Prof. Dr. Zekeriya GÜLER:
“Dil ve üslup, davet ve tebliğin anahtarı durumundadır. Ne var ki muhatabın gönül dünyasına dokunan bir dil ve üslup beklenir.”
Hz. Peygamber’in örnek ahlakı, iletişimde ve İslam’a davet sürecinde insanları hangi yönleriyle etkilemiştir?
Yöneltilen sorudan da anlaşılacağı üzere İslam’a davet sürecinde Kur’an’ı kitlelere “ileten” Hz. Peygamber, örnek ahlakı vesilesiyle aktif bir “etkileşim” gerçekleştirdi. Öncelikle “muazzam bir ahlak sahibi” (Kalem, 68/4) bir davetçi olarak Hz. Peygamber istikamet, sabır, azim ve kararlılık, şefkat, merhamet ve dua, af ve müsamaha, hilim ve tevazu, rıfk u mülâyemet, belagat ve hitabet gibi üstün nitelikleri yanında, muhatabı tanıma, hüsn-i muamele, kolaylaştırma ve müjdeleme, müeyyide uygulama, ortak noktada birleşme, dil ve üslup, mucize gibi yöntem merkezli ilkelerle muhataplarını etkilemiştir.
Mesela nezih bir geçmişten gelen ve güven duyulan bir elçi olarak Resul-i Ekrem’in, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 11/112) ayeti gereği doğru dürüst olup yalandan uzak durması, iletişim ahlakı açısından ihmal edilmemesi gereken temel bir niteliktir. Zira Resul-i Ekrem’in, “en çok nefret ettiği ahlakın yalan olduğu, böyle birinin derhal tövbe edip o günahtan temizlenmesini istediği” (Tirmizi, Birr, 46), rüyada görmediğini görmüş gibi anlatmayı en büyük iftara saydığı (Buhari, Tabir, 45) ve şakalarında dahi yalan söylemeyen kimseye cennet vaadinde bulunduğu (Ebu Davud, Edeb, 7) bilinmektedir.
Bu konuda Abdullah b. Amir’in (r.a.) anlattığı şu diyalog manidardır: Bir gün annem, Resulullah (s.a.s.) evimizde iken beni çağırdı. Annem bana:
-Gel yavrum, sana bir şey vereceğim, dedi. Resulullah (s.a.s.) anneme:
-Ona ne vermek istedin? diye sordu. Annem,
-Ona bir hurma vermek istiyordum, cevabını verdi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: Haberin olsun, şayet ona bir şey vermeyecek olsaydın sana bir yalan (günahı) yazılırdı. (Ebu Davud, Edeb, 80; Ahmed b. Hanbel, III, 447)
Keza, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker görevi yapılırken hadis ve sünnetin toplum ahlakı üzerinde nasıl bir müeyyide oluşturduğunu gösteren şu örnek oldukça anlamlıdır: Meşhur sahabi Abdullah b. Mugaffel, bir yakınının çakıl taşı attığını görmüş ve ona, “Taş atma, zira Resulullah taş atmaktan hoşlanmaz veya taş atmayı men ederdi. Zira bununla av avlanmaz, düşman yenilmez. Lakin o, diş kırar ve göz çıkarır.” demişti. Ne var ki sonra yine onu taş atarken görmüş ve şunu eklemişti: “Ben sana Resulullah’ın taş atmaktan hoşlanmadığını haber veriyorum ama sonra senin taş attığını görüyorum. Seninle bir süre tek kelime konuşmayacağım!” (Buhari, Zebaih, 5; Müslim, Sayd, 54) Abdullah b. Mugaffel, üzerine titrediği hadis ve sünnet karşısında yakınının malayani davranışını çok tehlikeli görmüş, ona o kadar içerlemiş ve kızmış olmalıdır ki hadisin başka bir tarikine göre şöyle demişti: “Seninle ebediyen konuşmayacağım!” (Müslim, Sayd, 56)
Hz. Peygamber’in, bir grup sahabi ile kurduğu şu iletişim örneği de “sosyal denetim” açısından dikkat çekicidir:
Hz. Peygamber:
- Sakın, yollarda oturmayın!
Sahabe:
-Ama ya Resulallah, oturup konuşmadan edemiyoruz.
Hz. Peygamber:
-Şayet mutlaka oturacaksanız o takdirde yolun hakkını verin!
Sahabe:
-Yolun hakkı nedir, ya Resulallah!
Hz. Peygamber:
-Bakışları kontrol etmek, rahatsız edici unsurları ortadan kaldırmak, selamı almak, iyiliği öngörmek ve kötülüğü engellemek, diye cevap verdi. (Buhari, İsti’zan, 2; Müslim, Libas, 32)
Son olarak burada, “Ben ashabım için emniyet kaynağıyım.” (Müslim, Fezailü’s-sahabe, 207) buyuran Hz. Peygamber’in iletişim ahlakının insanlar üzerinde nasıl bir etki uyandırdığına dair şu örneği vermekte fayda var: Resul-i Ekrem, vefa ve kardeşlik hukuku gereği ashabının teçhiz, tekfin ve teşyiinde bulunurdu. Nitekim Resul-i Ekrem, Medine’de ilk vefat eden muhacir Osman b. Maz‘un’un ölümünden mütehassis olup gözleri yaşardı ve onun naaşını öptü. (Ebu Davud, Cenaiz, 35, 36; Tirmizi, Cenaiz, 14) Sonra da “Bu bizim ahirete ilk gidenimizdir.” diyerek onu Bakî mevkiine defnetti. Osman’ın defninden sonra Resul-i Ekrem bir sahabiden büyükçe bir taş getirmesini istedi. Sahabi taşı kaldıramayınca Resul-i Ekrem onu alıp kabrin başucuna koydu ve “Böylece kardeşimin kabrini bulur, tanır ve ailemden ölenleri de artık buraya defnederim.” dedi. (İbn Mace, Cenaiz, 42; Ebu Davud, Cenaiz, 57, 59) Bilindiği gibi bahis konusu Bakî mevkii daha sonra kabristan oldu.
Hz. Peygamber, toplumun çeşitli kesimlerine İslam’ı tebliğ ederken onlarla iletişiminde farklılıklar olmuş mudur?
Tabii ki farklılıklar olmuştur. Bu konuda verilebilecek örneklerden biri şudur: Hz. Ali, Resul-i Ekrem’in Nehd oğullarından bir heyete kendi mahalli dili ve lehçesi ile hitap ettiğini görünce sorar: “Ya Resulallah! Aynı babadan geliyoruz; farklı Arap kabilelerinden gelen heyetlerle bizim anlayamadığımız bir tarzda konuşuyorsunuz!” Bunun üzerine Resul-i Ekrem, “Rabbim bana dilin lehçelerini ve edebî inceliklerini bahşetti. Sözü yerinde kullanma ve etkili konuşma hususunda eğitimimi güzel yaptı.” diye cevap verir ve ardından da fasih Arapça konuşan kabilelerinden Hevazin kabilesinin Sa‘d b. Bekir koluna mensup sütannesi Halime’nin yanında kaldığı yıllara işaret ederek şunu ekler: “Ben, Sa‘doğulları arasında büyüdüm ve bunun eğitimini aldım.”
Cömertliği ve şairliğiyle tanınan Tufeyl b. Amr ed-Devsi (ö. 12/633), Hicret’ten önce Yemen’den Mekke’ye gelerek Hz. Peygamber’e bazı şiirlerini okudu. Resul-i Ekrem de ona İhlas ve Muavvizeteyn surelerini okuyarak kendisini İslam’a davet etti. O zamana kadar böyle güzel bir söz duymadığını söyleyen Tufeyl Müslümanlığı benimsedi. Yemen’de ailesinin İslam’a girmesine rağmen kabilesinin davetine ilgi göstermemesi üzerine Mekke’ye gelerek Hz. Peygamber’e bilgi verdi. Onun üzüntü ve şikâyetini gören Resulullah (s.a.s.), “Allah’ım, Devs’e hidayet eyle ve onları bize getir!” diye dua etti. (Buhari, Megazi, 75; Ahmed b. Hanbel, II, 243, 448, 502) Böylece Resul-i Ekrem’in dua ve desteğini alan Tufeyl b. Amr, kabilesinin İslam’a girmesine vesile olduğundan bahtiyar sahabiler arasında yerini almış bulunmaktadır.
Genç sahabi Malik b. Huveyris anlatıyor: Ben ve akranım olan genç arkadaşlarım Resulullah’a (s.a.s.) gelerek yanında yirmi gün kalmıştık. Resulullah (s.a.s.) gayet şefkatli, merhametli ve yumuşak idi. Aile efradımızı özlediğimizi görünce geride kimleri bıraktığımızı bize sordu. Biz de durumu anlattık. Bunun üzerine bize şöyle buyurdu: “Haydi aile efradınıza dönünüz. Onların yanında kalınız. Onlara (benden öğrendiğiniz dini) öğretiniz ve onlara gerekli talimatta bulununuz. Namazı beni kılarken gördüğünüz gibi kılınız. Namaz vakti geldiğinde biriniz ezan okusun, en büyüğünüz de size imam olsun!” (Buhari, Ezan, 18; Müslim, Mesacid, 292; Nesai, Ezan, 8; Darimi, Salat, 42; Ahmed b. Hanbel, III, 436)
Resul-i Ekrem’in şefkat, merhamet, af, müsamaha, hüsn-i muamele, müeyyide uygulama gibi nitelik ve ilkelerinden insanların nasıl etkilendiklerini Mekke’nin fethinde de görüyoruz. Bilindiği üzere fethin 20 Ramazan 8 (11 Ocak 630) tarihinde gerçekleştiği genel kabul görür. Dört koldan aynı anda Mekke’ye girilmesini planlayan ve kendisini “Bıçak kemiğe dayandığında savaş meydanlarının da elçisiyim.” (Ahmed b. Hanbel, IV, 394, 404, 407, V, 405) diye niteleyen Rahmet Peygamberi, kumandanlarına mecbur kalmadıkça savaşmamalarını, kaçanları izlememelerini, yaralı ve esirleri öldürmemelerini emreder. Nihayet, merkezî birliğin başında bulunan Hz. Peygamber, Mekke’nin kuzeybatı tarafından şehre girer ve diğer birliklerle Safa Tepesi’nde buluşur. Mekkelilere verilen eman neticesinde genel af ilan edilir. Bu hadisenin şöyle geliştiğini okuyoruz: Hz. Peygamber, endişe ile bekleyen Mekkelilere, “Şimdi size ne yapmamı bekliyorsunuz?” diye sorduğunda onlardan, “Senden iyilik bekliyoruz, sen hayırlı bir kardeşsin.” cevabını alması üzerine, “Benim hâlimle sizin hâliniz, Yusuf’la kardeşlerinin hâline benzer. Size Yusuf’un kardeşlerine hitap ettiği gibi hitap edeceğim.” diyerek “Bugün sizler azarlanıp kınanmayacaksınız; Allah sizi affetsin, gidin, hepiniz serbestsiniz.” buyurmuştu.
Hz. Peygamber’in dil ve üslubunun muhatap üzerindeki etkisi konusunda çarpıcı bulduğunuz bir örnek verebilir misiniz?
Kanaatimce dil ve üslup, davet ve tebliğin anahtarı durumundadır. Ne var ki muhatabın gönül dünyasına dokunan bir dil ve üslup beklenir. Görebildiğim kadarıyla Hz. Peygamber’in henüz müşrik olan Büreyde b. Husayb ile ilk karşılaşmada kullandığı dil ve üslup, bu suale cevap teşkil eder: Büreyde b. el-Husayb, Eslem kabilesinden olduğundan el-Eslemî, Sehmoğulları kolundan olduğundan es-Sehmî nisbesiyle anılır. Eslem kabilesinin reisi olan Büreyde, hicret esnasında Mekkeli müşriklerin Resul-i Ekrem’i yakalayıp getiren kimseye yüz deve vadedildiğini
duyar. O, Medine’ye yakın mesafedeki Eslem kabilesinin topraklarından geçmekte olan Hz. Peygamber’in içinde bulunduğu kafilenin önünü kesip kimlik sorar.
(Akşam sonrası) karşılaştıklarında Resul-i Ekrem:
- Sana kim derler, diye sordu. O:
- Büreyde deyince Resul-i Ekrem Ebubekir’e döndü ve (onun kelime ve cümlesini hayra yorarak):
- İşimiz yolunda Ebubekir! dedikten sonra,
- Kimlerdensin, diye sorar. O:
- Eslem’den, deyince Peygamber (s.a.s.):
- Selameti bulduk, der. Sonra Peygamber (s.a.s.):
- Eslem’in hangi kolundan, diye sorar. Büreyde:
- Sehmoğullarından, diye cevap verir. Peygamber (s.a.s.):
- Sen kazandın, beklediğine eriştin der. Büreyde, Peygamber’e (s.a.s.):
- Peki, sen kimsin, diye sorar. Peygamber (s.a.s.):
- Abdullah oğlu Muhammed; Allah’ın elçisiyim, diye cevap verir. Bunun üzerine Büreyde:
- Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki sen, O’nun kulu ve Resulüsün, der ve adamlarıyla birlikte Müslüman olur. Ertesi gün sabah vakti Büreyde, Peygamber’e (s.a.s.):
- Yanında bir sancak olmaksızın Medine’ye girme! der. Büreyde, başından sarığını çözüp bir mızrağa bağlar ve onlara refakat edip mihmandarlık yaptıktan sonra kavmine döner. O:
- Ya Nebiyyallah, misafirim olsanız! deyince Peygamber (s.a.s.):
- Benim bu devem memurdur, diye cevap verir. Her vesile ile Büreyde, “Allah’a hamdüsena olsun ki Sehmoğulları bir baskı olmaksızın isteyerek Müslüman oldu.” derdi. (Hakîm et-Tirmizi, Nevâdiru’l-usûl fî ma’rifeti ahbâri’r-Rasûl sallâllâhu aleyhi ve sellem, [nşr. Nureddin Boyacılar], Beyrut 1436/2015, I,768-770 ; İbn Abdilberr, Ebu Ömer Yusuf en-Nemeri el-Kurtubi, el-İstîâb fî ma’rifeti’l-ashâb [thk. Ali Muhammed el-Bicavî], Kahire 1380/1960, I, 185-186; İbnü’l-Cevzi, Ebu’l-Ferec Abdurrahman, el-Muntazam, III, 56-57; a. mlf., el-Vefâ bi ahvâli’l-Mustafâ [thk. Mustafa Abdülkâdir Atâ], Beyrut 1408/1988, s. 248-249)
Dil ve üslubun muhatap üzerindeki etkisi konusunda, Kureyşli genç Ebu Mahzure’nin Peygamber (s.a.s.) ile kurduğu şu ilişki de güzel bir örnektir: “Peygamber (s.a.s.) Huneyn Gazvesi’nden dönüyordu. Ben, hepsi Mekkeli on kişilik gençler grubuyla beraberdim. Huneyn yolunda Peygamber ile karşılaştık. Müezzini namaz için ezan okuyordu. Biz bir köşeye çekildik ve alay ederek müezzinin söylediklerini tekrar etmeye başladık. Peygamber bizi duymuştu. Ezan bittikten sonra, “Şu gençlerin içinde gür ve güzel sesli biri var!” diyerek bizi yanına çağırttı. Peygamber (s.a.s.),
-Gür sesli olanınız hanginiz? diye sordu. Herkes beni gösterdi. Bunun üzerine Peygamber yanımdakileri saldı, beni ise alıkoydu. Sonra bana:
-Haydi bir ezan oku! dedi. Peygamber’den ve bana emrettiği işten son derece nefret ettiğim hâlde, kalkıp önünde ayakta durdum. Bizzat kendisi bana ezanın okunuşunu öğretti. Ezanı bitirdiğimde beni çağırdı, içinde bir miktar gümüş para olan bir kese verdi. Sonra alnımı, göğsümü elleriyle sıvazladı ve “Mübarek olsun!” diyerek beni tebrik etti, hayır ve bereket duasında bulundu. Ben,
- Ya Resulallah, Mekke’de ezan okumama izin ver, dedim. O da,
-Peki, bu vazifeyi sana verdim, buyurdu. İşte artık o anda, Peygamber’e duyduğum nefretten bende bir iz kalmamış, kalbim onun sevgisi ile dolup taşmıştı. Resulullah’ın (s.a.s.) Mekke Valisi Attab b. Esid’e geldim ve onunla birlikte Resulullah’ın (s.a.s.) talimatı üzerine müezzinlik yaptım. (Ahmed b. Hanbel, III, 409; Nesai, Ezan, 5, 6; İbn Mace, Ezan, 2; İbnü’l-Esir, Üsdü’l-gâbe, I, 150, V, 292)
Siyer-i Nebi’yi incelediğimizde, Hz. Peygamber’in hakikati muhataplarını incitmeden, ancak doğrulardan da taviz vermeden güzel bir üslupla aktardığını görüyoruz. Peki, emr-i bi’l- maruf ve nehy-i ani’l-münkerde nasıl bir üslup benimsemeli ve nelere dikkat etmeliyiz?
Bilindiği gibi ahlaki ve hukuki bir tabir olarak emr-i bi’l- maruf ve nehy-i ani’l-münker iyiliği emredip kötülükten vazgeçirme yönündeki faaliyetler için kullanılır. Bu faaliyet gerçekleştirilirken öncelikle tatlı dil ve yumuşak bir üslupla muhataba yaklaşılmalı, gerektiğinde alternatif bir çözüm yolu teklif edilerek problem vurgulanmalı ve manevi bir destek olarak dua edilmelidir. İşaret edilen bu unsurları taşıyan örnekler vardır. Mesela sahabeden Rafi’ el-Gıfari (r.a.), henüz bir çocuk iken yaşadığı bir hatırayı şöyle anlatır: Ben bir hurma ağacı taşlamıştım. Sahibi suçüstü yakalayarak beni Resulullah’a götürdü. Bana, “Yavrucuğum, hurmayı niçin taşladın?” diye sordu. Ben, “Karnım açtı, yemek için!” diye cevap verince Resulullah (s.a.s.), “Yavrum, hurmayı taşlama, altına düşenlerden ye!” dedi. Sonra başımı okşadı ve “Allah’ım, bu çocuğun karnını doyur!” diye dua etti. (İbn Mace, Ticarat, 67; Ebu Davud, Cihad, 85)
Bazen de Resul-i Ekrem’in çarpıcı bir sual sorarak muhatabını hazırladığını görüyoruz: Mesela bir defasında Resul-i Ekrem, “Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?” diye üç defa sordu ve ardından “Allah’a şirk koşmak ve anaya babaya asi olmak...” diye cevap verdi. Sonra yaslandığı yerden doğrulup “...Bir de yalan yere şahitlik etmektir.” diye ekledi. Ravi Ebu Bekre diyor ki: “Bu sonuncu sözü o kadar tekrar etti ki Resul-i Ekrem’in böyle rahatsız olmasına çok üzüldüğümüz için içimizden susmasını istedik!” (Buhari, Şehadat, 10)
Ayrıca bir muallim olarak Hz. Peygamber’in temsil, teşbih ve kıyaslama yoluyla muhatabını eğittiğini, zorluk çıkarmadığını, hatayı yüze vurmadan düzelttiğini, kıssalarla yönlendirdiğini de biliyoruz.
Öz Geçmiş
Prof. Dr. Zekeriya Güler, Adana İmam Hatip Lisesini bitirdikten sonra (1981) Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu (1986) ve Hadis Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak göreve başladı. Güler, 1997’de doçent ve 2003’te profesör oldu. 1998-2001 yılları arasında Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2011 yılında Selçuk Üniversitesinden İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesine naklen tayin edildi. 2015-2018 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi olarak görev yapan Güler, hâlen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyeliği görevini yürütmektedir. Güler’in hadis literatürü, klasik hadis şerhleri, fıkhü’l-hadis, müşkilü’l-hadis ve zahirî-selefî akımlar akademik ilgi alanları arasındadır.