BATIL İNANÇ

VE HURAFELER


Prof. Dr. Safi ARPAGUŞ

Diyanet İşleri Başkanı


Yüce Allah, insanı hakikati idrak edebilecek bir donanımla yaratmış, ona akıl nimeti vermiş, peygamberler göndererek hakikat yolunu göstermiştir. Buna rağmen insan, kimi zaman menfaatlerinin, kimi zaman da cehalet, zaaf ve tutkularının etkisiyle hakikatten uzaklaşmıştır. Hakikatin yerini vehmin, bilginin yerini zan ve kuruntunun aldığı bu savruluş hâlinin neticesinde ise batıl inançlar ve hurafeler ortaya çıkmıştır. Putlara kutsiyet atfetmek, görünmeyen varlıklardan medet ummak, gök cisimlerine uluhiyet isnat etmek, fal ve kehanetle geleceği okumaya kalkışmak, uğur ve uğursuzluk sanrılarıyla hayatı anlamlandırmaya çalışmak gibi yaklaşımlar, tamamen insanın hakikatten ve istikametten uzaklaşmasının bir neticesidir. Bu tür eğilimler, tarih boyunca farklı kültür ve coğrafyalarda çeşitli şekillerde kendini göstermiştir.

İnsanlık tarihi, daima hak ile batılın, tevhid ile şirkin kesintisiz mücadelesine sahne olmuştur. Cenab-ı Hak, söz konusu mücadeleye atfen net bir kaide olarak “De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsra, 17/81) fermanıyla hakikatin ontolojik üstünlüğünü beyan etmiştir. Kur’an-ı Kerim’deki pek çok ayette, insanı fıtratından uzaklaştıran, onun onur ve haysiyetine halel getiren batıl inanç ve uygulamaları açık bir dille reddetmiş; insanı doğru bilgi ekseninde aklını kullanmaya, tefekküre ve tedebbüre davet etmiştir.

Kur’an’ın tevhid inancı üzerinde ısrarla durması, batıl düşünce ve inanışların insanoğlu için her zaman ve zeminde en büyük tehdit olduğunu göstermektedir. Zira tevhidden uzaklaşmak, insanın inanç dünyasında ciddi kırılmalara yol açarken batıl düşüncelere ve şirke de zemin oluşturmaktadır. Böylece ortaya çıkan sapkın inanışlar, batıl uygulama ve hurafeler, insan ile Allah arasına görünür ya da görünmez aracılar girmesine ve kulun Rabbiyle ilişkisinin zayıflamasına, hatta kopmasına yol açabilmektedir. Buna mukabil İslam’ın tevhid prensibi, hakikati tahkim etmekle birlikte, insanı vehimlerinden arındırıp her türlü sahte otoriteden, aracıdan ve bağımlılıktan kurtararak hayata istikamet kazandırmaktadır.

Bu anlamda peygamberlerin hayatına baktığımızda onların bütün mücadelelerinin İslam’ın tevhid ilkesini yerleştirmeye yönelik olduğunu görürüz. Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa da (s.a.s.) tüm batıl inançlara ve bilhassa onların en tehlikelisi olan şirke karşı güçlü ve kapsamlı bir mücadele yürütmüş; tevhide aykırı tutum ve davranışlara asla müsamaha göstermemiştir. Cahiliye Dönemi’ne ait yanlış anlayış, âdet, uygulama ve hurafelere karşı da son derece hassas davranarak Müslümanların inançları ile hayatları arasındaki ilişkinin berraklığına halel getirecek hiçbir anlayışa izin vermemiştir. Bu minvalde oğlu İbrahim’in vefatıyla aynı gün gerçekleşen güneş tutulmasını bu ölüm hadisesine bağlayanları, “Güneş ve ay Allah’ın ayetlerindendir; hiç kimsenin ölümü ya da hayatı için tutulmazlar.” (Buhari, Küsûf, 13) buyurarak uyarmış ve doğa olaylarını hurafelerle açıklama şeklindeki bu yanlış anlayışı hemen düzeltmiştir. Yine Cahiliye Dönemi’nde çok yaygın bir uygulama olan kâhinlikle ilgili olarak “Kim bir kâhine gider ve söylediklerini tasdik ederse, Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.” (İbn Mace, Taharet, 122) ikazıyla, gayb bilgisi iddiasında bulunan kişi ve yapılara itibar edilmemesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Peygamber Efendimiz böylece vahiy ve akıl zemininde tevhide dayalı güçlü ve sarsılmaz bir mümin bilinci inşa etmiştir.

Kuşkusuz İslam’ın en temel prensibi olan tevhid inancı, Allah’ı birlemenin yanı sıra, O’nun dışında hiçbir varlığa insanüstü güç, sınırsız bilgi ve sorgulanamaz otorite atfetmemeyi de gerektirir. Ne var ki insanoğlu tevhidden uzaklaşıp hakikatle arasına mesafeler koyduğunda bu tür yanılgılara düşebilmektedir. Bu yüzden batıl inanç ve düşünceler, kendilerine yeni formlar, yeni söylemler ve yeni araçlar bularak yeniden varlık alanına çıkmaktadır. Bu olgu, insanlık tarihinin bitmeyen döngüsü olarak ne yazık ki bugün de karşımızda durmaktadır.

İletişim imkânlarının baş döndürücü bir hızla geliştiği, bilgiye ulaşmanın son derece kolaylaştığı günümüzde, yanlış ve yanıltıcı bilgilerin de aynı hızla yayılabildiğine şahit oluyoruz. Dijital platformlar ve özellikle sosyal medya mecraları, din ve inanç alanındaki mesnetsiz tutum ve davranışların geniş kitlelere ulaşmasına zemin hazırlamaktadır. Cahiliye Dönemi’nde fal oklarıyla ve kehanetle aranan gelecek bilgisi, bugün farklı isimler altında ve farklı uygulamalarla yeniden gündeme gelmektedir. Modern dünyada hurafeler, kimi zaman eğlence ve popüler kültür unsuru olarak, kimi zaman da kişisel gelişim, enerji terapileri, astroloji, tarot, numeroloji ve kozmik şifa benzeri başlıklar altında masum bir görüntüyle karşımıza çıkmaktadır. Bunların dinden bağımsız ruhsal bir egzersizmişçesine lanse edilmesi ise maalesef insanların bilinçsizce bu tür anlayışlara tevessül etmesine sebep olmaktadır. Esasen bütün bunlar, uzun vadede tevhid inancını aşındırmakta; insanı kader, tevekkül, ibadet ve dua anlayışından uzaklaştırarak İslam’ın ruhuna aykırı yollara sürüklemektedir.

Modern çağda hurafelerin yaygınlaşmasının altında elbette pek çok sebep vardır. Bunların başında cehalet gelmektedir. Hakikatin bilgisinden mahrum kalan insanlar, nevzuhur batıl anlayışlara kolaylıkla teslim olmaktadır. Özellikle modern zamanlarda insanın varoluşa dair sorularına sahih ve tutarlı cevaplar bulamaması veya anlam arayışının doğru kaynaklardan beslenmemesi, batıl inanç ve hurafelerin yaygınlaşmasında önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte insanın manevi yönünün ihmal edilmesiyle ortaya çıkan manevi boşluk ve yoksunluk hissi de onları farklı arayışlara sevk etmekte; somut, kolay, hızlı ve cazip görünen alternatiflere yöneltebilmektedir.

Bu itibarla batıl inanç, düşünce ve hurafelerle mücadele etmek, sadece yanlış inanış ve bilgileri düzeltme meselesinden ibaret değildir. Bu mücadele, aynı zamanda sağlam bir inanç eğitimi, derinlikli bir bilinç ve güçlü bir ahlak inşası meselesidir. Bu bağlamda sahih dinî bilginin her alanda yaygınlaştırılması, Kur’an ve sünnet merkezli bir din tasavvurunun güçlendirilmesi ve özellikle yeni nesillerin söz konusu alanlardaki istismarlara karşı bilinçlendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Modern çağ insanını sahih bilgiyle buluşturma, kalpleri vahyin aydınlığıyla diriltme ve tevhid bilincini yeniden tahkim etme sorumluluğu da Müslümanlar olarak hepimizin omuzlarındadır.