GAYBA İMAN ve TEVHİD İNANCI AÇISINDAN

İLM-İ AHKÂM-I NÜCÛM

VE HAVAS İLMİ



Prof. Dr. Metin ÖZDEMİR

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi



Konunun doğru bir şekilde anlaşılıp temellendirilebilmesi için öncelikle İslam inanç sisteminde bilgi ve imanın temeline kısaca değinmemiz yararlı olacaktır.

İslam inanç sisteminde bilgi ve imanın temeli

İslam’da, duyu ve akılla kavranan şehadet âlemi ile ancak vahiy yoluyla bilinen gayb âlemi olmak üzere iki tür âlem söz konusudur. Beş duyuyla algılanan somut gerçeklikler birer “bilgi” konusudur ve bunların doğruluğu zorunlu olarak kabul edilir. Bu alanlarda özgür bir tercihten söz edilemez.

İman ise ancak gayb alanında mümkündür. Allah inancı, peygamberlik ve ahiret gibi konular doğrudan duyularla algılanamadığı için kişi bunlar hakkında bir “tercih” yapma özgürlüğüne sahiptir. İman; evrendeki düzen, tasarım ve son derece hassas ayarlar gibi gözleme dayalı somut verilerden hareketle yapılan akli çıkarımlar ve mucizelerle desteklenen peygamberlerin haberleri ışığında, kişinin özgür iradesiyle gerçekleştirdiği bilinçli bir tasdik, kesin kabuldür. Bu sebeple gayba iman, mümin olmanın temel şartıdır ve iradi bir eylemdir.

Gayba iman, İslam inancı açısından bakıldığında sadece vahiy yoluyla bilinebilecek hususları kapsar. Esas itibarıyla vahyin bizzat kendisi de gaybi bir olgudur. Bu itibarla vahyin doğruluğu ancak onu bize ileten peygamberin doğruluğunun ispatlanmasıyla bilinir. Bu yüzden doğrulukları mucizeler ile kanıtlanmış olan peygamberlere iman eden akıl sahipleri, onların getirdikleri tüm ilke ve esasları tereddütsüz olarak kabul ederler.

Özellikle iman konusu olan gaybın insanoğlundan gizlenmesinin hikmeti, insanın, akıl, vicdan ve insaf gibi temel yetilerinin kendisine yüklediği sorumluluğu hakkıyla yerine getirmesi bakımından bir imtihana tabi tutulmasıdır. Akıl, vicdan ve insaf gibi yetiler, insan için özgürlüğü, özgürlük de sorumluluğu getirir. Gayb ve şehadet ayrımının kalktığı bir dünyada, akıl, vicdan ve insaf gibi melekelerin, dolayısıyla da özgürlük ve sorumluluğun hiçbir anlamı ve değeri kalmaz. Bu yüzden dünya teklif/sorumluluk (Bakara, 2/286), ahiret ise ödül ve ceza (Yasin, 36/54) yurdudur.

Gaybın kısımları

Gayb, mutlak ve izafi olmak üzere iki kısma ayrılır. Mutlak gayb, sadece Allah Teâlâ’nın bilebileceği varlık ve bilgi alanını kapsar. Bu alanın temel özelliği, mahiyetinin beş duyu ve aklın hiçbir surette ulaşamayacağı bir nitelikte oluşudur. Dolayısıyla bu alanla ilgili bilgileri yalnızca Allah Teâlâ bilebilir. (En’am, 6/59; Neml, 27/65) İzafi gayb ise, görünen/şehadet âleminde beş duyu ve akıl aracılığıyla ulaşılan verilere dayanarak yapılan çıkarımlar ya da doğrudan Allah Teâlâ’nın peygamberlerine ve elçilerine bildirmesi yoluyla bilinebilen varlık ve bilgi alanını kapsar. Bu iki farklı gayb alanını bir örnek üzerinden açıklayacak olursak, modern bilimin güneş ve diğer yıldızların yapılarındaki birtakım değişimlerden hareketle evrenin ömrünün bir gün mutlaka biteceğinin bilinmesinin veya Rum suresinin ilk ayetlerinde belirtildiği üzere Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e, henüz savaş gerçekleşmeden önce ehl-i kitap olan Rumların, Mecusi Persleri kısa bir süre sonra mağlup edeceğini bildirmesinin izafi gayb; kıyametin ne zaman kopacağının, ölüm vaktinin ve rızıkların miktarının bilinmesinin ise mutlak gayb alanında yer aldığını söyleyebiliriz. Bu açıdan bakıldığında, mutlak gaybı, peygamberler dâhil Allah’tan başka hiç kimse bilemez. (En’am, 6/59; Neml, 27/65; Yunus, 10/20) İzafi gaybın görünen âlemden hareketle yapılan çıkarımlara dayalı kısmını, ilim ve tecrübe sahipleri, görünmeyen âlemle ilgili olan kısmını ise sadece Allah’ın dilediği kadarını bildirdiği peygamberleri (Cin, 72/25-27) bilebilir.

İslam inancının ilk ve en önemli ilkesi tevhid

Tevhid, sadece “Allah birdir” demekten ibaret değildir; bilakis O’nun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tekliğini, mutlak güç ve otoritenin ise yalnızca O’na ait olduğunu tasdik etmektir. Tevhid, hayatı parçalara ayırmaz; dolayısıyla o, ticaretten sanata, bilimden duaya kadar her anı Allah’ın huzurundaymış gibi yaşatan en temel ilkedir.

Tevhid inancının olmadığı bir yerde, sağlam bir ahiret inancı da kök salamaz. Çünkü ahiret, tevhidin bir gereği olarak adaletin mutlak tecellisidir. Müslüman bir birey için en temel hedef, her ne işle meşgul olursa olsun, bu tevhid ilkesine zarar vermemektir. Bilimsel bir keşif yaparken de bir esnaf olarak tartarken de ölçü budur. Bu itibarla eylemlerimizin dinî açıdan meşruiyet kazanmasında daima şu soru göz önünde bulundurulmalıdır. “Benim bu eylemim, Allah’ın mutlak otoritesine bir ortak koşuyor mu? Benim acziyetimi mi hatırlatıyor, yoksa kibrimi mi besliyor?”

Tartışmalı bir alan olan ilm-i nücûm (astroloji/astronomi) ve havas (harf ve isimlerin gizli etkileri) ilimlerini de bu minvalde ele almamız gerekir.

İlm-i nücûm/yıldızlar ilmi ve havas ilminin mahiyeti, gayba iman ve tevhid inancı açısından değerlendirilmesi

İslam ilimler tarihinde “ilm-i nücûm/yıldızlar ilmi” ile “havas ilmi”, epistemolojik temelleri ve gayeleri bakımından birbirinden keskin çizgilerle ayrılan iki ana disipline taksim edilmiştir:

İlm-i tesyîr/riyazi astronomi: Gök cisimlerinin hareketlerini, yörüngelerini ve konumlarını hendese/geometri ve matematiksel hesaplamalarla inceleyen bilim dalıdır. Müşahede, tecrübe ve akli istidlal üzerine bina edilen bu saha; vakit tayini ve takvim düzenleme gibi amelî gayelere hizmet eder. Müslüman âlimlerin “Zîc (astronomik cetveller tablosu)” çalışmalarıyla zirveye taşıdığı bu alan, evrendeki nizamı keşfetme çabası olarak İslam medeniyetinde meşru ve muteber bir yer edinmiştir.

İlm-i te’sir/astrolojik ahkâm: Yıldızların ve gezegenlerin konumlarından hareketle; rızık, ecel, savaş ve barış gibi beşerî ve kevnî hadiseler üzerinde “mutlak bir etki” sahibi olduğuna inanma ve bu yolla gelecekten haber verme/kehanet iddiasıdır. Bu disiplin; herhangi bir burhani delile dayanmaz, aksine zan ve vehim üzerine kuruludur. (Gazali, İhyâ’ü Ulûmi’d-Dîn, I, 29-30; İbn Haldun, Mukaddime, II, 956.)

Havas ilmi ise, eşyanın mahiyetinde gizli olan “hassa”ların/niteliklerin ve manevi tesirlerin araştırılması olarak tanımlanır. Bu saha tarihsel süreçte iki yönden ele alınmıştır:

Tabiî/maddi havas: Madenlerin, bitkilerin ve ilaçların fiziksel özelliklerini, deney ve gözlem yoluyla keşfetmeyi amaçlayan kısımdır ki onun bu yönü, modern kimya ve farmakolojinin öncüsü kabul edilir.

Manevi/sihrî havas: Harflerin/hurûf, isimlerin ve belli şekillerin (vefk/tılsım) gizli bir güç barındırdığı iddiasına dayanır. Tarihsel süreçte, meşru dua ve sığınma talepleri ile kadim büyü geleneklerinden sızan vehim ve tılsımlar bu alanda iç içe geçmiştir. (İbn Haldun, Mukaddime, II, 898-940; Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zunûn, I, 725).

Bu ilimler, tarihin her döneminde insanların ilgisini çekmiş, merak ve umut kapısı olmuştur.

Gök cisimlerinin hareketlerini anlamaya çalışmak (astronomi) veya Allah’ın isimlerinin ve Kur’an ayetlerinin manevi tesirlerinden istifade etmek (havassü’l Kur’an), kendi başlarına şer değildir. Bu itibarla söz konusu vasıtaların hükmünü, onların “kullanım amacı ve şekli” belirler. Gazali’nin deyimiyle, hayra vesile olan hayır, şerre vesile olan ise şerdir. (İhyâ’ü Ulûmi’d-Dîn, I, 29)

Eğer ilm-i nücûm, “Yıldızlar Allah’tan bağımsız olarak kaderi belirliyor; onlara bakılarak insanların kaderi okunabilir, gaipten/gelecekten haber verilebilir.” inancına dönüşürse, bu durum tevhid kalesinde büyük bir gedik açar. Böyle bir inanca yönelmek sadece Allah Teâlâ’nın bildiği gayb alanından, yıldızların konumlarına bakarak haber verebileceğini iddia etmek, insanı Allah’a teslimiyetten koparıp gök cisimlerine bağımlı kılar. Aynı durum havas için de geçerlidir.

Havassı, Fatiha, Felak ve Nas surelerini şifa niyetiyle okuyarak üflemede/rukye olduğu gibi Allah’a sığınmak ve O’ndan istemek için bir vesile kılan kişi, mümince bir duruş sergilemiş olur. Diğer taraftan onu, başkaları üzerinde büyüsel bir güç kurmak, insanların iradesini gasp etmek veya gizli sırlar yoluyla bencilce çıkarlar sağlamak için kullanan kişi ise, tevhid inancının özündeki “adalet” ve “emanet” ilkesini çiğnemiş olur.

Tevhid ilkesi zedelendiğinde, insanın psikolojik ve ahlaki yapısı da sarsılır. Allah’ın mutlak otoritesini unutan ve sahte güçlerin etkisine giren birey, artık “hesap verme” bilincini kaybeder. Bu bilinç kaybı, beraberinde derin bir bencilliği getirir. Adaleti ve rahmeti sonsuz olan bir yaratıcıya hesap vermeyeceğini düşünen kişi, elindeki vasıtaları (ister maddi servet ister manevi sırlar) başkalarına zarar verme pahasına kullanmaktan çekinmez.

Bu durum, insanın hem imanına hem de insanlığına vurulmuş bir darbedir. Çünkü insanlık, başkasının hakkını kendi hakkı kadar aziz bildiğinde kemale erer. Tevhidi kaybetmiş bir “havas” veya “nücûm” meraklısı, kendini kâinatın merkezine koyarak diğer insanları birer nesne gibi görmeye başlar. Bu, İslam ümmetinin toplumsal dengesini bozan çok tehlikeli bir virüstür.

Sonuç olarak, insanoğlu yeryüzünde sorumluluk sahibi bir misafirdir. Gezegenimizin imar ve ıslahı, ancak sahih bir tevhid inancıyla mümkündür. Bilginin her türlüsü (ister fizik ister metafizik) birer emanettir. İlm-i nücûm ve havas gibi disiplinler de bu emanetin bir parçasıdır. İlm-i nücûmun te’sir kısmının/astrolojinin ve tılsımların yasaklanması, ilmin ve bilimin önünü kesmek değil aksine aklı özgürleştirmektir. Böylece insanın hayatını vehimler üzerine kurması engellenir ve insanın gerçek “Müsebbib/Sebepleri Yaratan” Allah ile bağı; akıl, duyu ve vahiy süzgecinden geçirilerek korunur. Bu itibarla Müslüman, gökyüzüne baktığında Allah’ın azametini görmeli; harflerin ve isimlerin sırrına daldığında ise sadece O’nun sonsuz lütfuna sığınmalıdır. Bu ilimleri birer “güç aracı” değil birer “marifet kapısı” olarak gördüğümüz sürece tevhid ilkesine sadık kalabiliriz. Ancak bu sayede, heva ve heveslerimizin kölesi olmaktan kurtulup gezegenimizi hem maddi hem de manevi yönden “ıslah” eden, o beklenen “halife” vasfına erişebiliriz. Unutulmamalıdır ki; gerçek güç, gizli formüllerde değil her an, her yerde hazır ve nazır olan Allah’a teslimiyettedir.