MÜMİN SURESİ
Doç. Dr. Faruk GÖRGÜLÜ
Düzce Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Mümin suresi Kur’an-ı Kerim’deki sıralamada kırkıncı, iniş sırasına göre ise altmışıncı sure olup 85 ayetten oluşur. Zümer suresinden sonra Mekke’de inmiştir. 56 ve 57. ayetlerinin Medine’de indiğine dair rivayetler vardır. Huruf-ı mukattaadan “hâ-mîm” harfleriyle başlayan ve art arda gelen yedi surenin ilkidir. Sure, adını 28. ayette geçen ve “inanan kimse” anlamına gelen “mümin” kelimesinden almıştır. Söz konusu ayette zikredilen mümin, Firavun ailesinden gizlice iman eden ve çevresindekileri hakka yönlendirmeye çalışan bir kişidir. Ayrıca sure, üçüncü ayetinde Allah’ı niteleyen iki kavramdan hareketle “Ğafir ve Tavl suresi” diye de anılmaktadır. (İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, Tunus: Dâru’t-Tûnisiyye, 1984, 24/75-77; M. Kâmil Yaşaroğlu, “Mü’min Sûresi”, TDV İslam Ansiklopedisi, 31/557-558)
Mümin suresinde temel olarak Allah’ın ayetlerine karşı çıkan, büyük çoğunluğu Mekke’nin putperest önde gelenlerinden oluşan kesimlerin tutumları, amaçları ve uğrayacakları cezalar ele alınır. Allah’ın sınırsız rahmet, ilim ve kudretiyle ilahi hakikatleri yalanlayanların akıbeti ve ahiret yargılamasının adaletli oluşu da işlenen başlıca konular arasındadır. Hz. Musa ile Firavun arasındaki mücadeleye değinilirken Hz. Musa’ya gizlice inanan bir müminin inkârcılara yönelik uyarılarına yer verilir. Surede ayrıca tevhid akidesi, ahiretin varlığı, Allah’tan başkasına yapılan ibadetin geçersizliği, kullara bahşedilen nimetlere şükran yükümlülüğü, haşrin delilleri ve Allah’ın, resulünü destekleyeceğine dair vaadi yer alır. Bunun yanında hakikati görme fırsatı ellerindeyken kibre kapılıp inkârı tercih edenlerin, ilahi cezayla yüz yüze geldikten sonra iman etmelerinin kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağı hatırlatılır. (İbn Âşûr, 24/77-78; Kur’an Yolu Tefsir, 4/637-638)
Sure, mukattaa harflerinden “hâ-mîm” ile başlar, ardından Allah’ın mutlak kudret ve ilim sahibi, günahları bağışlayan, tövbeleri kabul eden, kötüleri şiddetle cezalandıran ve iyilere lütufta bulunan tek ilah olduğu, herkesin mutlaka O’na döneceği vurgulanır. (Mümin, 40/1-3) Daha sonra Kur’an ayetleri hakkında tartışmaya girenler uyarılır, bu tavrın tarih boyunca birçok kavim tarafından tekrarlandığı hatırlatılır. Bu çerçevede Nuh kavminden itibaren peygamberlerini yalanlayan birtakım toplulukların ilahi azaba uğradıkları anlatılır. Ardından ahiret sahnelerine yer verilerek cehennem ehlinin, azabın şiddetinden kurtulma taleplerinin reddedileceği bildirilir. İlahi adaletin eksiksiz tecelli edeceği, o gün herkesin yaptığının karşılığını göreceği ve hiç kimseye haksızlık yapılmayacağı, hesabın son derece hızlı görüleceği vurgulanır. O günde zalimlere ne bir dostun ne de şefaatçinin yardım edemeyeceği haber verilir. (Mümin, 40/4-18) Devamında geçmiş kavimlerin akıbetine dikkat çekilerek güç ve medeniyet bakımından daha üstün olan bu toplulukların, peygamberlerin açık delillerine rağmen inkârı tercih etmeleri nedeniyle helake uğratıldığı ve kimsenin onları bu azaptan kurtaramadığı belirtilir. (Mümin, 40/21-22)
Yirmi üçüncü ayetten kırk altıncı ayete kadar Kur’an’ın en kapsamlı kıssalarından biri olan Hz. Musa ile Firavun arasındaki mücadeleye yer verilir. Firavun ve taraftarlarının inkâr ve zulümde direnmeleri sonucunda dünyada helak oldukları, ahirette ise ağır bir azaba uğrayacakları anlatılır. Kıssa aracılığıyla bir taraftan inkârcılar uyarılırken öte yandan Müslümanlara sabır ve ümit telkin edilir. Ayrıca Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir müminin kavmine yaptığı uyarılar aktarılır. Bu mümin kişi, halkını iki büyük tehlike konusunda uyarmaktadır: Birincisi, peygamberlerine karşı gelip inkâr ve kötülüklerinde ısrar eden geçmiş toplulukların uğradığı kötü akıbetin benzerinin kendilerinin de başına gelebileceği, ikincisi ise “insanların dehşet içinde çığlıklar atacağı” mahşer gününde yardımsız ve koruyucusuz kalacakları o çaresiz andır. Buna karşın Firavun ve çevresinin bu çağrıların hiçbirini benimsemediği, dolayısıyla kötü bir akıbete uğratıldığı ve akşam sabah ateşe arz edilmek suretiyle cezalandırıldıkları bildirilir. (Mümin, 40/23-46) Ardından cehennem ehlinden olup dünya hayatında başkalarının etkisi altında kalanlarla onları felakete sürükleyenlerin arasında ahirette yaşanacak tartışmalara temas edilir. Her iki tarafın birbirini suçlayacağı ancak bu çaresiz hesaplaşmanın hiçbir fayda sağlamayacağı ve azaplarının bir an bile hafifletilmeyeceği bildirilir. (Mümin, 40/47-50)
Bu ayetlerden sonra Yüce Allah, peygamberlere ve müminlere yardım edeceğini bildirirken zalimlerin de lanete uğrayacağını ve kötü bir akıbetin kendilerini beklediğini, o günde hiçbir mazeretlerinin işe yaramayacağını haber verir. Ardından, “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.”(Mümin, 40/60) buyruğuyla kullarını samimi bir yönelişe davet eder. Ayetlerine karşı direnenlerin temelsiz bir kibre kapıldıklarını vurgular ve kulluk etmeyi gururlarına yediremeyenlerin aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerini bildirir. (Mümin 40/51-60) Daha sonra Allah’ın; geceyi dinlenme, gündüzü aydınlanma ve çalışma vesilesi kılarak insan hayatını düzenlediği, yeryüzünü yaşama elverişli bir mekân, göğü ise koruyucu bir yapı olarak yarattığı; insana güzel bir suret verip onu temiz rızıklarla nimetlendirdiği hatırlatılır. Buna rağmen insanların çoğunun şükürden uzak durduğu, ayetleri inatla inkâr edenlerin ise sapkınlığa sürüklendiği vurgulanır. (Mümin, 40/62-64)
Bundan sonra ilahi nimetler çerçevesinde insanlara tabiat içinde bahşedilen üstün konum ve lütfedilen imkânların bir kısmına temas edilir. Ardından ilahi ayetlere karşı gelenlerin cehennemdeki acıklı durumları gözler önüne serilir. İnkârcıların inanmalarını sağlamaya yönelik akli deliller ortaya konulduktan sonra, buna rağmen Allah’ın ayetlerini tartışmaya kalkışan, O’nun kitabını ve peygamberlere gönderdiklerini asılsız saymakta ısrar edenlerin ahirette düşecekleri çaresizlik özetlenir. (Mümin, 40/65-76)
Surenin son ayetlerinde Hz. Peygamber’e Allah’ın vaadinin mutlaka gerçekleşeceği hatırlatılarak inkârcılar karşısında sabırlı olması öğütlenir. Önceki peygamberlerin de benzer sıkıntılarla karşılaştıkları ifade edilir. Allah’ın ayetlerini tartışıp onlarla mücadeleye girişen müşriklere, yararlandıkları tüm imkânları kendilerine bahşedenin bizzat Allah olduğu hatırlatılarak bu nimetlerin sahibine teslim olmaları gerektiğine işaret edilir. Ardından geçmiş peygamberlerin davet ettikleri kavimlerin kendi bilgilerine güvenerek onları alaya aldıkları bildirilir. Ne var ki güçlü olmalarına rağmen sapkınlık ve zulümleri nedeniyle çeşitli felaketlerle karşılaşan bu kavimlerin, helak anı yaklaşınca imana geldiklerini söyledikleri ancak azabı gördükten sonra bu geç kalınmış imanın kendilerine hiçbir fayda sağlamadığı ve artık kâfirlerin hüsrana uğradıkları vurgulanır. (Mümin, 40/77-85)