ÖLÇÜLÜLÜK
SINIR AŞIMI ÇAĞINDA
ÖZGÜRLÜK ÇIĞIRTKANLIĞI
Tuba KAPLAN
Modern çağın en büyük yanılgılarından, bizim de dürtüselliğimiz sonucu kayıtsız şartsız meylettiğimiz şeylerden biri de özgürlük. İnsanoğlu, denetlenme ve hesap vermeye karşı tepki geliştirerek kendini zor duruma düşürmüş; belki de kibrin en büyüğü olan kontrol etme arzusuyla kendini tatmin etmeye çalışmıştır. Bu, bir ağacın zamana, mevsime direnmesi kadar akla ve tabiata aykırı bir durumdur. Hakikatte zamana ve ölçüye karşı yapılabilecek pek bir şey yoktur. Ağaç tüm heybetine rağmen yaşlanır ve ölür. Arzularına ve ilkesizliğine rağmen mevsim mevsim eskidiğini ve bir şeylerin yanlış gittiğini insan da bilir.
Özgür olmak -modern dünya aksini iddia etse de- aslında kişinin kendini kontrol etmesi ve sınırlarının bilincine varmasıyla başlıyor. Kendini kontrol eden, sınırlarını bilen insan yanıltıcı ve oyalayıcı uyarıcılar karşısında manipüle olmaz. İşte bu gerçek özgürlüktür. Maalesef modern dünyada kavramlar ve tanımlar değişti. Özgürlük sınırsızlıkla eşitlendi. İşte hepimizin hakikati aşındırdığı, akışkan bir kıvama büründürdüğü yanlış durak burası.Hayır, özgürlük sınırsızlık demek değil.
Sınır tanımayan bir özgürlük anlayışı, önce bireyi, sonra toplumu, en sonunda da toplumun varlık bilincini aşındırır. Çünkü her aşırılık, özünde bir hudut ihlalidir. İnsanın, kendi fıtratına karşı işlediği bir taşkınlıktır. Sınırı, ölçüyü, sonsuz arzu dürtüsünü dizginlemek ve ipi eline almak olarak tanımladığımızda, karşılaştığımız sınırlar, yasakların katılığını göstermez, aksine her biri rahmetin çerçevesini çizer.
Ölçü, varlığın dengesidir. İnsanı insan yapan şey arzularının sınırsızlığı içerisinde tarumar olmaya direnmek, nefsini terbiye ederek arzuya ket vurabilmektir. Bugün İslam dünyasında emperyalistlerin saldırıları, azgınlıkları, yaşanan her savaş, aslında en temelde hudut ihlalidir. Tüm dünyayı ayağa kaldıran zulümlerin müsebbipleri, kendi hayatlarında tüm sınırları ihlal eden, nefsine uyarak zalimleşen, tüm taşkınlıkları yapan insanlar. İşte insan böyle hak ihlallerini kendinden başlayarak başkasına taşırıyor. Sonuç masum çocuklar, haksızlıklar ve işgal. Aşırılık işgali doğuruyor. Bu saldırılar coğrafi sınırlarla kalmıyor; ahlaki, vicdani ve insani sınırlar da aşılıyor. Emperyalist müdahaleler, işgaller, sürekli diri tutulan savaş çığırtkanlığı… Bunların hepsi ölçüsüzlüğün siyasal biçimleri. Güç, sınır tanımadığında zulme dönüşür. Fakat hududuna riayet etmeyen biri başkasının sınırına nasıl adaletle hükmeder? İşte İslam, bu sebeple önce kendini terbiye etmekten, sınırlarını bilmekten bahsediyor. İnsan, sınır bilincini yitirdiği an, dünyada zulüm başlar, bu ölçünün kaybıdır.
Hudutsuzluğa rağmen
Bugün özgürlük söylemiyle meşrulaştırılan birçok müdahale, aslında hudut aşımının modern kılıfı. Sınır tanımayan bir güç anlayışı, kendini hakikat yerine koyar. Batı düşüncesinin “öteki”ni tanımlama biçimi, çoğu zaman tahakküm üretir. Modern özne, kendini merkeze koyarak başkasının varlık alanını daraltır. Bu daraltma, epistemolojik olduğu kadar siyasidir de. İşte temelde insana bakış açısındaki bu çarpıtma koca bir ihlali doğurur. Sınır ihlali burada neşet eder: Kendi hakikatini evrensel saymak ve başkasının hakikatini yok saymak. Emperyalizm, önce zihinde başlar; sonra coğrafyaya yayılır. Sadece kendi arzularını merkeze koyan bir ahlak anlayışı İslam’da yoktur, bu sebeple Müslümanlar sömürgeci olamaz. Çünkü İslam’ın insandan istediği izzet, taşkınlıkla değil vakar ile mümkündür. Ölçüsüz bir özgürlük, sonunda insanı başkasının oyuncağı yapar. Emperyalizm tam da bu noktada işler: Zihinleri özgürlük söylemiyle iğdiş eder, sonra coğrafyaları işgal eder.
Nihayetinde sınırsız özgürlük, sonunda arzunun despotluğuna dönüşecektir. İnsan kendinden aşağı bu şekilde düşer, yanılır, yok olur ve yok eder. Sınırsız özgürlüğün kışkırtıcılığının kibri çağrıştırdığını belirtmiştik, şeytanın cennetten kovulmasının da kibirle anıldığı düşünülürse insan yanılgısını anlar. Yalnız Yaradan’ın gücünün sonu yoktur. Hâlbuki insan yorulur, gevşer, bıkar, ara verir. İnsan sınırlarla var olmuştur zaten.
Fıtratın terazisi:
İfrat–tefrit ve denge
Klasik İslam ahlak felsefesi, “ölçü”yü bir ahlak estetiği olarak düşünür. İbn Miskeveyh çizgisinde erdem, insanın tabiatına, yani fıtratına, uygun hareket etmesidir. Aklın gözetiminde kuvvelerin terbiye edilmesiyle insan, kendine yakışan kıvama gelir. Bu yaklaşımda erdem, uçlara tutunmaz, merkezî dengenin adıdır. Gazali’deyse dengeyi sadece teorik bir öneri olarak soğuk bir şekilde görmeyiz. Şimdilerde modern psikolojinin ancak yeni yeni üzerinde durduğu sınırlar meselesinde Gazali psikolojik bir tedavi diliyle konuşur. Havf ve recâ bahislerinde şöyle der: “Korkunun eksikliği de vardır, aşırılığı da vardır. Övülmeye layık olan ise ortası ve dengeli olanıdır.” Bu cümle, çağdaş insanın sinir sistemine de söylenmiş gibi. Günah aslında aşırılığın, hudutsuzluğun ifadesidir. Bazen de “erdem” kılığında bir taşkınlığı anlatır. Fazla hız, fazla öfke, fazla teşhir, fazla yargı… Hepsi benliği şişirir; sonra patlatır. Dengeyi kaybeden birey, hakikatten uzaklaşarak yalnızca kendi dürtüsünü büyütür. Yine, Gazali, İhyâ’ü Ulûmi’d-Dîn’de insanın helakini “haddi aşmak” kavramıyla açıklar: “Nefsin arzularına ölçüsüzce tabi olmak kalbi karartır ve aklı esir eder.” Ona göre insanın kurtuluşu, arzuların inkârında değil ölçüye bağlanmasındadır. Ölçü kaybolduğunda akıl araçsallaşır, güç kutsallaşır, sınır ihlali meşrulaşır. İslam felsefesinde itidal, salt ahlaki bir erdem olarak görülmez, itidal ontolojik bir ilkedir. Farabi’den İbn Sina’ya kadar birçok düşünür, varlığın düzenini denge kavramıyla açıklar. Aşırılık, varlığın düzenine aykırıdır. Bu yüzden her taşkınlık, aslında kozmik bir uyumsuzluktur.
Tasavvufi sınır: Tedbirden yorulmak ve nefsin hududu
Sınır terbiyesi yalnızca dışarıya çizilmiş bir çizgiyi göstermiyor, bu bir edep talimidir. Haricî hudutlar, içteki hududu inşa etmeden ayakta kalamaz. İnsan, önce kendi nefsinin sınırını öğrenir sonra başkasının alanına saygı göstermeyi bilir. İbn Ataullah el-İskenderî, el-Hikemü’l-Atâiyye’de insanın iç taşkınlığını “tedbir saplantısı” üzerinden yakalar: “Kendi kendini yönetme yükünden yorulup dinlen; senin adına yürütülene sen yeniden teşebbüs etme.” Bu söz, ilk bakışta pasifliğe çağrı gibi anlaşılabilir. Oysa burada kastedilen, iradeyi terk etmektense iradeyi ilahlaştırmamaktır. Nefsin “Her şeyi ben belirlerim.” iddiasına çekilmiş bir huduttur bu. İnsan, her şeyin merkezine kendini koyduğunda, tedbir tahakküme dönüşür. Tıpkı Batı ahlakı, Batı’nın tahakküme dönüşen tavrı gibi…
Tasavvufun itirazı tam buradadır: Tedbir, tevekkülün önüne geçtiğinde insan kendini mutlaklaştırmaya başlar. Bu mutlaklaştırma, sadece bireysel bir problemi kapsamaz, toplumsal taşkınlıkların da köküdür. Çünkü nefsin sınırsızlığı, çoğu zaman “ilahlaşma tehlikesi” üretir. Kendi iradesini mutlaklaştıran benlik, başkasını kolayca hiçe sayar. Hiç kimse bir sabah zalim olarak uyanmaz. Zalimlik, küçük ihlallerin birikimidir. Küçük bir kibir, küçük bir hoyratlık, küçük bir “ben bilirim” sapması… İçeride sınır kaybolduğunda, dışarıda taşkınlık kaçınılmazdır. Bu yüzden “büyük cihad” denilen nefis muhasebesi, aslında büyük yıkımların önüne çekilmiş ilk settir. Tasavvuf, sınırı eksiltme olarak görmez. Aksine arınmanın habercisi sayar. Çünkü sınır, insanı daraltmaz, onu netleştirir. Taşkınlık çoğu zaman yanlış yönelimdir. Enerji vardır ama yön kaymıştır. İrade vardır ama istikamet kaybolmuştur. İslam, yönü düzeltir. Fıtrata uygun olanın ölçülü olduğunu hatırlatır. Nefsin hududu, iradenin yerini bilmesidir.
İnsanın kendini bu dünya tedbirleriyle kuşatması, her ihtimali kontrol etme arzusuyla yaşaması, ruhunu yorar. Çünkü çoğu zaman korku, kontrol etme arzusu kılığına bürünür. İbn Ataullah’ın çağrısı, insanı bu korkunun esaretinden kurtarmaktır: Kendini bil, yerini bil, teslim ol. Teslimiyet burada sınır bilincidir. İnsan, her şeyi belirleyemeyeceğini kabul ettiğinde, başkasının alanına da taşmamayı öğrenir. İçteki hudut, dıştaki adaletin teminatıdır. İslami sınır öğretisi, özgürlüğe kapalı değildir, aksine özgürleştirir. Çünkü sınırsızlık, insanı nefsine esir eder. Ölçüyse onu nefsin taşkınlığından korur. Kendini sınırsız sanan benlik, sonunda en dar hapishaneye düşer: kendi egosunun içine. Gerçek özgürlük, haddini bilmekle başlar. Haddini bilen, Rabbini bilir; yerini bilen, başkasının yerini gasp etmez. İnsan, kendini sınırladığında küçülmez; berraklaşır.
Bütün büyük felaketlerin öncesinde, fark edilmeyen küçük bir hudut aşımı vardır. O yüzden tasavvuf, dışarıdaki mücadeleden önce içerideki taşkınlığı susturmayı öğretir. Çünkü içte sükûnet kurulmadan dışta adalet kurulmaz. Bir insanı, hatta insanlığı yıkıma götüren büyük zulümler, içeride bu şekilde inşa olur. O sebeple kendimizdeki küçük bir sapmaya dahi dikkatle eğilmek zorundayız.
Modern teşhis:
Anomi, akışkanlık ve öz denetim yorgunluğu
Modern toplum, sınırı “baskı” diye kodlarken; sınır yıkımını “özgürlük” diye pazarlar. Normların çözülmesi, insanı rahatlatmaz; köksüzleştirir. “Akışkan modernlik” metaforu bu çözülmenin gündelik hayattaki yüzünü tarif ediyor. Bağlar, kimlikler, sadakatler “katı” olarak durmaz, akışkandır. İnsan her şeye dokunur, hiçbir şeye tutunamaz. Bu akışkanlıkta “hudut” fikri bir yük gibi görünür ama aslında insanın zihinsel sağlığı, sınır duygusuna yaslanır. Sınırlar eğitimi, bir “yasaklar listesi” olarak sunulmamalıdır. Bu insan için fayda sağlayacağı izzet terbiyesidir. İzzet, kendini ve başkasını koruyacak ölçüyü bilmekle başlar: Dilin hududu (iftira ve linçten sakınma), bedenin hududu (teşhirin değil haysiyetin dili), öfkenin hududu (adaleti intikama çevirmeme), siyaset dilinin hududu (savaşı alkışlayan hazzı reddetme). Bugün bize düşen, özgürlüğü “sınır yıkımı” olarak okumayı bırakmak; özgürlüğü “sınır bilinci” olarak yeniden tarif etmektir.
Özgürlüğü yeniden düşünmek gibi bir çabaya girmeliyiz. Özgürlük, sınırları yıkmak, teşhir, fütursuzluk değil sınırlar içinde kemale ermektir. Hudut, insanı küçültmez; onu taşkınlıktan korur. Çünkü taşkınlık, önce insanın kalbinde başlar. Kalpte başlayan sınır ihlali, sonunda şehirleri yakar. İslam’ın ölçü çağrısı, yasakçı bir daralma gibi basite indirgenemez, bu varoluşsal bir denge teklifidir. Sınırı olan insan hem kendine hem başkasına yer açar. Sınır tanımayansa sonunda kimseye yaşam alanı bırakmaz. Bugün savaşların, işgalin, müdahalenin, ötekine karşı taşkınlığın, kendine, bedenine karşı aşırılığın arkasında duran zihniyet aslında hudut bilincini yitirmiş bir güç anlayışı. Ölçüsüzlük, emperyalizme; emperyalizm, zulme; fıtrattan sapma, aşırılığa; her aşırılık da yıkıma; yıkımsa insanlığın ortak kaybına dönüşür. Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Özgürlük gerçekten sınırsızlık mıdır, yoksa sınırla kazanılan bir olgunluk mu? İslam düşüncesi, ikinci cevabı verir: Ölçü, rahmettir. Hudut, korumadır. İtidal, medeniyettir. Ve insan, ancak haddini bildiğinde gerçekten insan olur. Edep ya Hu!