KULLUĞUN ÖZÜ
ŞÜKÜR
Prof. Dr. Mahmud Esad ERKAYA
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Tabiinin önde gelen fakihlerinden Ata b. Ebu Rebah ile Ubeyd b. Umeyr, bir gün Hz. Aişe’yi ziyaret ederek Hz. Peygamber’de gördüğü en hayret verici davranışı sorarlar. Hz. Aişe, bir gece Allah Resulü’nün ibadet ederken sakalı ve secde yeri ıslanana dek ağladığını anlatır. Sabah ezanı için gelen Bilal-i Habeşi, “Ey Allah’ın Resulü! Geçmiş ve gelecek günahlarınız affedildiği hâlde niçin ağlıyorsunuz?” diye sorunca Efendimiz şu cevabı verir: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” (İbn Hibban, Sahîh, 2/386)
Peygamber Efendimiz, bu tavrıyla “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.” (İbrahim, 14/7) ayetindeki ilahi sırrın yaşayan bir örneği olmuştur. Zira şükür, sadece dilde kalan bir söz değil maddi ve manevi tüm ikramların farkında olmaktır. Zengin ya da fakir ayrımı olmaksızın, her insana takdir edilen nimetlerin kanaat ölçüsüyle değerlendirilmesi esastır. Görmekten yürümeye kadar bedensel her yeteneğin bir mucize olduğu düşünüldüğünde hayatın nimetlerle örülü olduğu idrak edilecektir. Kişi, kendi varlığındaki ve çevresindeki bu lütufları ibretle temaşa ettiğinde şükrün ilk aşaması olan bilinç düzeyine erişir.
Mutasavvıf Herevi, şükrü; “nimeti kalben bilmek ve lisanen itiraf etmek” olarak tanımlayarak bu süreci üç temel aşamaya ayırır: Nimeti tanımak, nimeti kabul etmek ve nimeti veren Allah’ı sena etmek, övmek. Şükür, insanın mazhar olduğu, devamını ve artışını arzuladığı nimetlere mukabil Allah Teâlâ’ya minnettarlığını sunmasıdır. Bu doğrultuda, nimetin farkına varılmasını takip eden en kritik aşama, o nimetin gerçek sahibini idrak etmektir. Gündelik hayatta kendisine iyilik yapan birine teşekkür etmeyi ihmal etmeyen insan, bu minnet duygusunu Allah’a yönelttiğinde şükür ibadetini gerçekleştirmiş olur. İyiliğin asıl kaynağını bilmek, şükrün muhatabını da tayin eder. Kâinattaki her hadisenin Allah’ın takdiriyle vuku bulduğu gerçeği, hakiki şükrün yalnızca O’na mahsus olduğunu kanıtlar.
Cümle işler Hâlık’ındır,
kul eliyle işlenir.
Hakk’ın emri olmaz ise,
sanma bir çöp deprenir.
Cenab-ı Hakk’ın iradesi olmaksızın yeryüzünde bir saman tanesinin dahi kımıldaması mümkün değildir. Dolayısıyla kulun eli yalnızca bir vasıtadır; her şey Allah’ın takdiriyle gerçekleşir. Ebu Said el-Harraz, şükrü, “Nimeti vereni tanımak ve O’nun Rabliğini ikrar etmektir.” şeklinde tanımlayarak bu bilince işaret eder.
Gazali’ye göre şükür; ilim, hâl ve amel boyutlarından oluşur. Tam bir ifa için önce nimeti vereni bilmek (ilim), ardından O’na sevgi duymak (hâl) ve nihayetinde bu duygunun gereğiyle hareket etmek (amel) gerekir. Şibli’nin, “Şükür; nimeti değil nimeti vereni görmektir.” sözü de dikkati asıl kudrete çeker. Gazali’ye göre bu idrak, kulun gönlünde bir ferahlık ve muhabbet uyandırır; böylece şükür, fiiliyata dökülecek bir olgunluğa erişir.
Şükrün fiilî boyutu ihlas, hayırlı işlere niyet ve her uzvun kendi şükrünü edasıyla gerçekleşir. Gözün şükrü, kusurları görmemek; kulağın şükrü, ayıpları duymamak; dilin şükrü ise zikirdir. Bu bağlamda, “elhamdülillah” gibi ifadeler, kalpteki minnetin söze dökülmüş hâlidir. Hz. Peygamber (s.a.s.), şükrün lisan ile ikrarını teşvik ederek nimeti dile getirenin şükretmiş olacağını, gizleyenin ise nankörlük edeceğini vurgulamıştır. (Ebu Davud, Edeb, 11) Fudayl b. İyaz da “Nimeti dile getirmek, şükrün bir parçasıdır.” diyerek konunun ehemmiyetini ifade etmiştir.
Nimetlerin asıl kaynağı Allah’tır. İlahi irade bu nimetlerin ulaşmasında insanları ve olayları vesile kılar. Bu sebeple insanlara teşekkür etmek, Allah’a şükretmenin ilk basamağı kabul edilmiştir. Zira somut dünyada teşekküre alışan bir nefis, hakikatte Rabbine yönelmeye daha yatkın hâle gelir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 35) buyurarak toplumsal nezaketi kulluğun bir parçası kılmıştır. Hatta bu teşekkürü, “Allah seni hayırla mükâfatlandırsın.” diyerek duaya dönüştürmek, övgülerin en güzeli kabul edilmiştir. (Tirmizi, Birr ve Sıla, 88)
Nimetleri görmezden gelmek ise “küfrân-ı nimet” (nankörlük) olarak tanımlanır. Haris el-Muhasibi bu konuda şu uyarıyı yapar: “Nimet karşısında Allah’a şükretmeyen, nimetin kaybolmasına davetiye çıkarmış olur.” Yüce Allah, insanoğluna doğru yolu göstermiş, şükür ile nankörlük arasındaki tercihi insanın iradesine bırakmıştır. Şükür, Allah’ın ihtiyacı olan bir eylem değil insanın manevi gelişimine hizmet eden bir kazanımdır. Buna rağmen insanoğlu ya çok az şükreder ya da gaflet içinde hiç şükretmez. Nihayetinde kulun sahip olduğu her nimet, aslında onun sadakatini ölçen bir imtihan vesilesidir.
Dünya bir imtihan meydanıdır, kimileri darlıkla kimileri ise bollukla sınanır. Refah içindeki bir kulun başarısı, kendisine sunulan imkânları Allah’ın rızası doğrultusunda kullanmasına bağlıdır. Rabbini unuttuğu ölçüde ise hüsran kaçınılmazdır. Hz. Ömer’in, “Hangi mal daha hayırlıdır?” sorusuna Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) verdiği şu cevap oldukça manidardır: “Şükreden bir kalp, zikreden bir dil…” (İbn Mace, Nikâh, 5) Bu beyan, şükrün maddi her türlü mal varlığından daha üstün bir zenginlik olduğuna işaret etmektedir.
Şükür, sadece bir teşekkür değil aynı zamanda yüksek ecir getiren bir ibadettir. Nitekim Allah Resulü, “Yiyip şükreden kimse sabrederek oruç tutan kimse gibidir.” (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 43) buyurarak şükrün manevi değerini oruçla eş değer tutmuştur. Efendimiz (s.a.s.), hayatı boyunca dilinden şükrü eksik etmemiş, kendisine bir müjde ulaştığında veya bir nimete nail olduğunda derhal şükür secdesine kapanarak memnuniyetini Rabbine arz etmiştir.
Mümin için yalnızca nimetlere değil imtihan vesilesi olan belalara karşı da hoşnutsuzluk göstermemek edeptendir. Mutasavvıflar, her iki durumun da Allah’tan geldiği bilinciyle “Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” ilkesini benimsemişlerdir. Ebu Bekir b. Ebu Sa’dan’a göre hakiki şükür, nimetlere olduğu kadar musibetlere de şükredebilmektir; çünkü her iki durumun arkasındaki asıl müsebbip Allah’tır. Sehl b. Abdullah’ın, evi soyulan birine, “Şükret ki hırsız kalbine girip imanını çalmadı.” şeklindeki tesellisi, yaşanan olumsuzluklara dahi hikmet ve ibret nazarıyla bakılması gerektiğini gösterir.
Hamd, dilimizde çoğu zaman şükürle eş anlamlı kullanılsa da aslında daha geniş bir anlam sahasına sahiptir. Şükür bir iyiliğe karşılık verilirken hamd, Allah’ı her durumda kemal sıfatlarıyla övmektir. Bu sebeple nimet için şükür, bela için hamd tavsiye edilmiştir. (Kuşeyri, Ebü’l-Kasım Zeynülislam Abdülkerim b. Hevazin, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, thk. Halil el-Mansur. Beyrut: Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1422, s. 214) Nihayetinde başa gelen sıkıntıların üstesinden gelmenin yolu, onlardaki gizli rahmeti görebilmektir. Kulun en olgun tavrı, “el-hamdü lillahi alâ külli hâl.” (Her hâlde ve durumda Allah’a hamd olsun.) diyerek tam bir teslimiyet sergilemektir.