HURAFELERİN YENİ MECRASI DİJİTAL DÜNYA



M. Cüneyd ÇİĞDEMLİ

DİB Başkanlık Müşaviri


İnsan, var olduğu günden beri bu dünya serüveninde yalnızca hayatta kalma içgüdüsüyle yetinmemiş; varlığının nedenini, yolculuğunun istikametini ve hayatın anlamını keşfetmeye odaklanmıştır. Felsefeden dine, psikolojiden edebiyata kadar insanlığın o devasa birikimi, aslında bu hakikat arayışının etrafında örülmüştür. Bu yolculuk, insanın kendine yönelttiği, en yalın ve bir o kadar da sarsıcı “Ben kimim?” sorusuyla başlar. Bu soru, beraberinde “Nereden geldim?” ve “Niçin buradayım?” gibi varoluşun gizemine dair temel soruları da peşinden sürükler. Ne var ki bu soylu arayış, doğru bir rehberle ve hakikatle buluşmadığında; insanın anlam arayışı, hurafelerin ve sahte şifaların boy vereceği uçsuz bucaksız bir zemine dönüşür.

Sözü edilen bu istismar zemini; yalnızca anlam arayışında sapılan yollarla değil insanın temel dürtülerinden biri olan belirsizliği yönetme ve hayatı kontrol etme arzusuyla da beslenir. Modern insan, yaşamın kargaşa içindeki akışı karşısında hissettiği kaygıyı dindirmek için rasyonel duraklardan ziyade, kendisine “sahte bir hâkimiyet” vadeden limanlara sığınır. Tam da bu noktada, bugün “bilgelik” maskesiyle sunulan modern hurafelerin pek çoğunun aslında gökyüzünün kadim sırlarından değil 20. yüzyılın başındaki medya editörlerinin satış stratejilerinden doğduğu gerçeğiyle karşılaşırız. 1930’lu yıllarda gazete sütunlarında ticari kaygılarla kurgulanan “12 burçlu sistem”, anlam arayışını kitlesel bir tüketim nesnesine dönüştürerek Adorno’nun deyimiyle bir “umudun karaborsası”nı inşa etmiştir.

Bir zamanlar gazete sütunlarının kıyısında köşesinde filizlenen bu yapı, günümüzde dijitalleşmenin sağladığı hız ve sınırsız erişilebilirlikle bambaşka bir boyuta evrildi. Sosyal medya algoritmaları eliyle geniş kitlelere ulaştırılan bu süreç, anlam arayışını bir “hızlı tüketim” nesnesine dönüştürdü. Artık o kadim anlam arayışı ve hiç bitmeyen belirsizlik kaygısı, ekranın soğuk ışığında kişiselleştirilmiş birer “hizmet paketi”ne indirgenmiş durumda. Kişinin manevi bir sükûnet bulması için sözüm ona artık ne köklü bir geleneğe ne de bir çabaya ihtiyacı var; zira “şifa”, telefonun ucundaki bir mistikten alınan danışmanlıkla elde edilebiliyor ya da bir ekran aracılığıyla çeşitli uygulamalardan saniyeler içinde satın alınabiliyor. Nihayetinde bu süreç, insanın kutsala olan o asil ihtiyacının piyasa mantığıyla rayından çıkarılarak metalaştırıldığı, maneviyatın zahmetsiz bir hazza dönüştürüldüğü “konforlu bir mistisizm” dönemini başlatmıştır.

Bu dönüşüm, sadece teorik bir tartışma alanı değil dijital dünyanın en somut ve sarsıcı gerçeklerinden biridir. Bugün yalnızca sosyal ağlarda paylaşılan astroloji içerikli videolar milyarlarca görüntülemeye ulaşmış; çeşitli fallar ve enerji yorumları genç kuşaklar arasında kaygı verici bir ilgi odağı hâline gelmiştir. Sosyal medya mecralarında milyonlarca takipçiye hitap eden “spiritüel influencerlar”; kişiye özel astroloji haritalarından “enerji temizliği” seanslarına kadar uzanan devasa bir ticari yelpaze sunarak maneviyatın sözde dijital aracıları hâline dönüşmüştür. Çevrim içi toplantılar üzerinden pazarlanan “kuantum şifa” veya “bilinç yükseltme” paketleri ise insanın o en kadim anlam arayışının birkaç tıklamayla satın alınabilen sıradan bir dijital hizmet paketine indirgenişinin en çarpıcı vesikalarıdır.

Piyasanın bu kuşatması, sadece seküler alanla sınırlı kalmıyor; piyasa mantığı, geleneksel ve kutsal olanı da kendi ambalajına sığdırıyor. Bugün spiritüel pratiklerin İslami kavramlarla harmanlanarak sunulması, aslında dinî söylem ve pratiklerin ruhundan koparılarak birer tüketim nesnesine dönüştürülmesidir. Seküler yöntemler cazibesini yitirdiğinde içerik hemen “İslami” etiketlerle makyajlanıyor; esmâ-i hüsna gibi derinliği olan kavramlar, basit birer “enerji” aracına indirgeniyor. Aslında değişen tek şey, pazarın nabzına göre yenilenen o süslü ambalajlar ve vitrinler; içerik ise aynı sığlıkta yerini koruyor. Sonuçta anlam taşıyan ne varsa etik köklerinden ve asaletinden uzaklaştırılıyor. Kutsal olan, hızlıca tüketilip atılacak bir “sosyal medya içeriğine” dönüşürken o sarsılmaz derinliğe ve vakara dair toplum nezdindeki algı da günden güne zayıflıyor.

Bugün karşımızda duran tablo, basit bir hurafe ya da geçici bir dijital modadan öte; insanın anlam arayışının piyasa düzenine kurban edilmesidir. Ancak bu “konforlu mistisizm”in sunduğu oyalayıcı teselliler, kalbi mutmain kılmak bir yana; onu piyasanın sunduğu geçici hazlarla avutarak derin bir manevi boşluğa sürüklüyor. Maneviyatın hıza, konfora ve tüketime bu denli eklemlendiği bir çağda; inançların kalplere rengini verdiği ve hayata hakikat pusulasıyla yön gösterdiği o kadim iklimden uzaklaşıp, değerlerin vitrinlerde sergilenip, hızla tüketilip atıldığı bir “spiritüel pazar”dan geçiyoruz. Oysa gerçek bir anlam arayışı, saniyeler içinde satın alınan bir danışmanlığın ya da kişiye özel paketlenmiş bir ritüelin ötesinde; sabır, emek, samimi bir içsel hesaplaşma ve hakikatle yüzleşme cesareti gerektirir.

Bu kuşatmadan çıkış yolu ise kutsal olanı piyasanın istismarından kurtarmaktan ve anlamı yeniden asıl zeminine, yani bizzat ahlakın ve yaşantının kalbine yerleştirmekten geçer. Dijital ekranların sunduğu “hap maneviyat” yerine, kadim geleneğin sunduğu tekâmüle talip olmak; her şeyi kontrol etme hırsını bırakıp belirsizliğin içindeki hikmeti ve teslimiyeti aramakla başlar. İhtiyacımız olan şey; Allah’ın tabiattaki ayetlerini, gökyüzünü ve yıldızları bir fal defterine, O’nun güzel isimlerini birer “enerji formülü”ne yahut mübarek vakitleri “kuantum mistisizmi”ne dönüştüren ticari zekâya karşı dikkatli olmak; eksiklerimizi giderirken vicdanın sesini dinleyerek sahih kaynakların kılavuzluğunda hakikate yönelmektir. Kutsal olanı bir içerik olmaktan çıkarıp bir yaşam rehberi hâline getirdiğimizde, piyasanın sunduğu ambalajlar da hükmünü yitirecektir.

Kuşkusuz bu kuşatmanın yarılması, sadece bireysel farkındalıkla değil hakikati dert edinen her kesimin samimi bir güç birliğiyle mümkündür. Akademik camianın, bu spiritüel akımların arka planını, bilimsel ve fikrî bir süzgeçten geçirmesi; yazar, çizer ve medyadaki duyarlı kalemlerin, yapımcıların ise “reyting” rüzgârına kapılmadan anlamı asıl mecrasına çağırması, hayati önem taşımaktadır. Özellikle dijital dünyada dinî ve manevi değerleri samimiyetle temsil eden kullanıcıların, piyasanın sunduğu o süslü ama kof içerikler karşısında sahih bilginin nezaketini ve derinliğini kuşanması gerekir. İnanç dünyamızı birer ticari meta hâline getiren bu pazar karşısında; kamu otoritesinden ilim dünyasına, kalem erbabından dijital anlatıcılara kadar her bir sesin, değerlerimizi, manevi mirasımızı istismardan koruyacak ortak bir bilinçte buluşması ve harekete geçmesi artık temenniden öte bir zarurettir.

Nihayetinde kurtuluş, insanın kendi hakikatine dönmek için ekranı kapatıp kalbinin kapısını aralamasında; ilahi vahyin aydınlığında ve sünnet-i Nebi’nin rehberliğinde kendi özüyle yeniden buluşmasında gizlidir. Ancak o zaman değerler, bir tüketim nesnesi olmaktan çıkar ve insan kendisini kemale erdirecek o muazzam gücü yeniden fark eder.