SESSİZLİK, BOŞLUK VE YAVAŞLIKTA DERİNLEŞEN RUH


Betül KARAPINAR

Psikolog


Hepimizin diline pelesenk olmuş bir hâldir yoğun yaşam ve ona duyulan sitem. Koşturarak yaşamak, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışmak ve her anımızı “verimli” geçirmek son yıllarda bir yaşam biçimine dönüşmüş durumda. Durursak düşecekmişiz, görünmez bir yarışta geri kalacakmışız gibi bir hâl içindeyiz. Sosyal medyada amaçsızca vakit öldürmek, kendimizle yalnız kalmamak ve yüzleşmemek için bulduğumuz bahanelerden biri hâline geldi.

“Boş kalmak” yalnızca zaman kaybı değil aynı zamanda duygusal düzeyde de rahatsız edici bir alan olarak algılanıyor çoğunlukla. Boş kaldıkça bir şeyler izlemek, dinlemek ya da içerik üretmek zorundaymışız gibi hissediyoruz. Koşturmanın yanı sıra bu nefes nefese hâlimizi görünür kılmak, bir anlamda ispatlamak da gerekiyor üstelik. Bunun zemini de elbette sosyal medya sayfaları. Yaşanan anın paylaşılmaması o anı görünmez kılıyorsa o anı ne kadar tadını çıkararak yaşayabiliriz peki? Yaptıklarımız ve yaşadıklarımız paylaşıldığı hâlde beğeni almadığında değersiz mi olur? Dışarıdan gelecek onay mı değerli hissettirmeli bizi? Var olmak, görünür olmak ve onay almak ruh dünyamıza ne kadar katkı sunar?

Tüm bu soruları anlamanın yolu, belirli zamanlarda durmak, sessizleşmek ve bir anlamda  uyarıcılara detoks uygulamak olmalı. Araştırmalara göre ekran detoksu uygulanan gruplarda iki hafta sonunda uyku kalitesinde %25 artış, stres düzeyinde %20 azalış ve günlük mutluluk oranlarında belirgin bir yükseliş gözlemlenmiş durumda. Bunun yanında, zihinsel durgunluk anlarında en verimli fikirlerin ortaya çıktığı da hepimizce bilinen bir gerçek. Boş kalmamak için uğraştığımız, hatta kendimizle kaldığımızda korktuğumuz zamanlar aslında fikirlerin, duyguların, sezgilerin ortaya çıktığı içsel gücümüzdür. Bunu başarabilirsek ve yavaşlayabilirsek düşüncemize zaman tanımış oluruz.

İnsan ruhunun, tıpkı tabiatta olduğu gibi mevsimleri, fırtınaları, dinginlikleri, gelgitleri mevcuttur. Belki de denizlerin çekilmesi gibi hayatımızın da sessizlik ve boşlukları olmalı ki hızlı yaşamın bizden esirgediği, bizi kendimize yaklaştıran o sessizlik anlarında içimize dönmemiz, kendimizle yüzleşebilmemiz daha kolay olsun.

Günümüzde bu sessiz olma, sessiz kalma hâli gittikçe popülerlik kazanmaya; iş ve sosyal hayatta kendini farklı şekillerde ve isimlerde göstermeye başlamış durumda:

• Sessiz Direniş: Aktif sessizliğin bir nevi protesto biçimi olarak kullanımı.

• Stratejik Sessizlik: Sınırları korumak ve etki oluşturmak için bilinçli olarak sessiz kalınması.

• Duygusal Detoks: Sessizlikle zihinsel ve duygusal arınma süreci.

• Dijital Sessizlik: Sosyal medyada aktif olmayarak dijital dünyadan bilinçli geri çekilme.

• Yavaş Yaşam: Boş zamanın kıymetini bilerek hızlı tüketim kültürüne karşı bir yaşam biçimi geliştirme.

• Verimli Boşluk: İçsel keşif için gerekli bir alan açma.

• Zihinsel Aralık: Sürekli bilgi akışının dışında kalarak bireyin düşünsel derinliğini artırma.

• Boşlukla Barışmak: Psikoterapi ve farkındalık alanlarında boşlukla yüzleşmek ve onu kabul etme pratiği.

Tüm bu popüler uygulamalar bize sessizliği önerse de boşlukta kalabilmek, sessizlik içinde öylece durabilmek, hiçbir şey yapmadan var olmaya çalışmak çok da kolay değildir. Nitekim boşlukta ve sessizlikte yüzleşilmesi gereken duygular da sıraya girer: kaygı, sıkıntı, yalnızlık, değersizlik, hatta bazen anlamsızlık hissi de saklandığı yerden çıkıverir. Zor olsa da duygularımızın okuryazarlığına, farkındalığına ihtiyacımız var. Dönüşüm ve gelişim, bu hisleri bastırmadan, kaçmadan, yeniden tanışarak başlayacaktır muhakkak.

Kemal Sayar, Yavaşla kitabında, “O kadar hızlı gidiyoruz ki ruhlarımız arkada kalıyor.” diyerek Afrika atasözünden mülhem, modern insanın hızla tüketilen bir dünyada ruhunu geride bıraktığını vurgular. Hatta bu hızın ruhsal bütünlüğümüzü parçaladığını, benliğimizden uzaklaştırdığını anlatır. Ona göre yavaşlamak bir nevi “manevi uyanış”tır.

Bu manevi uyanışın birinci basamağı, sessizliğin manevi dünyadaki karşılığı olan tefekkür olsa gerektir. Tefekkür, insanın kendini, çevresini ve dünyayı anlamlandırma çabası olduğuna göre zihinsel boşluk, tefekkür için alan açar ve bir anlamda ruhun dağınıklığını toplamasına yardımcı olur.

Tefekkürün salık verdiği durmak, düşünmek, sessizlik, dinginlik ve derinleşme hâlinin aynısı olmasa da günümüz modern dünyasındaki “dijital minimalizm” teknolojiyle olan ilişkimizin sadeleştirilmesi gerekliliğini ortaya koyar. Amerikalı yazar Cal Newport’un da dediği gibi “Teknolojiyi değerlerimizi destekleyecek şekilde kullanmak ve geri kalanını hayatımızdan çıkarmak.” Yani kısaca, “Daha az ekran, daha çok yaşam.” Bu yaklaşıma kulak vermek, sürekli dijital dünyayla bağlantıda olmanın getirdiği dikkat dağınıklığı, bilgi kirliliği ve zihinsel yorgunluğa karşı etkili bir yöntem gibi görünüyor.

Yavaş yaşam, hızdan ve yüzeysellikten derinliğe; anı yaşamaya, sadeliğe ve dolayısıyla zihinsel yükü hafifletmeye yardım eder. Rutinlerimizi -mesela kahvaltımızı, yürüyüşümüzü, okuma saatlerimizi- aceleye getirmeden yapmak, hızlı iletişim çabası yerine derin bağlar kurmak, ruhsal ihtiyaçlarımız için daha doyurucudur.

Sonuç olarak dijital sessizlik, teknolojiden tamamen kopmak yerine onunla olan ilişkimizi bilinçli ve sınırlı hâle getirmek, ihtiyaç duyulan alanlarda kullanmak, süreyi kontrol altında tutmak ve gün içinde dijital uyarıcılardan arınmış sessiz zamanlar oluşturmak hâlâ bizim elimizde.