Söyleşi

Sema BAYAR


Prof. Dr. İlyas ÇELEBİ:

“Hurafeler ya haktan sapma sonucu ortaya çıkan yalan yanlış beyanlar ya da hakka alternatif olarak kurgulanan batıl inançlardır. İslam ise hak ile batılın arasını ayırmayı, hakkı batıla karıştırmamayı, onu ayakta tutmayı ister ve hakkın gelişi ile batılın yok olacağını bildirir.”


Hurafelerin tarihi, insanlık tarihi kadar eski. İslam dini, hak ile batıl arasında verdiği mücadelede batılın destekçisi olan hurafelerin karşısında da yer aldı. İslam dininin hurafelere bakışını anlatır mısınız?

İfade ettiğiniz gibi hurafe ve batıl inançların tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Bu nedenle insanlık tarihini, “hak batıl mücadelesi tarihi” olarak tanımlıyoruz. Sorunuza açıklık getirmek için, isterseniz önce konuyla ilgili bazı kavramların tanımını yaparak söyleşimize başlayabiliriz. Üzerinde durmamız gereken ilk kavram “hak” ve ona bağlı olarak “hakikat” kavramıdır. Sözlükte “gerçek ve doğru olan” anlamına gelen hak, “bir hükmün vakıaya mutabık olması hâli” diye tanımlanır. “Zihnimizin dış dünyadaki nesneleri ve olayları algısının hakka uygun olmasına” ise hakikat denilmektedir. Başka bir ifade ile “varlıkların nefsü’l-emirdeki tümel hâline” hak, onların “dış dünyadaki tikel durumlarına” da hakikat denilmektedir. Bunların zıddı ise batıl ve hurafe kavramlarıdır. Sözlükte “gerçek dışı, temelsiz ve hükümsüz” anlamlarına gelen batıl, terim olarak “gerçeğe uymayan, hakkın karşıtı olan düşünce ve hüküm” demektir. Hurafe ise “hakkın, dış dünyadaki hakikatine aykırı anlayış, temelsiz inanç ve düşünce” anlamına gelmektedir. Bu nedenle din adına ileri sürülüp benimsenen fakat dinde olmayan temelsiz inanç ve düşüncelere hurafe ve batıl inanç denilmiştir.

Bu duruma göre Yüce Allah, ilk insanı yarattığında ona birtakım hakikatleri öğretmiştir. (Bakara, 2/31)

Bu öğretilenlere hak demekteyiz. İnsanların bunları doğru bir şekilde anlayıp inanç ve düşünce hâline getirmelerine de hakikat diyoruz. Daha sonra gelen insanlardan bazıları bu hakikatleri doğru bir şekilde anlamaya devam ederken bazıları da bunları yanlış anlayarak veya yorumlayarak hak ve hakikatten uzaklaşmıştır. Buna da hurafe demekteyiz. Hurafelerin, hakkın karşısında yer alacak şekilde kabullenilmesi ise batıl olarak adlandırılmıştır.

Bu girişten sonra, İslam dininin hurafelere bakışını ifade edecek olursak; mensupların, kendini “ehl-i hak” yani “hakkın temsilcisi” olarak kabul eden bir dinin mensuplarının hurafelere bakışını anlatmaya bile gerek yoktur. Çünkü hurafeler ya haktan sapma sonucu ortaya çıkan yalan yanlış beyanlar ya da hakka alternatif olarak kurgulanan batıl inançlardır. İslam ise hak ile batılın arasını ayırmayı, hakkı batıla

karıştırmamayı (Bakara, 2/42), onu ayakta tutmayı ister (Maide, 5/8) ve hakkın gelişi ile batılın yok olacağını (İsra, 17/81) bildirir.

İslam dininin hurafelerle mücadelesinin en sağlam zeminini, hakikati bilme ve öğrenme yollarını teşkil eden “kesin bilgi edinme vasıtalarını” kabul etmesi oluşturur. Bilindiği üzere, İslam’da sahih bilgi edinmenin yolları akl-ı selim, sağlam duyular ve doğru haberdir. Bilgilerimizi bu yollarla edindiğimiz takdirde, gerçeğe ulaşmış oluruz ve yanlış bilgilere meydan vermeyiz. Yaşadığımız dönem hem “bilgi çağı” olarak nitelendiriliyor hem de “yeni çağ hurafeleri” olarak adlandırılan fal, astroloji ve şifacılık gibi bilimsel yöntemlerle ortaya konmayan veri ve uygulamalara itibar ediliyor. Bu durum, kendini “modern” olarak niteleyen insanların yaman bir çelişkisini ortaya koyuyor.

Zaman içerisinde kılık değiştirse de hurafeler, tarihin her döneminde batıl bir inanç olarak varlığını sürdürdü. Fal, astroloji ve kâhinlik en çok da gayba duyulan meraktan neşet etti. Böylece insanların gelecek kaygısı çeşitli yollarla istismar edildi. Peki, gayb bilgisi mümkün müdür?

Fal, astroloji, kâhinlik, bakıcılık ve benzeri uygulamaların ortak noktası, insanoğlunun gayb konusundaki merakını istismardır. İnsanın, beşerî imkânlar ile ulaşabildiği bilgiler sınırlıdır. Duyularımız müşahede âlemi, aklımız makulat hakkında bilgi verir; doğru haber ise güvendiğimiz kişilerden aldığımız haberlerden oluşur. İşte bu bilgi vasıtalarının bilgi edinme sınırlarının ötesi, bizim için gayb yani bilinmez alandır. Evrenin yaratılışı ve sonu, ölüm sonrasında insanın karşılaşacağı durumlar, gelecekte olup bitecekler; bütün bunlar beşerî imkânlarımızla ulaşamayacağımız durumlar olup “gayb” olarak isimlendirilir. Bu konuda aklımıza ve duyularımıza dayanarak bir şey söylememiz mümkün değildir. Bizim gayba açılan tek kapımız, peygamberlerin getirdiği haberler olup o da vahiy yoluyla gerçekleşmektedir. Bu hususta yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de: Allah Teâlâ’nın “gaybları bildiği” (Sebe, 34/48) ve onu “seçtiği peygamberler dışında hiç kimseye açıklamadığı” (Âl-i İmran, 3/179; Cin, 72/26-27) haber verilmektedir. Bu nedenle biz, mutlak gaybı bilmenin Allah Teâlâ’ya ait bir nitelik olduğuna inanır, bu konuda sadece Allah Teâlâ’nın ve O’nun seçtiği elçilerin verdiği bilgilere güveniriz. Bilgi edinmenin zeminini bu şekilde sağlam oluşturduğumuzda, bize bir haber geldiği zaman onun kaynağını araştırırız. Şayet bu haber, sağlam bilgi kaynaklarından birine dayanıyorsa onu kabul eder ve hakikat olarak görürüz. Eğer muteber bilgi kaynakları tarafından doğrulanmıyorsa bu defa onu onaylamaz; bir kurgu veya hurafe olarak değerlendiririz. Dolayısıyla ona itibar etmemiz gerekmez. Hucurat suresindeki, “Size fasık biri haber getirdiğinde onu iyice araştırın.” (Hucurat, 49/6) buyruğu, bu hususu beyan etmektedir. Tarih boyunca bu hassasiyetlerden uzak duran falcı, kâhin, astrolog, bakıcı gibi okültistler; insanların kaygı, korku, merak ve çaresizliğini fırsat bilerek bilimsel açıdan hiçbir gerçekliği olmayan birtakım yöntemlerle ortaya koydukları kurguları hakikat gibi gösterme yoluna gitmişlerdir. Bunlar, gerçeklikten uzak hurafeler olup kabul edilebilir durumlar değildir.

Geçmişte ilm-i ahkâm-ı nücûm ve havas ilmi bağlamında, müneccimler ve kâhinler tartışılırken artık spiritüel koçlar, ezoterik şifacılar gündemimize girdi. Tarihten bugüne, hurafelerin gömlek değiştirse de varlıklarını sürdürebilmelerinin ardındaki âmiller nelerdir?

Geçmişte nücûm ve havas ilmi gibi doğru ile yanlışların, hakikatle hurafelerin karıştırılması sonucu ortaya çıkmış birtakım sözde ilimler mevcuttu. İlm-i nücûm, astronominin dejenere edilmesi sonucu ortaya çıkmış bir disiplin olup “yıldızların insanları ve yeryüzündeki olayları etkilediği” inancına dayanır. Astronomi anlamıyla ilm-i nücûm; gök cisimlerinin hareket, sayı ve özelliklerini gözetleyerek elde edilen bulguları ortaya koyan bir ilimdir. Bu ilim vasıtasıyla evrende bulunan cisimlerin hareketi, değişimi, tekâmülü ve birbirleri ile etkileşimi incelenmekte; bu bilgilere dayanılarak takvimler hazırlanmakta, meteorolojik tahminler yapılmakta ve söz konusu bilgiler uzay çalışmalarında yol gösterici olmaktadır. İkinci anlamı ile ilm-i nücûm, namıdiğer astrolojiye gelince; o, gök cisimlerinin hareket ve konumları ile dünyada olup bitenler arasında ilişki bulunduğunu iddia etmektedir. Astrologlar, gök haritası (horoskop) dedikleri ve insanın dünyaya geldiği anda bulunduğu yerin koordinatlarını esas alan bir yöntemle gök cisimlerinin konumlarını tespit ederler. Burada bir yıl on iki haneye ayırılarak belli kümeler oluşturulur ve insanın dünyaya gelişi hangi kümeye denk gelmişse hayatında bu kümedeki gök cisimlerinin etkili olduğuna inanılır.

Havas ilmine gelince burada, “eşyanın tabiatlarının mevcut olduğu ve her tabiatın kendine ait özelliğinin bulunduğu” esasına dayanan bir disiplin söz konusudur. Bu ilim, canlı ve cansız varlıkların mizaç, tabiat ve özelliklerinden bahseder ve onları birbirinden ayırır. Bu niteliğiyle fizik, kimya ve biyoloji gibi ilimler; varlıkların zahirî ve deneyimlenen özelliklerinden bahsetmeleri itibarıyla bu ilim kapsamında değerlendirilebilir. Bilhassa cisimlerin iç niteliklerini analiz eden kimya, bu hususta öne çıkmaktadır. Bu ilimler, yaptıkları araştırmaları bilimsel kurallar içinde yapmaktadırlar. Ancak varlıkların deneyimlenen özellikleri dışında daha başka gizli özelliklerinin de bulunduğunu iddia eden simya ve tılsım gibi sözde ilimler, pozitif bilimler gibi tekrar edilen veriler ortaya koyamamalarına rağmen bazen nesnelerde bazen de bunu icra eden kişide bulunan özelliklere dayanarak olağanüstü işler yaptıklarını iddia ederler. “Havas ilmi” tabiri, zamanla pozitif anlamdaki içeriğinden uzaklaşarak okültist (gizli) ilim anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bunun da büyü, fal ve tılsım gibi spekülatif olmaktan öte herhangi bir gerçekliği yoktur. Bu sebeple de bizim nazarımızda hiçbir değeri bulunmamaktadır.

Bunların niçin yayıldığı ve nasıl taraftar bulduğu konusuna gelince de bunun, psikolojik, sosyolojik ve kültürel nedenleri bulunmaktadır. Özellikle XIX. ve XX. yüzyıllarda Batı’da ortaya çıkan hermetizm, spiritüalizm ve postmodernizm gibi akımlar ve yeni dinî hareketler bu tür gelişmeleri tetiklemiştir. Ayrıca hakikatlerin varlığı, mahiyeti, tanımı ve sınırı gibi uyulması ve öğrenilmesi gereken kuralları vardır. Onlara ulaşmak, bir çaba ve ilmî gayret gerektirir. Hurafeye gelince; onun ne varlığı ne mahiyeti ne tanımı ne de sınırı vardır. Dolayısıyla onu üretmek de kabul etmek de kolay olup muhatap onu kabul ederken herhangi bir külfetle karşılaşmaz. İkinci olarak modern dönemde insan çok maddileşti ve dünyevileşti. Modernizmin ortaya koyduğu yaşam biçimi, insanın ruhi ve manevi ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle geldi; modernite, geleneği zayıflattı. Modernliğin ürettiği bu boşlukların sonucunda, kendilerini belirsizlik içinde gören insanlar, hayatın anlamını sorgulamaya, ölüm ve sonrasını düşünmeye başladılar; yeni bir anlam arayışına ve yeni bir kimlik inşasına ihtiyaç duyar hâle geldiler. Bu eğilimler, geleneğe geri dönüşten ziyade ezoterik hakikat, gizli bilgi ve kozmik düzen gibi modernliğin ürettiği oluşumlar üzerinden karşılanmaya çalışıldı.

Hurafelerin tarih boyunca gömlek değiştirerek varlığını sürdürmesine gelince; bunun psikolojik, sosyal ve kültürel nedenleri olmakla beraber, en önemlisi insanın fıtratında mevcut olan inanma ihtiyacıdır. Bu tıpkı açlık ve susuzluk hissetmeye benzer. İnsan bu ihtiyacını karşılamak zorundadır. Eğer bu ihtiyacını helal ve sağlıklı besinlerle karşılayabilirse ne âlâ, ancak bu tür yiyecek içecekler bulamazsa beslenme ihtiyacı son bulmaz, aksine devam eder. Bu defa sağlıksız besinlere yönelir. İnsanın duygu ve düşünce dünyası da böyledir.

Dijital çağ ile birlikte yeni bir metafizik arayışına giren insanlık; hayatı ve varlığı anlamlandırmak için yeni bir rota belirledi: Astroloji. Astroloji, bir yandan kişinin karakter analizi için bilgi kaynağı olarak kullanılıyor, diğer yandan da geleceğe ilişkin öngörülerde bulunmak için bir zemin işlevi görüyor. Sizin bu konu hakkındaki düşüncelerinizi dinlesek…

Astroloji konusuna daha önce değinmiştik. Burada şunları söyleyebilirim: Bilindiği üzere astroloji gök cisimlerinin konum ve hareketlerinin insanların kişilikleri ve yaşamları üzerinde etkili olduğunu savunan bir inanç sistemidir. Bu sistem bilimsel olmamasına rağmen tarih boyunca birçok kültürde kendine önemli bir yer edinmiştir. Bu sistemin en bilinen şekli, 12 burç sistemi olup bu burçlar Güneş’in yıl boyunca izlediği yol olan Zodyak kuşağındaki takımyıldızlara dayanır. İnsan doğduğu anda Güneş hangi burçta ise bu, onun burcu kabul edilir. Bunlar da koç, boğa, ikizler… şeklinde sıralanır. Astroloji, modern bilim tarafından bilimsel olarak kanıtlanmış bir yöntem olarak kabul edilmez. Daha çok sembolik ve yorumlayıcı bir sistemdir.

Astrolojiden alınan karakter analizi veya geleceğe dair tahminler kesin bilgi olarak kabul edilemez; dolayısıyla insanın hayatını buna göre yönlendirmesi, güvenilir bir temele dayanmaz. Ayrıca gelecek, kader ve gayb gibi hususlar, yalnızca Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Bu tarz yorumlar insanlara cazip gelse de kişinin yanlış kararlar almasına, kendi iradesini ve sorumluluğunu geri plana atmasına yol açabilir.

Yeni çağ hurafelerine yönelimin nedenlerinden biri olarak; insanın anlam arayışını ve içine düştüğü manevi krizi sayabilir miyiz? Hurafelerin yerini aslında ne ile doldurmamız gerekiyordu da biz bu alanı boş bıraktık ve batıl bütün çatlaklardan sızdı?

Yeni çağ hurafeleri, modernizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Bu akımı tetikleyen nedenleri tespit edebilmek için modernizmin insandan neleri aldığına, ona neleri kaybettirdiğine bakmamız gerekiyor. Modernizm, hem birey olarak insanı kişisel dünyasında hem de toplumu insanlar arasındaki ilişkileri bağlamında olumsuz yönde etkilemiştir. XIX. yüzyılda pozitivizmin metafiziğe karşı açtığı savaş sonucunda, manevi değerler insanlar nezdindeki itibarını kaybetmiş; maneviyat zayıflamıştır. İnsani ilişkilerin tümüyle maddi değerler üzerine inşa edilmesi, bir noktadan sonra geri tepmiş ve insan her şeyin madde olmadığının farkına varmıştır. Ancak bunu fark ettiği anda, birçok değerin çoktan elinden çıkmış olduğunu da görmüştür. Bu defa yeni anlam arayışları ve yeni değerler oluşturma çabalarına girmiştir. Bu arayış, yerinde; ortaya konan çabalar da gerekli olmakla beraber, yitirilen değerleri bulmak yerine suni

değerler ve yeni kimlik arayışlarına yönelindi. Bu noktada yitirilen değerler tekrar geri getirilebilir ve manevi değerler canlandırılabilirdi ancak pozitivist ve materyalist akımlar bütün güçleriyle bu değerlere yüklendiler ve klasik değerler yerine Yeni çağ hurafelerine razı oldular. Bunun sonucunda, namaz kılmak, oruç tutmak gibi maneviyatı güçlendiren İslami değerler yerine guru, yoga ve meditasyon gibi Yeni çağ uygulamaları önerildi. Namazı gericilik olarak gören modern insanın guruya ve yogaya sempati ile bakması bundandır.

Günümüzde her yerde görülen, sosyal medyayı âdeta ele geçiren, kerameti kendinden menkul şifacıları, astrologları ve bir nevi kâhinlik iddiasındakileri kendine kılavuz edinen insanın akıbeti ne olur? Bir Müslümanın modern dünyanın iptidai gelenekleri karşısındaki tutumu nasıl olmalıdır?

Günümüzde maalesef sosyal medya, bilgi kirliliğiyle malul bir platform durumundadır. Astroloji, kâhinlik ve şifa dağıtıcılığı gibi ezoterik akımlar, bu mecralarda kendilerine genişçe yer bulabilmektedir. Bu tür akımları iki yönden değerlendirebiliriz. Birincisi, inanç yönünden olup bu tür uygulamalar, İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esaslarına aykırı mı değil mi diye bakılır. Şayet herhangi bir inanç esasıyla çelişen bir durum söz konusu ise ona karşı çıkar ve reddederiz. Söz gelimi, Allah Teâlâ’ya ait olan bir yetkinin yıldızlara verilmesi, insanların iyi veya kötü oluşunun, rızık ve ecellerinin tayin edilmesi gibi hususların yıldızlara atfedilmesi gibi kabulü mümkün olmayan inançları içeriyorsa reddederiz. İkinci değerlendirme yönü ise ahlaki bakımdan olup bu tür uygulamalarda, insanların umut, çaresizlik, merak gibi durumlarının istismar edilip edilmediğine bakarız. Şayet insanların umut ve çaresizliklerinin istismarı, onlardan ekonomik olarak nemalanma ve nüfuz istismarı gibi ahlaki değerlere uymayan unsurlar içeriyorsa bu bizim nazarımızda ahlaksızlıktır ve engellenmesi gerekir. Böyle olmayıp da içeriğine inanmadan, sadece bir eğlence olsun diye yapılıyorsa bu durum, birincisi kadar tehlikeli olmamakla beraber yine de malayani, gereksiz vakit geçirme ve hurafelerin yayılmasına katkı sağlaması sebebiyle tasvip edilemez. Son olarak bu tür cereyanların dinle ilişkilendirilmesi meselesine temas etmek ve iki hususu beyan etmek isterim.Birinci husus şudur: Okültist faaliyet ve ezoterik bilgi iddiaları, İslam’la, dindarlıkla ve dinî bilgi ile uzaktan yakından alakası olmayan hususlardır. Bu tür işlemleri yapanlara “hoca” denilmesini de bir talihsizlik olarak görüyor, bu tür isimlendirmeleri asla tasvip etmiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nde din görevlisi anlamındaki hoca ünvanı, Kur’an Kursu, İmam Hatip Okulu ve İlahiyat fakültelerinden mezun olup din hizmeti yapanlara verilir. Bu kutsal ünvanın işi gücü insanları aldatmak, onları maddi ve manevi bakımdan istismar etmek olan şarlatanlara verilmesi kabul edilemez. Temas etmek istediğim ikinci husus ise şudur: Ezoterik bilgi iddialarında bulunanların sözlerinin doğru olup olmadığını ortaya koymak, din görevlileri olarak bizim görevimiz değil, okültistlerin iddia ettiği hususlar hangi bilim dalını ilgilendiriyorsa o alana ilişkin çalışan bilim insanlarının görevidir. Örneğin şifa dağıtıcıların iddialarını eczacılar, havas ilmi mensuplarının iddialarını kimyacılar, astrologların iddialarını ise astronomi ile meşgul olanlar cevaplamalıdır. Biz ilahiyatçıları ise problemin teolojik ve ahlaki yönleri ilgilendirir.




Öz Geçmiş

Prof. Dr. İlyas Çelebi, 1951 yılında Erzurum’da doğdu. 1974’te Erzurum Yüksek İslam Enstitüsünden mezun oldu. 1985 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde “İslâm İtikadında Şeytan” konulu teziyle yüksek lisansını yaptı, “İslâm İnancında Gayb Problemi” adlı çalışmasıyla 1991 yılında doktorasını tamamladı. 1996 yılında doçent, 2003 yılında profesör oldu. 2006-2011 tarihleri arasında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde dekan yardımcılığı görevini üstendi. Çelebi, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim görevlisi olarak akademik çalışmalarına devam etmektedir.

Akademik ilgi alanları; İslam inancında gaye meselesi, kelam ilminin İslam felsefesi ve tasavvufla münasebeti, kelam metodolojisi, akıl-nakil ilişkisi, okültist eğilimler şeklinde özetlenebilir.