HIZ YANILGISI MODERNİTENİN ÇÖKÜŞÜNDE YAVAŞLIĞIN DİRENİŞİ
Tuba KAPLAN
Modern çağın en belirgin karakterlerinden biri, hiç kuşkusuz hızdır. Başlangıçta makineleşmek ve teknolojiyle eş değer tutularak insanlık için gelişmişlik olarak algılanan hız anlayışı, “masumiyet”ini yitirmiş durumda. Hız, teknolojik bir olgu olmanın dışında elbette ön görülebileceği gibi varoluşsal bir hâle, bir dünya tasavvuruna dönüşerek bir vatoz gibi insanı kuşattı, çepeçevre sardı. Teknolojik yenilikler insanın ön göremeyeceği sonuçları ortaya çıkararak zihin, duygu ve beden dünyasını alt üst ediyor. Başka bir çıkış yolu kalmayınca yaşamın değişimi gerçekliğe dönüşüyor. Yaşam ve ölüm arasındaki algı, zaman bilinci böyle böyle değişiyor. Zamanın kıymetini üretkenlik ve verimlilik üzerinden ölçen modern zihin, artık “yetişmek” için yaşıyor. “Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın.” ikazı eşyanın hakikatinin altını burada da çiziyor. Zamanı maddi bir algıya göre ölçmek ve değerlendirmek, eşyanın tabiat ve hakikatine aykırı. Modern zihinde beliren “yetişmek kaygısı” dürtüsel bir arzuya dönüşüyor. Fakat bu yetişme arzusu, aslında bir kaçış: anlamdan, derinlikten, beklemenin sabrından. Hızın albenisine kapılan insan, kendi ritmini, hatta kendi iç sesini yitirir. Paul Virilio’nun belirttiği gibi, “Her hızlanma, aynı zamanda bir çöküştür.” Çünkü hız, bir ilerleme değil anlamın çözülmesidir.
İslam felsefesinde zaman, ölçülen bir nicelik olmanın yanında varlığın düzeniyle irtibatlı hikmet alanıdır. Kindî, zamanı “hareketin sayısı” olarak tanımlarken, insanın bu hareketle olan ilişkisinin ahlaki bir boyutu olduğunu vurgular. Ona göre acelecilik, aklın sükûnetini bozar; sükûnetse hikmetin şartıdır. Fıtratın bildiği; zamanla yarışmak değil, zamanla ahenk kurmaktır. Çünkü hakikat, aceleyle elde edilen alanın dışında sabırla açılan bir kapıdır.
Modernitenin hız kültü
Modernitenin temelleri, ilerleme fikri üzerine kuruludur. Tarihten bugüne insan hep daha ileriye gitti, makineler üretti, doğaya başkaldırdı ve doğayı yönetti. Böylelikle tabiata karşı kazandığını sandı. Bu anlayışın teknolojik, tarihsel ve sosyal birçok sonuçları oldu elbette. Bunun yanı sıra bu ilerleme ve gelişim anlayışı kişisel dünyamızda sürekli kendimizin en iyi versiyonunu oluşturma telaşına soktu hepimizi. Başka açıdan tüm bu hız çılgınlığı, ruhsal, bedensel, zihinsel bir sürü dürtüyü karşılamamıza sebebiyet verdi. Daha iyiydik, daha iyisi gelmeliydi. Hızlı olan kazanırdı.
Daha iyisini yapabilirim, daha güzel olabilirim, daha kötüyü bırakabilirim, en iyisi olmalı çünkü zaman akıyor. Hâlbuki tekâmül süreci böyle bir şey değil. Beden bu gelişigüzel, eklektik fikir ve argümanlar karşısında şaşkına döner. Fıtrat ve yaratılışa uymayan dürtüleri beden karşılayamaz. Duraksar, yavaşlar, hastalanır, kaygılanır ve incinir. Bedenle birlikte ruh da örselenir. Çünkü insan olmak tüm bunların toplamıdır. Pekâlâ iyi bir yerden aşağı kayabilirsiniz. Hayat yokuşları düzlüğe çıkan bir arazi değil ki sadece.
Rönesans’tan Sanayi Devrimi’ne, Aydınlanma’dan dijital çağa kadar insan, hep daha hızlı olmanın özgürleştirici bir güç olduğunu düşündü. Hızlı seyahat, hızlı üretim, hızlı makineler zamandan tasarruf sağlayacaktı ve verimlilik artacaktı. Ama öyle olmadı. Bu durdurulamayan korkunç hız, zamanla bir esarete dönüştü. İlişkiler, anlık ve esnek bir kolaycılıkla “yavaşladı” ve durdu.
Hız çağı kendi paradoksunu oluşturdu, şaşılacak şekilde artık hiçbir şey yeterince hızlı değil; haber, üretim, iletişim, hatta düşünme biçimimiz bile “anlık” hâle geldi. Günümüz insanı maruz kaldığı her şeye karşılık hiçbir şeyle yeterince temas kuramaz hâlde. Bir ekrandan diğerine kayan bakışlar, zihnimizi bölüp parçalarken dikkat, artık bir “meta”ya dönüşmüştür bile. Dikkat ekonomisi, insanın en insani yeteneğini –odaklanma gücünü– pazarlamaktadır. Peki dikkat, yalnızca zihinsel bir çaba mıdır? Hayır, ahlaki bir duruştur da. Simone Weil’in söylediği gibi, “Dikkat, en saf sevgi biçimidir.” Sevgi, bir şeye tam olarak yönelmek, ona, ötekine zaman ayırmakla mümkündür. Oysa çağımızda zaman, sürekli tüketilen bir kaynaktır; hiçbir şeye tam olarak bakmayız, çünkü her şey bir sonraki şeye yetişmenin gölgesindedir. Erteleriz, ihmal ederiz, söz veririz tutamayız. Vaktimiz yoktur. Herkese yoktur. Yavaşlayamayız.
“Seküler kutsallık”
Abdurrahman Arslan, modernliğin bu hız kültürünü “seküler kutsallık” olarak yorumlar. Üretmek, dönüştürmek ve hemen sonuç almak, modern insanın ritüeli. Makineleşmeye benziyor. Arslan’a göre modernlik, insanı özgürleştirmemiş, bilakis daha derin bir bağımlılığa sürüklemiştir. Modern insanın kudret yanılsaması, güç olgusunun dikeyden yataya kayması, insanın doğayla olan ilişkisini de zedeleyerek dönüştürdü. Tabiat artık bir “ortak yaşam alanı” değil, sömürülecek bir kaynak olarak görülüyor. Bir savaş alanına, üretim ve hızla tüketime dönüştürülen tabiat karşısında insan, doğayı hızla tahrip ederken aslında kendi varoluşsal denge noktasını da yok ediyor. Çünkü tabiat, yavaşlığın dilini konuşarak insana varoluşu hatırlatan yegâne unsur. Bir ağacın büyümesi, bir mevsimin dönüşü, bir çiçeğin açması hep zamana, sabra, yaratılışa örnekliktir. Hızın hüküm sürdüğü yerde ise bu sabır ve yavaşlık dili tahrip edilmiştir. Hızın karşısında tabiatın dili artık kekemedir.
Henry David Thoreau, 19. yüzyılda yazdığı Walden’de hızın tahribine karşı bir duruşu hayatıyla sergiler. Thoreau’nun Walden Gölü kıyısında kurduğu hayat, aslında modernitenin hızına karşı bir tefekkür deneyidir. O, “yaşamı bilerek yaşamak” ister: “Yoğun yaşamak istedim, yaşamın özünü emmek, olmayanı değil, olanı görmek istedim.”
Thoreau’nun bu sözü, çağımızın aceleciliğine karşı çıkar. Çünkü hız, yaşamın özünü değil yalnızca kabuğunu sunar. Derinlik, ancak yavaşlamayla mümkündür. Thoreau’nun doğaya yönelişi, yeniden bağ kurma çabasıdır. Modern insanın teknolojiyle kurduğu bağ, onu doğadan ve dolayısıyla kendi doğasından da uzaklaştırmıştır. Thoreau’nun çağrısı, insanın kendi ritmini yeniden bulma çağrısıdır. Doğaya kulak veren herkes, onun ritminin bizimkinden farklı olduğunu bilir. Bir tohumun toprağı delip filizlenmesi, bir gölün sessizce buharlaşması, rüzgârın taşları şekillendirmesi… Hepsi sabırla olur.
İnsan, doğayla olan bu uyumu unuttuğunda, kendini de unutur. Çünkü insan, tabiatın hızını aşmaya çalıştığında kendi dengesini bozar. Hızın egemenliğindeki şehirlerde artık mevsimlerin bile farkında değiliz. Sabahları doğan güneşin rengiyle akşamüstü batan güneşin rengini ayırt edemez hâle geldik. Zaman bir çizgiye, yaşam bir takvime sıkıştı. Oysa doğanın dili, bekleyebilmenin dilidir. Toprağın sabrında, ağacın kökünde, suyun akışında bir bilgelik vardır. Kierkegaard’ın dediği gibi: “Sabır, bekleyerek olgunlaşmaktır.” Acelecilik ise olgunlaşmadan sonuç istemektir. Belki de en büyük ilerleme, hiçbir yere yetişmeden bir anı gerçekten yaşayabilmektir.
Bugünün dünyasında yavaşlık, pasiflik değil direniş aslında. Çünkü günlük hayat bizi sürekli hızlanmaya, üretmeye ve tüketmeye çağırır. Her “bildirim”, bizi şimdiye çeker ama aslında şimdiyi elimizden alır. Yavaşlamak, bu zinciri kırmanın ilk adımıdır.
Yavaşlık, yalnızca bir tempo değişikliği değil bir varoluş biçimidir. Yavaş düşünmek, yavaş konuşmak, yavaş sevmek… Bu, modernliğin unutturduğu bir derinliğe geri dönüş anlamına gelir.
Belki de çağımızın en yenilikçi eylemi, hiçbir yere yetişmeden bir anı yaşamaktır. Çünkü anlam, sessizliğin ve beklemenin içinde doğar. Rilke’nin dediği gibi: “Her şeyin zamanı vardır; bekleyebilmek, sevmenin en ince biçimidir.”
Bu söz, hızın aşındırdığı bir dünyada bir uyarı değil bir davettir: Yeniden insan olmaya, yeniden duymaya, yeniden yavaşlamaya...
Zaman ve sükûnetle Gazali’ye bakmak
İslam düşüncesinde hız ve acelecilik, modern anlamda bir “verimlilik” bağlamında bakılmadan ahlaki ve varoluşsal bir imtihan olarak ele alınır. Bu meselenin en berrak şekilde izlenebileceği isimlerden biri, hiç kuşkusuz İmam Gazali’dir. Gazali’nin hayatı, aceleyle kazanılan bilginin nasıl bir iç boşluğa yol açabileceğini ve hakikatin neden zamana, beklemeye ve sükûnete ihtiyaç duyduğunu gösteren bir tecrübe alanıdır. O, gençlik yıllarında ilimde olağanüstü bir hızla ilerlemiş, döneminin neredeyse bütün disiplinlerini kısa sürede kuşatmış, hafızasıyla ve zekâsıyla temayüz etmişti.
Gazali’nin hayatında rivayet edilen kervan hikâyesi, hız yanılgısının sembolik anlatımı gibi yorumlanabilir. Genç Gazali, Horasan’dan Bağdat’a dönerken yolunun kesilmesi ve kitaplarının gasp edilmesiyle sarsılır. Kitapları geri almak için eşkıyaya yalvarır: “Bütün ilmim o defterlerdedir.” Eşkıyanın verdiği cevap ise âdeta bir irfan tokadı gibidir: “Madem ilmin defterlerdeydi, biz alınca ilimsiz mi kaldın?” Bu olaydan sonra Gazali, bilgiyi taşımanın yetmediğini, bilginin ancak içselleştirildiğinde hakikat olabileceğini idrak eder. Ezber, hız ve yığma bilgi; kalbe inmemişse, sahibini savunmasız bırakır. Gazali’nin Allah’a yönelişini de bir “yavaşlama” pratiği olarak düşünebiliriz. Her şeyi terk edip Şam’da, Kudüs’te, uzlette geçirdiği yıllar; bilinçli bir geri çekiliştir. Bu geri çekilme, dikkatin yeniden kurulmasıdır. O, hakikatin aceleyle ele geçirilemeyeceğini, kalbin zamana ihtiyacı olduğunu öğretir. “Kalp” der Gazali, “Bir misafirdir; gürültüde barınmaz.” Hızın hüküm sürdüğü bir hayat, kalbi sürekli yerinden eder. Sükûnet ise kalbi ikametgâhına çağırır.
Gazali’nin düşüncesinde yavaşlık, pasiflik değil; uyanıklıktır. Bu sebeple ilim anlayışı, modern hız kültürünün tam karşısında durur. Bilmek, yetişmek değildir; bilmek, dönüşmektir. Ve dönüşüm, zaman ister.
Anlamın ritmini geri kazanmak
Modern insan, geleneksel İslam anlayışının dışında zamanı verimlilikle ölçerken aslında kendi varoluşunun özünü yitirmiştir. Hız, bizi özgürleştirmek yerine daha çok bağımlı kılmıştır. Teknoloji, konfor sağlarken huzuru azaltmış; bilgi artarken bilgelik azalmıştır. Oysa anlam, ancak durabilenlerin payına düşer.
Sessizlikte anlam, bekleyişte olgunluk, yavaşlıkta özgürlük saklıdır. Ve insan, ancak yavaşladığında gerçekten görür. Çünkü olgunlaşma zaman ister; tıpkı toprağın sabırla taşıdığı tohum, tabiat gibi.
Bugünün dikkat ekonomisi, dikkatimizi bir kaynak değil bir meta hâline getirdi. “Bakma süresi”, “tıklanma oranı” gibi ölçülerle konuşuyoruz. Fakat bakmak, görmek değildir; görmek, durmayı gerektirir. Hızın aşındırdığı bu hakikati hatırlamalıyız.
Bir anı hiçbir yere yetişmeden yaşamak, acele etmeden konuşmak, dinlemek, düşünmek... Çünkü anlam, ancak sessizliğin ve beklemenin içinde doğar.