BİLİMSEL VERİLER IŞIĞINDA
ASTROLOJİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Hümeyra Nur İŞLEK
DİB Astronom
İnsanlık tarihi boyunca gökyüzü, merakın, hayranlığın ve anlam arayışının en güçlü kaynaklarından biri olmuştur. Güneş’in doğuşu ve batışıyla belirlenen zaman düzeni, Ay’ın evreleriyle ölçülen aylar, mevsimlerin döngüsü ve yıldızların sabit gibi görünen dizilişi, insanın hem günlük hayatını hem de düşünce dünyasını derinden etkilemiştir. Bu ilgi, iki farklı yaklaşımın doğmasına yol açmıştır:
1. Gözleme, ölçüme ve matematiksel açıklamaya dayanan astronomi
2. Gök cisimlerinin insan karakteri ve kaderi üzerinde etkili olduğu iddiasına dayanan astroloji
Tarihsel süreçte zaman zaman iç içe geçmiş olsalar da günümüzde bu iki alanın mahiyeti, yöntemi ve amacı bakımından kökten farklı olduğu açıktır.
Astronomi, evrende yer alan gök cisimlerinin konumlarını, hareketlerini, fiziksel yapılarını, kimyasal bileşimlerini, kökenlerini ve oluşum süreçlerini inceleyen bir bilim dalıdır. (Yeni Türk Ansiklopedisi, “Astronomi”, İstanbul 1985, c. 1, s. 198) Yöntemi gözlem, matematik ve fizik yasalarına dayanır. Ölçülebilir verilerle çalışır, hipotezlerini test eder ve yanlışlanabilirlik ilkesine bağlıdır. Buna karşılık astroloji, gök cisimlerinin insan karakteri ve yeryüzündeki olaylar üzerinde belirleyici etkiler taşıdığını ileri süren ve bu etkileri araştıran bir inanış sistemidir. Yöntemi yorum ve sembolizme dayanır. İddiaları ölçülebilir, test edilebilir ve tekrarlanabilir değildir. Bu nedenle bilimsel yöntem açısından astrolojinin bir bilim dalı olarak kabul edilmesi mümkün değildir.
Tarihsel arka plan: Birliktelikten ayrışmaya
Astronomi ve astrolojinin kökenleri Mezopotamya uygarlıklarına kadar uzanır. M.Ö. üçüncü binyılda özellikle Babil çevresinde yaşayan bilginler, gökyüzünü düzenli biçimde gözlemlemiş; gezegenlerin ve yıldızların konumlarını kaydetmiş ve bu verileri takvim düzenlemeleri ile tarımsal faaliyetlerin planlanmasında kullanmışlardır. Bu çalışmalar esasen zamanın ölçülmesi, mevsimlerin belirlenmesi ve matematiksel hesaplamaların geliştirilmesine yönelik ilmî faaliyetlerdi. Nitekim gök cisimlerinin gökyüzünde nerede ve ne zaman göründüğünü sistemli ve nispeten doğru biçimde kaydeden ilk medeniyetlerden biri Mezopotamya olmuştur.
Bununla birlikte, aynı gözlemlerden hareketle gök olaylarının yeryüzündeki hadiselerle ilişkilendirilebileceği düşüncesi de zamanla gelişmiş; böylece ilmî gözlem geleneğinin yanında astrolojik yorum anlayışı da ortaya çıkmıştır. Bu durum, başlangıçta ortak gözlem zeminine sahip olan astronomi ile astrolojinin ilerleyen dönemlerde farklı yönlere ayrılmasının tarihî zeminini teşkil etmiştir.
Antik Çağ’da ve Orta Çağ boyunca astronomi ile astroloji çoğu zaman kesin çizgilerle birbirinden ayrılmamış, gökyüzü gözlemleri çoğu durumda astrolojik yorumlarla birlikte yürütülmüştür. (Michael Hoskin, The History of Astronomy: A Very Short Introduction, Oxford: Oxford University Press, 2003, s. 6-8.) Bu dönemlerde birçok gök bilimci geçimini astrolojik takvimler hazırlayarak veya göksel olaylara dair yorumlar yaparak sağlamıştır. Avrupa’da bu birliktelik 17. yüzyıla kadar sürmüş; Kopernik, Kepler, Galileo ve Newton gibi bilim insanlarının gök cisimlerinin hareketlerini matematiksel yasalarla açıklamalarıyla birlikte astronomi bağımsız bir bilim olarak kesin biçimde ayrılmıştır. Gök cisimlerinin hareketlerinin fiziksel yasalarla açıklanabilir olduğu anlaşılmış, insan kaderiyle ilişkilendirilmesine yönelik iddiaların bilimsel temeli olmadığı ortaya konmuştur. (Prof. Dr. Osman Demircan, Astronomi Tarihi Ders Notları, A.Ü.F.F. Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü)
Dikkat çekici olan husus, bu ayrımın İslam düşüncesinde daha erken dönemlerde yapılmış olmasıdır. Farabi, en-Nüket fi ma yasihhu ve ma la yasihhu min ilm en-nücum adlı eserinde astronomi ile astrolojiyi yöntem bakımından ayırmış; İbn Sina ve İbn Rüşd gibi düşünürler de benzer bir tavrı sürdürmüşlerdir. (Tevfik Fehd, “İlm-i Ahkâm-ı Nücûm”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 22, s. 124) İbn Haldun ise yıldızların insan kaderi üzerinde etkisi olduğu inancını hem akli hem de dinî açıdan reddetmiştir. Ona göre kâinatta gerçek etki sahibi yalnızca Allah’tır; yıldızlara metafizik güç atfetmek tevhid inancıyla bağdaşmaz. Bu yaklaşım, İslam düşüncesinde astronominin meşruiyetini korurken astrolojinin eleştirilmesine zemin hazırlamıştır. (İbn Haldun; Mukaddime, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, c. 2, 1991, s. 1160–1161; Mehmet Bayrakdar, İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, TDV Yayınları, Ankara 1989, s. 73)
Astrolojinin temel varsayımları ve sorunları
Astrolojinin merkezinde doğum anındaki gök cisimlerinin konumlarının insan kişiliğini ve hayatını belirlediği iddiası yer alır. Bu iddianın temeli yıldız haritaları ve burçlar kuşağı üzerine kuruludur. Astrolojide burçlar, ekliptik kuşağın 12 eşit parçaya bölünmesiyle matematiksel olarak tanımlanır ve Güneş’in yıl boyunca bu bölümlerden geçtiği kabul edilir.
Öncelikle Güneş yıl boyunca 12 değil 13 takımyıldızın önünden geçer; Yılancı (Ophiuchus) takımyıldızı astrolojik sistemde dışarıda bırakılmıştır. Ayrıca takımyıldızların gökyüzünde kapladıkları alanlar eşit değildir. Güneş bazı takımyıldızlarında haftalarca, bazılarında ise çok kısa süre kalır. Örneğin Güneş, Başak burcunda 45 gün kalırken Akrep burcunda 7 gün kalmaktadır. Babilliler Güneş’in konum tahminlerini kolaylaştırmak için düzgün hızla 30 günde bir burçtan diğerine geçtiğini yani burçların eşit aralıklarla dizildiğini varsaymışlardır.
Hem yıldızların öz hareketleri hem de Dünya’nın eksen devinimi (presesyon) nedeniyle burçlar gökyüzünde kaymıştır. Bu nedenle günümüzde Güneş, astrolojide kabul edilen tarihlerde ilgili takımyıldızlarda bulunmamaktadır. Burç tarihleri ile gerçek gökyüzü konumları arasındaki bu uyumsuzluk, astrolojinin temelini oluşturan sistemin astronomik gerçeklikle bağdaşmadığını göstermektedir.
Takımyıldızların yapısı da astrolojik yorumları desteklemez. Gökyüzünde yan yana görünen yıldızlar gerçekte birbirlerinden çok farklı uzaklıklardadır; aralarında fiziksel bağ yoktur. Bu yıldızların oluşturduğu şekiller yalnızca insanın bakış doğrultusuna bağlı bir perspektif etkisidir. Dolayısıyla bu şekillerin insan kaderi üzerinde etkili olduğu iddiasının fiziksel bir temeli bulunmamaktadır.
Astrolojinin başka tutarsızlıkları da vardır. Gezegen isimleri mitolojik figürlerden alınmış ve bu isimlere sembolik özellikler yüklenmiştir. Venüs’ün aşkı, Mars’ın savaşı temsil etmesi gibi atıfların fiziksel gerçeklikle hiçbir bağlantısı yoktur. Ayrıca doğum anı hangi andır? Bebeğin başının ilk göründüğü an mıdır? Yoksa doğum sürecinin tamamını mı kapsamaktadır? Sezaryen doğumlar nasıl değerlendirilir? Yeni keşfedilen gök cisimlerinin astrolojik sistemde nasıl yer alacağı gibi soruların tutarlı cevapları yoktur. Güneş Sistemi’nde yüzlerce uydu ve milyonlarca asteroit bulunmasına rağmen astrolojide yalnızca belirli gök cisimlerinin seçilmesi keyfî bir tercihtir.
Fizik yasaları açısından astrolojik etki iddiası
Astrolojinin en temel iddiası, gök cisimlerinin insanlar üzerinde belirleyici etkiler oluşturduğudur. Fizik bilimi açısından bir cismin başka bir cisim üzerinde etki oluşturabilmesi için bilinen temel kuvvetlerden biriyle etkileşmesi gerekir. Dört temel kuvvet vardır. Bunların ikisi kütle çekim ve elektromanyetik kuvvetlerdir; diğer ikisi ise zayıf ve güçlü çekirdek kuvvetleridir. Son iki kuvvet yalnızca atom altı ölçekle sınırlıdır. Astronomik mesafeler söz konusu olduğu için bu iki etkiyi görebilmek neredeyse imkânsızdır.
Kütle çekim kuvveti cismin kütlesi ve uzaklığına bağlıdır; uzaklık arttıkça kuvvet hızla azalır. Gezegenlerin Dünya üzerindeki çekim etkileri hesaplandığında Ay ve Güneş dışında diğerlerinin ihmal edilebilir düzeyde olduğu görülür. Örneğin Jüpiter’in kütlesi Ay’dan 26 bin 500 kat daha büyük olmasına rağmen Ay’ın uzaklığının 2 bin katı daha uzak olması nedeniyle Dünya üzerindeki çekim etkisi Ay’ınkinden çok daha küçüktür. Yıldızların etkisi ise milyarlarca kilometrelik uzaklıkları nedeniyle yok denecek kadar azdır. Eğer astrolojik etki kütle çekimden kaynaklanıyorsa, yalnızca Ay ve Güneş’in etkili olması gerekirdi.
Elektromanyetik etki açısından da benzer durum söz konusudur. Gezegenlerin toplam elektrik yükü nötrdür; manyetik alanları ise yalnızca yakın çevrelerinde etkilidir. Dünya üzerindeki en güçlü elektromanyetik etki Güneş’ten gelir; diğer gök cisimlerinin katkısı ihmal edilebilir düzeydedir. Bu durumda astrolojik etkinin elektromanyetik kökenli olması da mümkün görünmemektedir.
Sonuç olarak astrolojinin öne sürdüğü etki mekanizması fizik yasalarıyla açıklanamamakta, ölçülebilir ve test edilebilir bir süreç olarak tanımlanamamaktadır. Bilimsel yöntem açısından mekanizması tanımlanamayan ve gözlemsel olarak doğrulanamayan bir etkinin kabul edilmesi mümkün değildir.
Bilimsel yöntem ve yanlışlanabilirlik
Bilimsel teoriler gözlem ve deneyle sınanabilir olmalı, yanlışlanabilirlik ilkesine açık olmalıdır. Astrolojik öngörüler ise genellikle belirsiz, genelleyici ve yoruma açıktır. Farklı astrologların aynı kişi için farklı yorumlar yapabilmesi, öngörülerin tutarlılığını zayıflatır. Ayrıca astrolojik doğrulamalar çoğu zaman kişisel anekdotlara dayanır; psikolojide “onaylama yanlılığı” olarak bilinen eğilim nedeniyle insanlar kendilerine uyan yorumları hatırlayıp uymayanları göz ardı edebilirler.
Genetik ve çevresel etkenlerin kişilik üzerindeki rolü biyoloji ve psikoloji tarafından kapsamlı biçimde incelenmektedir. İkizler üzerinde yapılan çalışmalar, genetik benzerliğe rağmen kişilik farklılıklarının ortaya çıkabildiğini göstermektedir. Aynı anda ve aynı yerde doğan bireylerin farklı yaşamlar sürmesi, astrolojinin belirleyicilik iddiasıyla çelişir. Bilimsel veriler, insan kişiliğinin genetik miras ve çevresel etkileşimlerin sonucu olduğunu ortaya koymaktadır; gök cisimlerinin konumuna bağlı bir etki mekanizması gösterilememiştir.
Astrolojinin bilimsel testleri ve deneysel sonuçları
Astroloji, tarih boyunca birçok kişi tarafından kişilik ve kader tahmini amacıyla kullanılmıştır. Ancak bilimsel araştırmalar, astrolojinin bu iddialarını doğrulamadığını göstermektedir.
Sky & Telescope dergisinin 2001 Aralık sayısında, astrolojinin bilimsel olarak test edildiği vurgulanmış; profesyonel astrologların tahminlerinin, rastgele yapılan tahminlerden daha başarılı olmadığı ortaya konmuştur.
Konuyla yakından ilgilenen bilim insanlarının ortaya attığı birtakım iddialar şu şekildedir:
• Başak burcunda doğanların iyi idareci olamayacağı iddiası, 1.500 başarılı kişi üzerinde yapılan çalışmada doğrulanmamıştır. (Snelle, Dean, Wakefield) Michigan Üniversitesi’nde 1.600 öğrenci üzerinde yapılan denemelerde de burçlara ilişkin benzer iddialar doğru çıkmamıştır. (Silverman)
• Kişinin yumuşak huylu veya geçimsiz olması ile doğum anındaki gezegen açıları arasında ilişki bulunmamıştır. (Noblitt, 1978)
• Fiziksel özellikler ile doğum burcu arasında herhangi bir ilişki gözlenmemiştir; kol boyu, saç rengi, kan grubu, solaklık, ayak boyu, deri rengi gibi 22 farklı özellik incelenmiş ve istatistiki bir bağlantı bulunmamıştır. (Culver, 1981)
• Meslek seçimi ile burçlar arasında ilişki yoktur. 10 farklı meslek grubundaki 15.560 kişi üzerinde yapılan incelemede, doğum burçlarının meslekleri belirlemediği görülmüştür. (Gauquelin) Benzer şekilde, 10.313 üniversite öğrencisinin bölümleri ile burçları karşılaştırıldığında da ilişki bulunmamıştır. (Tyson)
• Aile bireylerinin doğum anındaki gök cisimlerinin konumları arasında benzerlik gözlenmemiştir; 7.964 tek kişi ve 3.923 baba oğul çifti üzerinde yapılan çalışma bunu ortaya koymuştur. (Gauquelin)
• 3.011 astroloğun tahminlerinin yalnızca %10’u doğru çıkmıştır. (Gulver ve Ianna) (Prof. Dr. Osman Demircan, “Astroloji Nedir?”, Bilim ve Teknik Dergisi, 1991, c. 24, sayı 285, s. 49-50)
Astrolojideki bu hataların anlaşılmasında Forer etkisi ve kişisel onaylama önemli rol oynamaktadır. Forer etkisi, kişilerin genel ve belirsiz kişilik tanımlarını kendilerine özelmiş gibi görme eğilimidir. Kişisel onaylama ise rastlantısal olayların, ilişkiliymiş gibi algılanmasını ifade eder. Bu etkiler, astroloji, falcılık ve bazı kişilik testlerinin neden yaygın kabul gördüğünü açıklar.
Bilim insanları, astronomi, psikoloji, sosyoloji ve diğer alanlarda yürüttükleri titiz deneylerle, astrolojinin iddialarının doğrulanamayacağını göstermiştir. Buna rağmen astroloji, popüler kültürde ve gündelik yaşamda geniş yer bulmakta, burçlarla ilgili objeler, hediyelik eşyalar ve sosyal ritüeller insanların ilgisini çekmektedir.
Eğer astroloji gerçekten bilim olsaydı, eğitim sisteminde ders olarak okutulur, projelerde danışılır ve sonuçları olumsuz olsaydı zaman, para ve emek boşa harcanmazdı.
Bütün bu veriler ışığında, astrolojinin bilimsel bir temele sahip olmadığı sonucuna rahatlıkla varılabilir.
Kepler’in gezegen hareketleri yasaları, Newton’un evrensel çekim kuramı, Descartes’ın analitik geometrisi ve Mendel’in kalıtım yasalarıyla şekillenen modern bilimsel birikim, insan karakterinin gezegenlerin mistik etkileriyle değil genetik miras ve çevresel faktörlerle belirlendiğini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu nedenle astronomik gözlemler ve fizik yasaları ışığında yıldızların ve gezegenlerin insan kişiliği üzerinde belirleyici bir etkisi bulunduğu iddiası bilimsel temelden yoksundur. Modern astronominin ortaya koyduğu tablo nettir: Yıldızlar ve gezegenler insan karakterini biçimlendiren gizemli güçler değil evrenin gözlemlerle anlaşılabilen fizik yasalarına göre hareket eden gök cisimleridir.