Miraç KUDÜS’ÜN EŞİĞİNDEN ARŞ’IN EŞİĞİNE
Kadir KARGI
DİB Din Hizmetleri Uzmanı
“Nice bin yıllık yola,
Bir anda vara gele,
Yunus ey dür kim ola?
Ol Muhammed’dir mutlak.”
Zaman durulur, mekân dürülür. İdrak savrulur, izan kapanır, yasalar hükümsüz kalır. Ve beşerî aklın ulaşamadığı ufuklarda ilahi bir çağrı yankılanır: Miraç.
Hani Mekke gecelerinin hüzünle kararmış bir aynayı andırdığı, müşrik zulmünün sınır tanımadığı o ağır vakitlerde Resulullah (s.a.s.) beşer nezdindeki en büyük dayanağını, amcasını; ve en derin sevgisini, Hatice validemizi kaybetmişti. Himayesizdi ve bir umutla gittiği Taif yollarında taşlandığında mübarek ayakları kan revan içindeydi. İşte bu en karanlık anda, Hüzün Yılı’nın kurşuni gecesinde bir çağrı indi; yeryüzünün bütün kapıları kapanınca göğün kapıları açıldı. Resul-i Ekrem (s.a.s.), Kâbe’de uyku ile uyanıklık arası bir hâlde iken gecenin sessizliğine bir ışık gibi süzüldü Cebrail (a.s.). Hz. Muhammed (s.a.s.) Rahman’a giden yolun ilk durağına; Kudüs’e uzanmak üzere yanlarında bir nur gibi beliren Burak’a bindi. Cüssesi küçük fakat kudreti büyük bu ak binek; dörtnala kalktığında ayakları gözün kavrayabildiği son noktaya, kanatları ise ufkun en uç hattına değiyordu. Ayet-i kerimedeki ifadesiyle: “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsra, 17/1)
Kur’an’da “isra” şeklinde geçen gece yürüyüşü, Mescid-i Aksa’ya kadar yatay bir seyir izledi. Buradan sonra yolculuk dikey bir yükselişe dönüştü. Birlikte semaya yükseldiler. İşte miracın öz anlamı: Yücelmek.
Burada sözü sahibine bırakalım: “Kapı açılınca dünya semasının üstüne çıktık. Bir de ne göreyim? Orada bir adam oturmuş; sağında gölgeler, solunda karaltılar... Sağına baktıkça gülüyor, soluna baktıkça ağlıyor... O zat bana, ‘Hoş geldin, safa geldin salih Peygamber! Hoş geldin, safa geldin salih oğlum.’ dedi. Cebrail’e, ‘Bu kim?’ diye sordum. ‘Âdem’dir. (a.s.)’ dedi: ‘...Bunlar da evlatlarının ruhlarıdır; sağındakiler cennetlikler, solunda olanlar ise cehennemlikler...’” (Buhari, Salat, 1)
Göklere yolculuğun her safhasında bir peygamberle karşılaşan, sohbetleşip kucaklaşan Resul-i Ekrem, yedinci kat semaya vardıklarında Hz. İbrahim ile görüştü. Oradan Sidretü’l-Münteha’ya; gökleri ve cennetleri kucaklayan ulu varlık ağacına...
“Ol seyirde mâverâ göründü,
Tâ Sidre-i Müntehâ göründü,
Evvel ne idi ne oldu bilmem,
Lebrîz idi ol ne doldu bilmem.”
Şeyh Galip
Bilemiyoruz... Çünkü burası ilmin son noktasıdır. Ondan ilerisine ne bir melek ne de bir peygamber yaklaşmaz, yaklaşamaz. O kadar ki buradan sonra Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) refiki refref olur:
“Söyleşürken Cebrâil ile kelâm
Geldi Refref önüne verdi selâm
Aldı ol şâh-ı cihânı ol zamân
Sidreden gitti ve götürdü hemân”
Süleyman Çelebi
O gece Resul-i Ekrem’in (s.a.s) pek çok şey gördüğü muhakkaktır. Peki, beden gözüyle Allah Teâlâ’yı görmüş olabilir mi? Bu eşikte ilim biter, söz tükenir, dil düğümlenir. Zira bu hususta ne Kur’an-ı Kerim’de ne de hadislerde kesin bir ifade bulunmaktadır. Bundan ötesi kelimelerin eşiğini aşan, tarife sığmaz bir âlemdir. Hâtemü’l-Enbiyâ’da yazıldığı üzere kula düşen acziyeti idrak ve itiraftır: “Acaba yaklaşan kimdi? İki yay mesafesinin ötesinde ne vardı? Allah mı? Hayır! Allah’ın azameti ve şanı mı? Belki! Söyleyen kimdi? Bilmiyoruz. Söylenen ne idi? Bize haber verilmiyor. Sidret’ül-Münteha nedir? İlm-i beşerin son haddi olan nokta. Acaba o serhadde varınca Peygamber Efendimiz (s.a.s.) gözleriyle ne gördü? Sonra kalbiyle neler müşahede etti?” Ulemamız Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) miraçta Allah’ı görüp görmediği meselesini tartışadursun; biz sözü ehline teslim edelim ve kalplerimize aşkın yolunu açalım.
Mevlana’nın işaret ettiği gibi bundan ötesi aşk meydanıdır. Ve Cenab-ı Hakk’a ancak aşk refrefiyle gidilir: “Akıl, Cebrail gibi, ‘Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım! Sen beni bırak, bundan sonra ileri yürü. Ey Can Sultanı! Benim haddim bu kadardır.’ der.” (Mesnevi, 4/1064-67)
Cebrail göklerin kapılarından Hz. Muhammed’i (s.a.s.) geçiren bir mihmandarken Hakk’a ulaşma noktası olan Sidretü’l-Münteha’da görevini tamamlamış olarak geride durmaktadır. Sonra ne mi olur? Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) Rabbine selam ve ihtiramlarını arz ettiği, Cenab-ı Hakk’ın da ona selam ettiği, inananlara esenliklerin dile getirildiği “Tahiyyat” başlar.
Hz. Musa kıssasında vaki olduğu üzere her kul vecd anında kendinden geçer; başkası bir yana, kendi varlığını dahi unutur. Şu hâlde böyle tarifsiz lahuti bir buluşmada Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) ümmetini hatırlaması, fevkalâdenin de fevkinde bir mucize değil midir? Tahiyyattaki selamlama ve dua onun (s.a.s.), müminlerini kendi şahs-ı manevisinden ayırmadığını göstermiyor mu? Hem de nasıl! Belki bu dua sohbetinin derin ve tarifsiz lezzetinin sebebi bu vahdettir: et-Tahiyyâtü lillâhi...
“Bütün tazimler, övgüler, mülkler, kavlî, bedenî ve mali ibadetler Allah’a mahsustur. Ey Peygamber! Sana selam olsun, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun.
Selam bize ve Allah’ın salih kullarına olsun. Kesin olarak bilir ve beyan ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve şehadet ederim ki Hz. Muhammed, Allah’ın kulu ve elçisidir.”
Miraç yolculuğunda habibini boş çevirmeyen Yüce Allah, onu birtakım hediyelerle uğurlamıştır. Bakara suresinin “Âmene’r-resûlü...” diye başlayan son iki ayeti o makamda vahyedilmiş, şirk koşmamak kaydıyla ümmetinden günahkârların dahi bağışlanacağı müjdesi orada verilmiştir. Yine orada elli vaktin değerini taşıyan beş vakit namaz farz kılınarak rahmet kapıları sonuna kadar açılmıştır. (İbn Hanbel, I, 423)
Yolculuğu boyunca misal âleminde bu satırların dar sınırlarına sığmayacak kadar çok sayıda olağanüstü manzaraya şahitlik eden Resulullah, cennet kapısının üzerinde bir ibare görür: “Sadaka on misliyle, borç vermek ise on sekiz misliyle mükâfatlandırılacaktır.” Borç verilen şey niçin sadakadan daha üstün oluyor, diye sorunca Cebrail, “Çünkü sadaka isteyen, çoğu kez yanında para olduğu hâlde ister. Borç isteyen ise ihtiyacı sebebiyle.” cevabını verir. (İbn Mace, Sadakat, 19) Böylece borç verilen paranın eriyeceği endişesi ortadan kalkar ve Allah katında katbekat mükâfatlandırılır: Karz-ı hasen.
Resul-i Ekrem miraç yolculuğunu anlatınca Kureyş şaştı, ne yapacağını bilemez oldu. “Kervanların bir ayda gidip bir ayda geldikleri mesafeyi Muhammed bir gecede nasıl alabilecek?” dediler. Hâlbuki Hz. Muhammed (s.a.s.) onların kullandıkları vasıtaları kullanmış değildi. O, Burak’a binmişti. Burak, şimşek manasına gelir. Demek ki miraçta şimşek sürati vardır. Mekke müşrikleri böyle yüce hakikatleri idrak edecek seviyede değildi. Ne bu ilahi tecelliyi görecek gözleri ne semavi çağrıyı duyacak kulakları ne de lahuti esrarı kavrayabilecek akılları vardı.
Bir hevesle Hz. Ebubekir’e koştular:
— Muhammed dün gece Beytü’l-Makdis’e gidip geldiğini söylüyor. Buna da mı inanacaksın?
— Bunu size o mu söyledi?
— O söyledi!
— O söylediyse doğrudur!
— Sen gerçekten onun gece Beytü’l-Makdis’e gidip sabah olmadan geri geldiğine inanıyor musun?
— Doğrusu ben, bundan çok daha imkânsız şeylere inanıp onu tasdik etmekteyim. Öyle ki sabah akşam ona gökten gelen vahyi doğrulamaktayım.
Bu derin teslimiyetiyle Hz. Ebubekir’e “Sıddîk” denildi.
“Ol ki mü‘min idi tasdîk eyledi,
Evvelâ îmânı Sıddîk eyledi”
Nâyî Osman Dede
Müslümanlar böyledir. Aklı bir put gibi yüceltmezler; hareket kabiliyeti düz zeminle sınırlı olan mantığı mabet kılmaz ve bu zeminden mülhem hiçbir görüşü mutlaklaştırmazlar. Dahası zihnin adım atamadığı, kavrayışın nefesinin kesildiği o eşiğe vardıklarında “anlayamıyorum” demekten çekinmez; acziyetlerini vakarla kabul ederler. Bu kabul ediş; hayatı maddeye hapseden fakat fıtratı susturamadığı için manadan da büsbütün kopamayan kimi Batılı aydının, “Saçma olduğu için inanıyorum” yaklaşımına sığınmasındaki gibi nihayetinde yine aklı kutsayan bir tutumla izah edilemez. Hele ki entelektüel gelişim sürecini henüz tamamlayamamış; Batı’nın kötü birer kopyası olmaktan öteye geçemeyen yarı aydınların, “Yoktur; çünkü bulamadım.” kuruntusunda görüldüğü üzere akla tapınmaya varan tavırlarına hiç benzemez. Aksine ayırt edici vasfı, “Aşkın olana teslimiyet” olan bu kabul edişin özünde, “Benim bulamamış olmam, onun olmadığı anlamına gelmez.” düsturuyla acziyetini itiraf eder.
İşte miraç, böyle bir hadisedir. Zaman ve mekân üzerinde yürüyen bir mucize. O hâlde İslam, daha ilk zamanlarında geldiği çağdan en az iki bin yıl ilerideydi. Üstad Sezai Karakoç’un Kıyamet Aşısı’ndan istifade edecek olursak: “Göğe füzeler fırlatıldığı, gezegenlere ulaşılmasına girişildiği bu ‘feza çağı’nda, miraç mucizesinin anlam ve hikmetleri biraz daha fazla anlaşılmıyor mu? Mucize ta o zamandan ilmin bugünkü gelişimini görmüş, bu gelişime işaret etmiş ve âdeta ona o zamandan meydan okumuş, onun asla ulaşamayacağı bir fizik ve fiziği aşkın yükselişi gerçekleştirmiştir. Bu mucize âdeta lisan-ı hâl ile diyor ki: ‘Daha hiçbir işareti yokken ilminizin eninde sonunda alacağı yönü şimdiden görüyoruz ve ulaşmayı hayal bile edemeyeceğiniz bir gerçekleştirişle sizi uyarıyoruz; ey insanlar, ileride bilginiz bu doğrultuyu aldığında gurura kapılmayınız. Allah’ı unutmayınız ve O’nunla yarış yaptığınız zannına kapılmayınız, size verilen bilgiden ötürü daha çok hamd edici olunuz.’ Müslümanı öbür insanlardan ayıran özelliklerden biri de bir gece yolculuğunun izini yüzünde taşımasıdır. Bu bir yorgunluk izi değil bir sıhhat izidir. Miraç izidir bu...”
Evet, günde beş vakit onu uzuvlarımıza, en çok da alnımıza nakşederiz: Namaz. Ve her rekât, semavata uzanan o göklere yolculuğun bir hatırlayışı gibidir. Bir mümin namaza durduğunda aslında kendi içinde bir miraç yaşar: Sessizlikte bir yükseliş, teslimiyette bir diriliş... Yere kapanmış bir alnın, arşa kanat çırpışı...
Mirac’a Kudüs’ten yükselinir ama merdivenler namazla aşılır. Kudüs ve namaz. Biri yolun eşiği, diğeri yolculuğun özüdür. O gece Beytü’l-Makdis, yalnızca bir buluşma mekânı değil; yeryüzünün semaya açılan ilk kapısı hâline gelmiştir. Kudüs bize yeryüzündeki sorumluluğumuzu; namaz ise göklerle olan bağımızı hatırlatır. Ve bütün bu hatırlatışlar şunu fısıldar: “Her namazda Kudüs’ün ruhu vardır ve her Kudüs sevdasında namazın göz aydınlığı…”
Namaz, ruhun yeryüzü ağırlığını üzerinden atarak sonsuza doğru uzandığı merdiven; Kudüs, bu merdivenin eşiği ve her vakit, ruhun göğe uzanan bir çağrısıdır. Kudüs, bu çağrının yeryüzündeki yankısı... Namaz göğe yükselen bir dua ise Kudüs, yere düşmüş bir dua gibidir; toplanmayı, kaldırılmayı, hatırlanmayı bekler.
Bir millet, namazı unuttuğunda göğe açılan kapılar kapanır; Kudüs’e sırtını döndüğünde ise yeryüzü onlar için daralır. Miraç, bir bakıma bu iki unutuluşun yeniden hatırlanışıdır: Göğün çağrısı ve yeryüzünün emaneti.
Bir de namaz, göğe çıkmanın değil; göğü içimize indirmenin sırrı. İnsanın, içindeki putları secdede paramparça ettiği sessiz bir çığlık... Her kıyam, karanlığa karşı dikilen bir ruh; her rükû, kibri çözen bir ikrar; her secde, kalbi Rabbe bağlayan görünmez bir kök.
Bir de insanın iç Kudüs’üdür namaz: İstilaya uğrayan, kirlenen, unutulan, temizlenmeye susamış iç şehir. Ve her secde, insanın kendi Kudüs’ünü kurtarma çabasıdır. İşte bu yüzden namaz sadece bir ibadet değil; kendi içimizde her gün yeniden yaşadığımız bir miraçtır.
O hâlde kalbin Kudüs’ü namazla arınmadıkça yeryüzünün Kudüs’ü sahipsiz kalır. Miraç, işte bunun haykırışıdır: Göğe yürümek için önce Kudüs’ü kuşan! Gece ağırdır fakat nur daha ağır… Miraç ki o nuru taşıyabilenlerin gecesidir.