HER İSTEDİĞİMİZİ YAPABİLMEK ÖZGÜRLÜK MÜ?
Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT
Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Özgürlük, geçmiştekilerin olduğu gibi günümüz insanının da en güçlü ve karmaşık arayışlarından biridir. “Özgür müyüz?” sorusu, insanlığın ilk varoluşundan günümüze kadar her çağda yankılanan bir sestir. Zihinlerimizde yer eden, “Her istediğini yapabilme” düşüncesi, insan için o kadar büyülü bir tahayyüldür ki bunun gerçeklikle ne kadar örtüştüğüne bakmaksızın bu pembemsi masalın peşine takılıveririz. Engel tanımayan bir irade, “hayır” sözcüğünü duymadığımız bir dünya, bütün hayallerimizin kesintisiz gerçekleştiği bir rüya... Dolayısıyla çoğumuz için özgürlük, her türlü bağdan kopuk, her şeyin sınırsızca mümkün olduğu bir varoluş hâlidir. Ancak bu hâl, pek çoğunun hayalini süslese de gerçekte insan için tehlikeli bir ütopya olmanın ötesine geçmez.
İnsanın bu sınırsızlık arzusu, kaçınılmaz olarak varoluşumuzun sert duvarlarına çarparak hayatın gerçekliğine geri döner. Varoluşumuz, bizi doğduğumuz andan itibaren kaçınılmaz sınırlarla yüzleştirir ve paradoksal bir şekilde bu sınırlar, hayatın temel taşlarıdır. Örneğin yer çekimi, bizi yeryüzüne bağlar; ancak biz o yer çekimi sayesinde yürüyebilir, binalar yapabilir ve içinde yaşayacağımız güvenli evler inşa ederiz. Diğer taraftan aşılamaz fiziki, biyolojik sınırlarımız vardır; ne kadar özgür olursak olalım, hastalanmamızı, hücrelerimizin yaşlanmasını ve nihayetinde ölümlülüğümüzü irademizle değiştiremeyiz. Bu sınırlar, insana acizliğini hatırlatırken aynı zamanda ona yaşamın kıymetini de öğretir.
Yaşadığımız evrende yalnız da değiliz; başka insanların varlığı da bize kalın çizgilerle sınırlar çizer. Birinin özgürlüğünün başladığı yerde diğerininki bitmek zorundadır. Bu sınırlar olmasaydı toplum bir medeniyet sahnesi olmaktan çıkar; güçlü olanın zayıfı ezdiği, hak ve adaletin anlamını yitirdiği, orman kanunlarının geçerli olduğu vahşi bir kaos ortamına dönüşürdü. Dolayısıyla mutlak ve sınırsız bir özgürlükten bahsetmek insanın toplumsal, etik ve biyolojik gerçekliğini inkâr etmeye eş değerdir. Özgürlüğümüzün bir sınırının olması, başkalarının özgürlüğünü ve dolayısıyla kendi güvenliğimizi teminat altına almak için kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Sınırsız özgürlük düşüncesi, aslında bir özgürlük değil tam anlamıyla bir kaostur. Her bireyin kendi arzusunu sınırsızca gerçekleştirdiği bir dünya, yaşanılabilir olmaktan uzaktır. Zira sınırsızlık, özü gereği bir düzeni, bir formu ve bir anlamı reddeder. Kuralın, ilkenin, düzenin olmadığı bir yerde güven ve huzura yer yoktur. Böyle bir toplumda ne sanat yeşerir ne de bilim ilerler. Sınırsız özgürlüğün, bireyi nihai mutluluğa ulaştıracağını sansak da durum, bunun tam tersidir. Hiçbir kuralın veya yol haritasının bulunmadığı, sınırsız seçeneklerin önümüze serildiği bir durumda, insanın hangi yöne gideceğini ve neyi seçeceğini belirleyen hiçbir ölçüt kalmamışsa, atılan hiçbir adımın değeri yoktur. Bu durum, özgürleştirici değil felç edicidir. İrade iflas eder, insan derin bir kaygıya, bunalıma sürüklenir. Birey, anlamlı işler yapabilmek için referans noktalarına ve sınırlara ihtiyaç duyar. Sınırsızlık bir noktadan sonra eylemsizlik ve anlamsızlığa dönüşür. Bu ise sonsuz ihtimaller okyanusunda rotasız, pusulasız ve dümensiz kalmak demektir ki bu, özgürlükten ziyade bir tutsaklıktır.
Görüldüğü gibi insan için sınırsız özgürlük yani “her istediğini yapabilme”, gerçekçi olmadığı gibi istenilir de değildir. Her yönüyle sınırlı -ömrü, gücü, bilgisi kısıtlı- olan bir varlığın, sınırsız bir iradeye sahip olması ontolojik olarak da mantıklı değildir. O hâlde insana düşen, kendi sınırlarının ve potansiyelinin farkına varması, ayaklarını yere sağlam basarak yürüyebilmesidir. Gerçek ve anlamlı özgürlük; “her şeyi yapabilmek” değil sınırlarının farkına vararak bize verilen imkânlar, yetenekler içinde irademizle bizim için en doğru seçimi yapabilmektir.
Bu seçim, gerçek bir varoluşsal hamledir; kim olduğumuzu ve sorumluluklarımızın sınırlarını belirler. Bizler, verili imkânlar içinde attığımız adımlarla, verdiğimiz kararlarla kimliğimizi ve kişiliğimizi inşa ederiz. Sorumluluğumuzun sınırlarını belirleyen, o ucu bucağı olmayan sınırsız özgür olma isteğimiz değil temel insani seçimlerimizi yapabildiğimiz sınırlı ama etkili olan cüzi irademizdir. Elbette ki biz, evrenin tamamını, gezegenlerin hareketini veya başımıza gelecek her musibeti kontrol edemeyiz. Ancak, maruz kaldığımız olaylar karşısında vereceğimiz tepkilerle, yaptığımız küçük seçimlerle duruşumuzu tayin ederiz. Olaylara “evet” veya “hayır” deme gücümüz, eylemlerimiz üzerindeki o küçük ama hayati kontrol mekanizmamız, bizi ahlaki birer özne yapar. İrademizin sınırı, evreni değiştirmeye yetmeyebilir ama kendimizi inşa etmeye yeter. Bu yeryüzü denizinde rüzgârları dindirmek ve dalgaları yok etmek elimizde olmayabilir ancak yelkenlerimizi bu rüzgâra göre en doğru açıyla ayarlayabilmek bizim elimizdedir.
Hayat şartları bazen kolay bazen zor olabilir. Ancak hayatı anlamlı kılan şey, şartların mükemmelliği değil bireyin bu şartlar içinde nasıl bir karakter sergilediğidir. Gerçek özgürlük, ütopik hayallerle cebelleşmek yerine verili şartlar içinde yol alabilme sanatıdır. Engellerin olmadığı ve her şeyin istediğimiz gibi olduğu, hiçbir dirençle karşılaşmadığımız bir dünyada, iradenin, çabanın, sabrın ve cesaretin ne anlamı kalırdı? Doğru kararlar vermemizin, erdemli oluşumuzun ne değeri olurdu? Bizi harekete geçiren, irademizi anlamlı kılan, potansiyelimizi ortaya çıkaran şey, tam da varlığını bazen istemediğimiz o sınırlarımızdır. Sınırlarımız, özgürlüğümüzün düşmanı değil tam aksine var olma sebebidir. Sınırlar, ressamın tuvali gibidir; boyalar ancak o çerçevenin içinde, o sınırlı alanda bir araya geldiğinde bir sanat eseri ortaya çıkabilir.
Dış şartları, doğduğumuz coğrafyayı, genetik mirasımızı ve başımıza gelen beklenmedik musibetleri her zaman değiştiremeyiz. Ancak sınırlı irademizle, hayat gemisinin dümeni hâlâ bizim elimizdedir. Ustalık ise fırtınadan kaçmak veya rüzgârın tamamen durmasını beklemek değil o sert rüzgârları ve zorlukları arkamıza alıp kendi rotamızı çizebilmektir. İnsan, sınırlarını inkâr ettiği ölçüde tutsak, sınırlarını tanıyıp onları birer basamak olarak kullandığı ölçüde özgürdür. Gerçek hürriyet, “her şeyi yapabilme gücü”nde değil, “neyi yapmaması gerektiğini bilme” ve “yapılması gerekli olanı seçme” bilgeliğinde gizlidir.