DUAM KABUL OLMUYOR MU?


Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT


Varlığın en yalın, en korunmasız ve aynı zamanda en vakur hâli olan dua; çağırmak, seslenmek, davet etmek ve nihayetinde bir acziyet itirafı içinde sonsuz bir kudrete yaslanmak demektir. İnsanın kendi sınırlılığını fark edip sınırsız olanın kapısını çalmasıyla başlayan bu yolculuk, sadece dilden dökülen bir yakarıştan ibaret değildir. Bilakis dua, hem fiilen ter dökerek çabalamayı hem de kalben Yaradan’a sığınmayı kapsayan manevi bir köprü, ibadetin özüdür. (Tirmizi, Deavat, 1) Hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan, kulun doğrudan Rabbiyle muhatap olduğu bu anlar, beşerî varoluşun en samimi tecellisidir. Rabbimiz, Furkan suresinde, “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” buyurarak insanın varlık sahnesindeki kıymetinin bu yönelişle ölçüldüğünü ilan etmiştir.

Modern hayatın baş döndürücü keşmekeşi, ruhu hırpalayan gelgitleri ve bitmek bilmeyen koşuşturmaları içinde bocalayan insan için dua, sığınılacak en güvenli liman, ruhun nefes aldığı bir kurtuluş adasıdır. Bizler, kâinatın devasa çarkları arasında her an sarsılabilen, gücü sınırlı varlıklarız. Fakat dua ile her şeye gücü yeten bir Yüce Varlık’a bağlandığımızda, O’nun desteğini yanımızda hissederek manevi bir direnç kazanırız. Bu yönüyle dua, sadece bir istek listesi değil kulun Rabbiyle buluştuğu mukaddes bir andır. İnsanı ümitsizliğin karanlığından, yalnızlığın soğukluğundan ve korkunun esaretinden kurtaran bu iletişim, mümin için pasif bir bekleyiş değil hayata karşı dik ve vakur durmayı sağlayan manevi bir kalkandır. Arkasında sarsılmaz bir gücün inayetini hisseden insan, dünyanın yükü ne kadar ağır olursa olsun, onu taşıyacak feraseti kendinde bulur.

Yüce Allah, zatı itibarıyla kavrayışımızın ötesinde olsa da rahmeti ve inayetiyle bize şah damarımızdan daha yakındır. (Kaf, 50/16) O, her an bizimle birliktedir; fısıltılarımızı işitir, kalbimizden geçenleri bilir. (Âl-i İmran, 3/119) Bakara suresinde yer alan, “Kullarım, beni senden sorarlarsa (bilsinler ki) gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince dua edenin duasına cevap veririm…” (Bakara, 2/186) müjdesi, bu yakınlığın en müşahhas teminatıdır. Rabbimiz bizden dua etmemizi istemiş ve “Bana dua edin, duanıza cevap vereyim...” (Mümin, 40/60) buyurarak hiçbir samimi çağrıyı karşılıksız bırakmayacağını vadetmiştir. Ancak insanın aceleci tabiatı, bazen bu vaadi yanlış yorumlamasına neden olur. Zihinlerde beliren, “Neden duam kabul olmuyor?” sorusu, aslında “icabet etmek” ile “istenileni aynen vermek” arasındaki o ince ve hikmetli farkı görememekten kaynaklanır.

Bizler, kısıtlı bilgimizle anlık arzularımızı hayır zannederek talep ederiz. Oysa mülkün gerçek sahibi olan ve ezel ile ebedi aynı anda kuşatan ilahi ilim, bizim için neyin hayır neyin şer olduğunu en iyi bilendir. Buna karşılık insan, çoğu kere kendisi için kötü, şer olanı hayır zanneder; hayır olanı ise şer zannederek ondan kaçar. (Bakara, 2/216) Bazen bir talep, görünürde faydalı olsa da uzun vadede bizim için bir hüsran vesilesi olabilir. Tıpkı şefkatli bir annenin, sağlığına zarar vereceğini bildiği için evladının çok istediği bir şeyi ona vermemesi gibi Allah da kuluna olan sonsuz merhametinden dolayı, onun aleyhine olacak bir duayı dünya hayatında tecelli ettirmez. Bu bir mahrumiyet değil bilakis ilahi bir korumadır. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Meryem’in annesinin bir erkek evlat isterken kendisine Hz. Meryem’in lütfedilmesi (Âl-i İmran, 3/35-36), duanın reddedildiğini değil çok daha hayırlı ve bereketli bir surette kabul edildiğini gösteren en zarif örnektir.

Resul-i Ekrem Efendimiz, samimiyetle yapılan hiçbir duanın boşa gitmeyeceğini müjdelerken karşılığın üç şekilde tecelli edeceğini bildirmiştir: Ya istenen şey bu dünyada aynen verilir ya o dua hürmetine kulun üzerinden bir bela defedilir ya da bu istek ahirete saklanarak cennet bahçelerinde kat kat fazlasıyla ikram edilir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/18; Tirmizi, Deavat, 1452) Bu hakikati idrak eden bir mümin, “Duam kabul olmadı.” demek yerine, Allah’ın sunduğu diğer büyük lütufları beklemeyi bilir. Ahiret yurdunda kul, dünyada karşılık bulmadığını sandığı dualarının o muazzam bedellerini gördüğünde, keşke bütün dualarımın karşılığı buraya kalsaydı diyecek kadar büyük bir ihsanla karşılaşacaktır.

Duanın makbuliyetine engel olan hususlar ise bazen kulun kendi hâlinde gizlidir. Dua, sadece dudakların hareketi değil kalbin ve amelin müşterek bir fiilidir. Helal lokma ile beslenmek, bu yakarışın ruhuna can veren en temel unsurdur. Gıdası, içeceği ve giysisi haram olan birinin ellerini göğe açıp yardım istemesi, semavi kapıların önünde bir perdedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), saçı başı dağılmış, ellerini göğe açıp dua eden bir adamdan bahsederken yediği haram, içtiği haram ve giydiği haram olan birinin duasının nasıl kabul olunacağına dair derin bir ikazda bulunur. (Müslim, Zekât, 65) Kalbin gaflet içinde olması, yani dil “Allah” derken gönlün dünya vadilerinde kaybolması da duanın tesirini kırar. Ayrıca sabırsızlık ve aceleci tavırlar, duanın o huşu dolu edebine aykırıdır. Unutulmamalıdır ki dua, başlı başına bir ibadettir ve ibadetin asıl meyvesi Allah’a yakınlaşmaktır.

Sonuç olarak dua etmek, sadece bir sonuç alma mekanizması değil âlemlerin Rabbi olan Zat’ın huzuruna kabul edilme şerefidir. Kul, kapıda beklemeyi bir onur bilmeli, ısrarla istemeli ama sonucun vaktini ve şeklini sonsuz hikmet sahibine bırakmalıdır. Kabul edilmeyen dua yoktur; cevabı henüz dünyada tecelli etmemiş veya daha hayırlı bir surete bürünmüş dua vardır. İnsan kendi hayat senaryosunun yazarı değil Allah’ın yazdığı muazzam kaderin bir parçasıdır. Bu bilinçle ellerini semaya açan bir mümin için her yakarış, aslında kendi iç dünyasında bir uyanış ve Yaradan ile taze bir ahitleşmedir. Bize düşen; sabırla, güvenle ve tam bir teslimiyetle O’na yönelmektir. Duanın en büyük semeresi, kulun Rabbiyle baş başa kalması, O’nun merhametini hissetmesi ve nihayetinde ruhunun sükûnete ermesidir. Zira dua, sadece bir şeyi elde etmek için değil “Bir olan”ın huzurunda olduğumuzu idrak etmek için yapılır. Bu bilinçle edilen her dua, daha ağızdan döküldüğü anda makbuliyet kazanmış, bir huzur ve sekineye dönüşmüştür. Asıl mahrumiyet duanın karşılığını alamamak değil dua etmekten mahrum kalmaktır.