaman uğraşısı, çabucak varmak aklın icadı sanıldı. “İnsan,” diyor Hüsamettin Arslan, “kompüter kapanınca düşünmeye başlar.” Asıl korkulması gereken buydu.

Bize mahsus fikirler, ilaçlar, yaşam koçları, moda ve ikonlarla dolu yaşam biçimimizin son halkası kişiselleştirilmiş yapay zekâ modelleri. Hepimiz, görkemli bir geceye hazırlanıyoruz ve üzerimizdeki elbisenin eşi benzeri görülmemiş olması gerekiyor.Aklımızın biricikliğini, bizi nereden vuracağını iyi bilen terziye emanet ediyoruz. Bizim adımıza düşünüyor, sunuyor ve ikna ediyor. Bir şey üretmemiz gerektiğinde ona başvuruyor, bir sorunun cevabı üzerinde düşünmek yerine ilkin onun fikirlerine ihtiyaç duyuyoruz. Böyle giderse düşünmeyi aklımızdan çıkaracak, yerine kodlar ekeceğiz. Kalabalıkların arasına karışacak, kendimizi biricik zannedip üzerimizdeki çıplaklığın farkına bile varmayacağız.

Uygarlığımız açık bir krizin içerisinde. Modernlik, vadettiği parlak geleceği sunamadığını, tasarladıkları yaşamın yakınından yöresinden geçmedikleri gibi işlerin giderek berbat olduğunu fark etti. Geriye dönüş yok. Faili olmayan, öngörüsünü kaybetmiş bir vasıtada tekinsiz yolculuğumuz sürüyor. Elimizde, belleğin işleyişi ve duyguların sahiciliği dışında bir şeyi kalmayan insan nesli var. Sorunun kendisi üzerine düşünmek zorundayız. Soruları önce kendimize yönelteceğiz. Çünkü o gün krala çıplak diyen çocuğun da sanal bir oyuna saatlerini harcamadığına dair elimizde hiçbir ipucu yok.

Umut, vicdan ve hayal edebilmeyi, düşünmenin nimetleriyle örteceğiz.