BİLGİ I -

3 BÜYÜK SORU VE FAİZ



Doç. Dr. Harun ŞENCAL | İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi



Finansal okuryazarlığı ölçmek amacıyla 2000’li yılların başında geliştirilen ve hâlâ küresel bir standart olarak kabul edilen testler, bireyin üç temel kavram hakkındaki bilgisini değerlendirir: Bileşik faiz, enflasyon ve risk çeşitlendirmesi. Bu üçlü yapı, paranın farklı boyutlarını ele alarak ana akım literatürün temelini oluşturur.

Bileşik faiz, birikimin sadece anapara üzerinden değil kazanılan faizlerin de anaparaya eklenerek yeniden faiz getirmesiyle büyümesidir. Bu bilgi, paranın zaman içindeki katlanma gücünü gösterirken; yatırıma ne kadar erken başlanırsa, birikimin uzun vadede o denli büyük bir “kartopu etkisine” dönüşeceğini vazeder.

Enflasyon, mal ve hizmet fiyatlarının genel düzeyinde görülen sürekli ve yaygın artış sürecidir. Bu durum, bireyin elindeki paranın nominal miktarı değişmese dahi, satın alma gücünün azalması demektir. Dolayısıyla enflasyon gerçeğini kavrayan bir birey, parasının -döviz cinsinden olsa bile- sayısal olarak artmasından mutlak bir memnuniyet duymaz. Çünkü bileşik faiz sayısal büyüme sağlasa da enflasyon, paranın gerçek değerini aşındırmaya devam eder. Faiz getirisi elde eden paranın gerçekten değer kazanması ve alım gücünüzün artması, ancak faiz oranının enflasyonu geride bıraktığı durumlarda mümkündür. Bu durum, gelecek ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına daha yüksek getiri potansiyeli olan araçlara yönelmeyi, yani üçüncü temel kavramımız olan risk çeşitlendirmesini gündeme getirir.

Risk çeşitlendirmesi, “tüm yumurtaları aynı sepete koymama” ilkesinden hareketle, birikimlerin tek bir yatırım aracına hapsolmasını engellemeyi amaçlar. Bireyin hayat döngüsündeki konumuna göre risk tercihlerinin değişmesi doğaldır; gençlik evrelerinde yüksek getiri odaklı riskli varlıklar tercih edilebilirken, emeklilik dönemine yaklaşıldığında tüm birikimi yüksek oynaklığa sahip araçlara bağlamak telafisi güç finansal yaralar açabilir. Bu stratejinin başarısı ise büyük oranda “korelasyon” kavramının doğru anlaşılmasına bağlıdır.

Korelasyon, seçilen farklı yatırım araçlarının piyasadaki dalgalanmalara ne derece benzer tepkiler verdiğini ölçer. Şayet portföydeki tüm varlıklar aynı anda değer kazanıp aynı anda çakılıyorsa, aralarındaki korelasyon yüksek demektir; bu da gerçek bir çeşitlendirmenin yapılmadığı anlamına gelir. Gerçek bir risk yönetimi, ancak biri değer kaybederken diğeri değerini koruyan ya da yükselen -yani aralarında düşük veya negatif korelasyon bulunan- araçların dengelenmesiyle mümkündür. Bu denge sayesinde, ekonomik dalgalanmalar sırasında portföyün bir kısmı zarar görse dahi, diğer kısımların koruyucu etkisiyle toplam sermayede yıkıcı bir kayıp oluşmasının önüne geçilmiş olur.

Ana akım finansal okuryazarlığın temelini oluşturan bu üç husus, esasen faiz kavramı etrafında şekillenen ideolojik bir kurgunun ürünüdür. Bileşik faiz, faiz getirisinin zaman içinde sermayeye dönüşerek katlanma gücünü temsil ederken; enflasyon, bu getiri oranının gerçek satın alma gücünü hesaplamada kullanılan eşiği tanımlar. Risk çeşitlendirmesi ise, faizi “risksiz bir yatırım aracı” olarak temel referans noktası kabul edip hedeflenen getiri ile maruz kalınan belirsizlik arasında denge kurarak yatırımcının sermayesini büyük kayıplardan korumayı amaçlayan bir stratejidir.

Kapitalist dönem öncesindeki topluluklarda da faizin varlığı tarihsel bir gerçekliktir; ancak kapitalist dönemi öncekilerden ayıran asıl kırılma noktası, paranın piyasada sürekli arz edilen bir “meta” hâline dönüşmesidir. Bu yeni düzende, paranın “ücreti” olarak kabul edilen faiz hem tüketicilerin hem de yatırımcıların iktisadi karar alma süreçlerini belirlemede merkezî hâl almıştır.

Paranın bir “meta” olarak piyasalaşması, bireyin ihtiyaçları için finansman arayışını, neredeyse tek seçenek haline gelen faizli borçlanma mekanizmasına mahkûm etmiştir. Bireyin finansmana ihtiyaç duyması temelde iki ana gerekçeye dayanır: Tüketim ve yatırım. Konvansiyonel finansal sistemde bu ihtiyaçların karşılanması, neredeyse tamamen faizli borç verme mekanizması üzerinden yürütülür. Bu sistemde finans kurumları için asıl mesele, borç alanın “geri ödeme kapasitesi” ve finansal sadakatidir. Bu rasyonalite çerçevesinde birey, hayatın daha ilk evrelerinden itibaren “iyi bir kredi skoru” inşa etmeye teşvik edilir.

İslam inancına göreyse faiz yasağı İslam ahlakının en temel ilkelerinden biridir. Kur’an-ı Kerim’de faiz gelirinden vazgeçmeyenlerin Allah ve Resulü tarafından bir savaşla uyarıldığının belirtilmesi, bu yasağın manevi ve toplumsal ağırlığını en üst düzeyden ortaya koyar. Tüketim odaklı kaynak ihtiyacına bakıldığında İslam, bireyi piyasanın yalnızlığına terk etmek yerine; karz-ı hasen, sadaka ve zekât gibi dayanışmayı güçlendiren kurumları devreye sokar.

“Güzel borç” anlamına gelen karz-ı hasen, karşılık beklenmeksizin sunulan bir destek modeli olarak öne çıkar. Bu modelde asıl gaye rasyonel çıkar hesabı değil bir “emanet” ve “ihsan” bilinciyle, geri ödenmek üzere ihtiyaç sahiplerine borç para vermektir. Sadaka ise maddi ya da manevi nitelikte olabilen karşılıksız yardımı ifade eder. Zaruri ihtiyaçların giderilmesinde sadaka, geri ödeme beklentisi taşıyan karz-ı hasenden daha etkili bir rol üstlenir. Her iki kurum da “ihsan”a örnek teşkil ederken; zekât, “adalet” ilkesinin bir tezahürüdür. Zira zekât, Kur’an’da sayılan sekiz gruba mensup kişilerin -nisap miktarını aşan ve üzerinden bir yıl geçen- mallarımızdaki hakkıdır; bu hakkın yerine getirilmesi ise bir ihsan değil doğrudan bir sorumluluktur.

Yatırım amacıyla ihtiyaç duyulan sermaye söz konusu olduğunda ise yaklaşım kökten değişir; zira yatırım, bireyin hayat döngüsündeki “üretkenlik” evresinde uzun vadeli bir katma değer üretme beklentisine dayanır ve aciliyet arz eden bir “zaruret” içermez. Bu noktada İslami finans, sermaye ihtiyacını faizli kredilerle bireyi sisteme borçlu kılarak çözmek yerine, ahlaki ve hukuki birer müessese olan “ortaklık” modellerini teklif eder.

Şayet iki veya daha fazla taraf hem emeğini hem de sermayesini birleştirerek bir değer üretmeyi hedefliyorsa bu müşareket; bir tarafın sermaye, diğer tarafın ise bu sermayeyi işletecek emeği ortaya koyduğu yapı ise mudarebe ortaklığıdır. Bu modellerde sermaye ihtiyacı, faizli borçlanma yerine kâr ve zararın paylaşımı esasıyla karşılandığı için risk, taraflar arasında adaletli bir şekilde dağıtılır. Böylece ekonomi, borçluluğu artıran mekanizmalar yerine, toplumsal faydayı önceleyen ortaklıklar üzerinden yükselir.

Kapitalist sistemde faiz, basit bir sayısal oran olmanın ötesinde, tüm iktisadi kararların merkezinde yer alan niteliksel bir mihenk taşıdır. İslami finansın temel hedefi ise bu merkezi konumdaki faizi söküp atarak yerine kâr-zarar ortaklığı gibi ahlaki alternatifleri inşa etmektir. Zira asıl mesele, sadece faiz oranının teknik olarak azalması ve sıfıra inmesi değil iktisadi bir karar alırken faizi bir ölçüt olarak kullanma alışkanlığından vazgeçmektir. Bireysel düzeydeki kararlarımızda faizden uzak durmak bir noktaya kadar mümkün olsa da mevcut küresel sistemin faiz temelli yapısı, en titiz davranan bireyin dahi üzerine “faiz tozunun” bulaşmasına neden olan yapısal bir kuşatmışlık yaratır. Bir sonraki yazımızda, bu iddialı dönüşüm hedefiyle yola çıkan ancak kapitalist rasyonalitenin hegemonyası altında faaliyet gösteren İslami finans kurumlarını bu perspektifle ele alacağız.