MÜSLÜMAN GİTTİĞİ YERDE İZ BIRAKIR KİR BIRAKMAZ
Dr. Halil KILIÇ
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
اَلطُّهُورُ شَطْرُ الإيمَانِ
“Temizlik imanın yarısıdır.”
(Müslim, Taharet, 1)
İslami literatürde temizlik, “taharet” kavramıyla ifade edilir ve genellikle hadis ile fıkıh kitaplarında inanç bahislerinin hemen ardından ele alınan ilk konulardan biridir. Bunun nedeni, müminin önce kalbini şirk, nifak ve küfür gibi manevi kirlerden arındırması, ardından da beden, elbise ve mekân temizliği gibi maddi nezafete riayet etmesidir. Nitekim namaz gibi en önemli ibadetlerden birinin sahih olabilmesi için yalnızca beden ve kıyafetin değil namaz kılınacak yerin dahi temiz olması şart koşulmuştur. Dolayısıyla temizlik; iman, ibadet ve ahlak bütünlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır.
Her ne kadar kalbin nifaktan, dilin yalandan ve amellerin riyadan temizlenmesi önem taşısa da İslam’da bedenin, elbisenin ve ibadet edilen mekânın temiz tutulması asla ihmal edilemeyecek bir yükümlülüktür. Hz. Peygamber’in (s.a.s.), “Temizlik imanın yarısıdır.” buyruğu da temizliğin dinî hayatın merkezindeki yerini göstermekte, Müslümanın hem ibadetinde hem de günlük hayatında temizliğe özen göstermesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu anlayış, Müslümanın bulunduğu her ortamda düzeni, nezafeti ve temizliği gözetmesini bir sorumluluk hâline getirir.
İnsanın tabiatında temiz olana yönelme, kirden uzak durma şeklinde fıtri bir eğilim vardır; bu yüzden hem maddi hem manevi kir, insanın tabiatına ters düşer. Nasıl ki inançsızlık ve ahlaki yozlaşma bozulmamış vicdanlara ağır geliyorsa içinde yaşadığı ortamın pis ve düzensiz olması da akl-ı selim sahibi insanlarca kabul edilebilir değildir. Nitekim kültürümüzü ve değer dünyamızı yansıtan atasözlerinde de bu durum açıkça görülmekte; “Aslan yattığı yerden belli olur.” sözü ile temizliğin insanın kişiliğini ve karakterini yansıtan bir ölçü olduğu vurgulanmaktadır. Bu bakımdan İslam’ın temizlik vurgusu, aslında insanı kendi
özüne çağıran; onu kirleten ve fıtratından uzaklaştıran her türlü unsura karşı koruyan hikmetli bir davettir.
İslam’a göre temizlik, kişinin sadece kendi bakımına indirgenemez; yaşadığı ortamı, kullandığı alanları ve günlük davranışlarını da kapsar. Çevreyi temiz tutmak da bu anlayışın vazgeçilmez bir parçasıdır. Kimi zaman kamuya açık alanlarda rastladığımız çöpler, kaldırımlara bırakılan atıklar ve ortak kullanım alanlarının bilinçsizce kirletilmesi sadece çevreye verilen bir zarar değildir; hem kul hakkı hem de kamu hakkı ihlalidir. Çünkü bu tür davranışlar, insanların ortak kullanımına ayrılmış alanları kirletir, başkalarına zarar verebilecek bir ortam oluşturur ve toplumun ortak hakkını ihlal eder. Bu çerçevede Hz. Peygamber’in (s.a.s.), “Allah güzeldir, güzel olanı sever; temizdir, temizliği sever.” (Tirmizi, Edeb, 41) buyruğu temizliğin Allah katındaki değerini hatırlatırken “Yoldan eziyet verici şeyi kaldırmak sadakadır.” (Buhari, Cihad, 128) hadisi de çevreyi korumanın ve topluma zarar verecek unsurları ortadan kaldırmanın ibadet bilinciyle yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk olduğunu göstermektedir.
Müslümanın temizlik anlayışı tam da bu noktada bir kimlik meselesi hâline gelir. Müslüman, gittiği her yere güzellik taşır; ardında ferahlık, düzen, nezafet ve hayır bırakır. “Müslüman gittiği yerde iz bırakır, kir bırakmaz.” sözü, bu anlayışın en veciz ifadesidir. Müslümanın bıraktığı iz; kullandığı alanı temiz bırakması, çevresini kirletmemesi, gördüğü bir çöpü kaldırması, su kaynaklarını ve ortak alanları titizlikle koruması gibi davranışlarda kendini gösterir. Onun izi temizlik, düzen ve nezafettir; ardında dağınıklık, kirlilik ve rahatsızlık bırakmak ise İslam ahlakıyla bağdaşmaz.
Bizler, tarihte temizlik konusunda dünyaya örnek olmuş bir medeniyetin mirasçılarıyız; bu mirasa rağmen yerlere tükürmek, gıda ambalajlarını ya da çekirdek kabuklarını gelişigüzel atmak, atıkları akarsu, göl ve denizlere karıştırmak gibi davranışların hâlâ yaygın olması düşündürücüdür. Bu tür alışkanlıklar yalnızca çevreyi kirletmez; insanların sağlığını tehdit eder, pek çok canlıya zarar verir ve ortak yaşam alanlarını kullanılamaz hâle getirir. Nitekim zaman zaman herkesin kullanımına açık parklarda, oturma alanlarında veya dinlenme mekânlarında karşılaştığımız kir ve dağınıklık, bu olumsuz tablonun en görünür örneklerindendir. Bu sahneler, temizliğe verdiğimiz önemden ve ait olduğumuz medeniyetin değerlerinden ne kadar uzaklaştığımızı gösteren üzücü örneklerdir.
Elbette bu manzaranın değişmesi, yalnızca eleştirmekle değil doğru bir bilinç oluşturmakla mümkündür. Nitekim okullar, camiler, aile ortamları ve sosyal medya platformları, temizliğin sadece bir öğüt değil bir yaşam biçimi olduğunu gösterecek güçlü alanlardır. Bilinmelidir ki çocuklar, büyüklerinden temizlik bilinci görmedikçe kirletmenin doğal, temizlemenin ekstra bir çaba olduğu yanılgısına kapılırlar. Hâlbuki İslam bulunduğu yeri kirletmemeyi ve temiz bırakmayı öğütler. Dolayısıyla bir mekânı temiz bulmak değil temiz bırakmak Müslümanın sorumluluğudur.
Sonuç olarak temizlik, Müslümanın hayatında ertelenebilecek bir ayrıntı değil; inancının ve sorumluluk bilincinin doğal bir gereğidir. Bu anlayış, kişiyi hem ibadetlerinde hem de günlük hayatında daha dikkatli olmaya yöneltir. Bugün şehirlerde ve ortak kullanım alanlarında karşılaştığımız olumsuz manzaralar ise temizlik hassasiyetinin zayıfladığını göstermektedir. Bu hassasiyetin yeniden güçlendirilmesine her geçen gün daha çok ihtiyaç duyulmaktadır. Hiç şüphesiz insanın bulunduğu yeri güzelleştirmeyi bir ibadet şuuru ile sahiplenmesi, bozulan dengeleri onarmaya ve toplumsal düzeni güçlendirmeye katkı sağlar. Bu sebeple Müslüman, temiz kalp, temiz çevre, temiz toplum anlayışını hayatının her alanında diri tutmakla yükümlüdür.