HZ. PEYGAMBER’İN

FARKLI İNANÇ GRUPLARIYLA İLETİŞİMİ


Prof. Dr. Cafer ACAR

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi




Allah Resulü’nün peygamber olarak gönderildiği Hicaz coğrafyasında farklı inanç gruplarına mensup insanlar olmakla birlikte belirgin muhatap kitlesi müşrikler ve Yahudiler idi. Mekke demografisinde Kureyş müşrikleri hâkim iken Medine’de Yahudi nüfusu belirgin bir ağırlığa sahipti. Mekke şartlarında Allah Resulü, insanlara davetini duyurduğunda öncelikli olarak insanların tepkisi dört türlü olmuştu: Müslüman olanlar, çekimser kalanlar, Müslüman olmamakla birlikte Allah Resulü’ne ve müminlere kol kanat gerenler ve son olarak da daveti kabul etmediği gibi düşmanlık yapanlar. Risaletin Mekke Dönemi’nde Peygamberimiz bu grupların her kesimi ile iletişim içinde olmaya özen göstermiş ve temel kaygısı insanlara davetin ulaştırılması olmuştur. Risalet vazifesini üzerine almasıyla âdeta tüm toplumun sorumluluğunu Allah Resulü omuzlarında hissetmiş, bu sorumluluk temelinde insanlarla iletişimini inşa etmiştir. Peygamberimizin Müslüman olmayanlarla ilişkileri genel olarak ilkeler çerçevesinde gerçekleşmiştir. İyi insanlık örneği sergileyenlere davet yapılmış, Müslüman olmaları için büyük bir heves ve irade ortaya konulmuş ancak kabul edilmediyse de ilişkiler sonlandırılmamıştır. Çirkinliklere mesafe konulmuş, devletleşme sonrası Müslüman toplumun yararlarının muhafazası için düşmanlık gösterenlere karşı tedbirler alınmıştır.

Mekke Dönemi boyunca Peygamberimizin Müslüman olmayanlar bağlamında muhatabı öncelikli olarak Kureyş müşrikleriydi. Allah Resulü onlarla yüksek bir iletişim içinde olmayı ister, hatta büyük bir çaba gösterirdi. Hikmet, güzel ahlak, sıdk ve iffete dayalı karakteri ve ahlakıyla insanlara muamele ederdi. Verilen tepkilerin mahiyetine bakmaksızın sabır ve af ile müşriklerin gönül dünyasına ulaşmaya çalışırdı. Mekke Dönemi boyunca Allah Resulü’nün Mekke müşrikleri ile ilişkileri daha ziyade bir peygamberin insani ilişkileri zemininde inşa edilmiş ve gelişmişti. Davete mukabil onların taşkın ve bazen de haddi aşan davranışları karşısında sabır ve bağışlama tavsiye edilmişti. (Taha, 20/130; Sad, 38/17; Kaf, 50/39) Müminlerin izzet-i nefislerini ve inançlarını istihfaf etmeye dönük tavırlarda ise en azından başka bir konu oluşuncaya kadar o meclislerde oturmama (Enam, 6/68) ya da böylesi davranışların sona ermesi için mesafeli ve dengeli bir iletişim önerilmiştir. (Enam, 6/68; Araf, 7/199) Mekke Dönemi’nde Müslümanlar, hem davetin bir gereği hem de aynı toplumda iç içe yakın akrabalıkların da olduğu bir ortamda olduğundan mümkün mertebe yoğun bir iletişime ihtiyaç duymuşlardır. Kırılan ilişkilerin tekrar tamir edilmesine, yapılan haksız muameleler umursanmadan tekrar tekrar iletişim çabasına şahit olunmaktadır. Allah Resulü, açık, dürüst ve kendi adına maddi hiçbir menfaat talep etmeyen bir tercih ile müşrikler karşısında var olmuştur. Kendisine İslam’ı tebliğden vazgeçmesi için yapılan maddi teklifleri reddetmiştir. (İbn Hişam, Sîre, 1/266-267) Allah Resulü, müşriklerin inançlarını reddederken sözünde itidal ve kabalıktan uzak bir üsluba sahipti. Müşrikler dâhil olmak üzere herkes, hatta kendisine en ağır muameleyi reva gören Taifliler için bile hidayet dilemeyi tercih etmiştir. (Vakıdi, Megazi, 3/937) Nitekim bu iletişim usulü kısa bir vadede semeresini vermiş ve Allah Resulü’ne olan desteğin de artmasına vesile olmuştur.

Mekke Dönemi’nde Müslümanlar davetin başlamasıyla birlikte yeni bir sosyal yapı olma yolunda henüz bütünüyle süreci tamamlamamışlardı. Bu süre içinde Müslümanların müşriklere göre iletişim içinde olma ihtiyacı daha fazla idi. Hem davet sorumluluğu hem de Mekke’de yaşama gibi nedenlerle Habeşistan hicretine kadar Allah Resulü, müşriklerin taşkınlıklarına tahammül göstermiş ve muhataplarının hidayetini öncelikli konumda tutmuştur. Buna binaen Yasir ailesi gibi en ağır işkencelere maruz kalanlara sabır ve ahiret mükâfatı hatırlatılmıştır. Habeşistan hicreti Müslümanların müstakil sosyal bir yapı kazanmasının sembolü olarak görülebilir. Bu yeni sosyal yapının öncüsü Allah Resulü’dür. Onun önerisi ile mevcut şartlar altında zor durumdaki Müslümanlar, İslam tarihinin ilk hicretini gerçekleştirmişlerdir. Bu hicrete karar verirken Allah Resulü’nün Necaşi ile ilgili tanımlaması calib-i dikkattir. Güvenilir, adil bir hükümdar tanımlaması ile müminler oraya yönlendirilmiştir. (İbn İshak, 281) Allah Resulü, Necaşi’yi her zaman hayırla yâd etmiştir. (İbn İshak, 290; İbn Hişam I, 365; İbn Sa’d, 2/23; 4/10) Necaşi daha sonra Müslüman olmuştur. Vefat haberini aldığında Resulullah onun gıyabında cenaze namazını kıldırmıştır.

Bu süreç sonrasında Allah Resulü’nün müşriklerle ilişkileri risaletin başlangıcında olduğu gibi devam ettirilmeye çalışılmıştır. Peygamberimiz, Mekke Dönemi boyunca bazı müşriklerden iyilik görmüş ve kendisi de bu iyilikleri bir vefa örneği olarak gerektiğinde dile getirmiştir. Mekke Dönemi, Peygamberimizin büyük çoğunluğu ile Mekkeli müşriklerden eziyet görürken bazılarından da iyilik gördüğü bir dönem olmuştur. Bunun en iyi örneklerinden biri Ebu Talib’tir. Onun, Peygamberimize olan himayesi maruftur. (İbn İshak, 207, Krş. 331; İbn Sa’d, I, 188; Vakidî, II, 828) Utbe b. Ebi Rebia da bir müddet Allah Resulü ile iyi geçinmeye gayret etmiş, sonrasında bundan vazgeçmiştir. (İbn İshak, 2; Adnan Demircan, “Utbe b. Ebî Rebia”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul: 2012, 42, 236) Hz. Peygamber’in bir diğer amcası Abbas da hayli geç Müslümanlığa geçmiş ve Allah Resulü ile çok olumlu ilişkiler içinde olmuş, müminlere de büyük yararlar sağlamıştı. (İbn Hişam, II, 63) Mekke Dönemi’nde müminlere karşı bir baskı aracı olarak kullanılmak istenen boykot sürecinde de bazı müşriklerin boykotu boşa çıkarıp müminlere reva görülen durumu sonlandırma çabalarına şahit olmak mümkündür. (İbn İshak, 207) Allah Resulü’nün Taif’te Utbe ve Şeybe kardeşlerin bağına sığınması (İbn Hişam, I, 421; Vakidî, I, 22-23), dönüşünde Mutim b. Adiy’in himayesinden yararlanması, Hz. Ebubekir’in kısa bir süreliğine de olsa İbnü’d-Düğünne’nin emanına girmesi (İbn İshak, 326; İbn Hişam, I, 419-421), Hz. Peygamber ve onun en yakınındaki müminlerin Mekke Dönemi’ndeki iletişimlerinin mahiyetine dair fikir verebilecek örneklerdir. Medine hicreti için Abdullah b. Uraykıt isimli bir müşrikten yararlanması (İbn Hişam, I, 488) ise güven ve sadakatin olduğu ortamlarda Allah Resulü ve müminlerin de mukabil bir tavır içinde olduklarını göstermektedir.

Allah Resulü, Mekke Dönemi’nde insanlarla hikmet ve içtenlikle bir iletişim zemini oluşturmuş ve bu üslubunu hiç değiştirmemiştir. Bu vesile ile günbegün müminlerin sayısı artmış ve insanın insana kulluğuna son veren tevhid mücadelesi güçlenerek yoluna devam etmiştir.

Medine Dönemi’nde Allah Resulü’nün Müslüman olmayanlarla ilişkileri, insani bireysel iletişimden riyaset vazifesine binaen siyasi, diplomatik mahiyetler de kazanmış ve çoklu parametrelerle yürütülmek durumunun ortaya çıktığı bir hüviyete bürünmüştür. Bu dönemde Allah Resulü’nün Müslüman olmayanlarla ilişkileri, riyaset vasfının belirleyici olduğu bir zeminde gelişmiştir. Müslüman olmayanlarla iletişim açısından Medine Dönemi’nin en belirgin hadisesi, siyer kaynaklarımızda ‘muahede’ olarak tanımlanan ve Medine site yönetiminin tarafları arasında yapılan sözleşmedir. (İbn Hişam, I, 501; İbn Sa’d, I, 238) Bu durum, Allah Resulü’nün Müslüman olmayanlarla iletişimdeki temel paradigmasını yansıtması açısından fevkalade önemli bir örnektir.

Allah Resulü’nün gözünden insanlar, davranışlarına ve yaklaşımlarına göre muamele görmelidir. Medine gibi bir toplumda var olan Yahudiler içinde, Peygamberimizin “Yahudilerin hayırlısıdır.” övgüsüne mazhar olan Muhayrik adında biri vardır. (İbn Hişam, II, 88) Muhayrik, Uhud’da İslam’a girmiş, Müslümanların safında savaşmış ve öldürülmüştür. Allah Resulü’nün güvendiği kimi müşriklerin de olduğunu biz kaynaklarımızda görmekteyiz. Huzaa kabilesi bu yönüyle ilginç bir örnektir. İbn Hişam, bu kabile için, “Müslümanı ve müşriğiyle Allah Resulü’ne samimi bağlılık içindeydiler.” ifadesini kullanmıştır. (İbn Hişam, II. 102,312; Buhari, Şurût, 15; Ahmed b. Hanbel, 4/329; krş. Ahmet Önkal, “Huzaa”, TDV İslam Ansiklopedisi, XVIII, 431-433) Bu hadislerden hareketle Allah Resulü, Müslüman olmayanlardan güvendikleriyle stratejik ilişkilere girebilmiştir demek mümkündür.

Peygamberimizin Müslüman olmayanlarla iletişimi, insani ve sosyal siyasi yönleri itibarıyla vefa, insanlık ve dürüstlük üzerine inşa edilmiştir. Bu hususa dair örnekleri harp şartlarında da görmek mümkündür. Hicret sonrası süreçte Mekkeli müşriklerle çatışmanın eşiğine gelindiği bir sırada, Bedir Gazvesi öncesinde müminlere hitap ederken Mekkeli müşrikler arasında savaşa zorla çıkarıldığını ifade ettiği bazı gençlere savaş sırasında denk gelinmesi durumunda öldürülmemesini istemiştir. (İbn Hişam, I, 628-631; İbn Sa’d, II, 23, IV, 10)

Peygamberimiz, müminlere karşı ihanet içinde olmayan, savaşmak üzere herhangi bir organizasyonun içinde yer almayanlara karşı yüksek bir şefkat ve merhamet sergilemiştir. Bunun neticesinde ise bütün bir coğrafya özellikle hicret sonrası süreçte İslamlaşmaya başlamıştır. Bunda Peygamberimizin insana yaklaşımı ve bakışının büyük bir payı olsa gerektir. Allah Resulü, fetih günü haklarında işledikleri savaş suçları nedeniyle ölüm cezası verilen kimi müşrikleri Müslüman olup tevbe etmeleri akabinde bağışlamış ve İslam toplumuna kazandırmıştır. Abdullah b. Sad b. Ebi Serh, İkrime b. Ebi Cehil, Safvan b. Ümeyye bu şahsiyetlerdendir. Süt kardeşi olduğunu sonradan öğrendiği Şeyma da Allah Resulü’nün bağışlayıcı ve merhamet timsali yaklaşımı sayesinde İslam ile müşerref olmuştur. (İbn Hişam, II, 458; Vakidî, III, 147; krş. Levent Öztürk, “Şeyma”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2010,39, 98-99) Müminlerin büyük bir tehditle karşı karşıya kaldığı Kureyza Yahudilerinin ihaneti sürecinde savaşçı erkeklerin öldürülmesi emrinden masum olduğu tespit edilen bazı isimleri istisna tutmuştur. Asr-ı saadette genellemeci ve kategorik uygulamalardan uzak durulduğu gözlenmektedir.

Allah Resulü’nün bu kabil ilişkilerde sınırlarının ve ilkelerinin olduğu da ifade edilmelidir. Saygının kaybolduğu, hukuk ihlalinin ve ihanetin görüldüğü durumlarda taviz vermediği de siyer kaynaklarından anlaşılmaktadır. İnsani ilişkilerin sınırlandığı, dostlukların kesilip atıldığı hassas çizgiler tespit edilebilmektedir. Kur’an’ın ifadesiyle Allah ve Resulü’ne düşmanlık edip alenen savaş ilan edenlere karşı müminlerin herhangi bir şekilde gevşeklik göstermeleri hoş görülmemiştir. Allah Resulü de buna müsaade etmemiştir. İslam ve Müslümanlarla istihza eden, onlara düşmanca davranışlar sergileyen, düşmanla işbirliği yapanlar, Allah Resulü’nün merhamet ve şefkatini hak etmedikleri gibi hukuken harp hâli olması nedeniyle ilişkilerin kesinlikle kesildiği kırmızı çizgiler olarak görülmektedir. Yahudi kabilelerinin ahde vefa göstermemeleri nedeniyle Medine’de Müslümanlarla birlikte yaşama haklarını kaybetmeleri, böyle bir prensibin gereğidir. Ka’b b. Eşref ile Medine şehrinde yaşayan müşriklerin öldürülmeleri de savaş şartlarında Mekkeli müşriklerle yaptıkları ittifak nedeniyledir. Yani ihanetleri nedeniyledir. Allah Resulü, Müslümanların iyi niyetini suistimal edebilecek durumların oluşmasına müsaade etmemiştir. Ebu Azze örneği bu yönüyle önemlidir. Allah Resulü’nün merhametini suistimal edip ikinci defa Müslümanlarla savaşmak üzere geldiğinde esir alınınca cezası verilmiştir. 

Hâsılı, Allah Resulü’nün Müslüman olmayan toplum kesimleri ile iletişimi sağlama, iyi muamele, sadakat ve dürüstlük ilkesi çerçevesinde ilişkiler geliştirdiği görülmektedir. Borç alıp vermek (İbn Hişam, II, 62-65), zor zamanda insanlara yardım etmek hep onun ahlaki davranış özelliklerini yansıtmaktadır. Peygamberimiz, Müslüman olmayan ancak insan olarak dürüst ve iyi davranış ortaya koyanların yardım ve desteğini Mekke Dönemi’nde çok görmüştür. Medine Dönemi’nde de özellikle siyasi işbirliği sahasında Huzaa gibi bazı kabilelerdeki Müslüman olmayanların sadakatine şahitlik etmiştir. Onlara aynıyla muamele edip onların haklarını bu davranışlarına bir vefa olarak korumuştur. Mekke’nin fethine giden süreç böyle bir hadiseden kaynaklanmıştı.