HAYIRLI İNSAN OLMANIN ÖLÇÜSÜ


خَيْرُ النَّاسِ أَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ

“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.”

 

(Taberani, el-Mu‘cemu’l-evsat, 6/58, [5787])


Dr. Halil KILIÇ

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı


İnsanoğlu, varlık âleminin en şereflisi, ilahi sanatın en nadide tecellisidir. Yüce Mevla, bizleri ahsen-i takvim üzere yaratırken ruhumuza iyiliğin tohumlarını ekmiş ve yeryüzünü imar etme vazifesini omuzlarımıza yüklemiştir. Bu ulvi yolculukta her birimize farklı istidatlar, imkânlar ve meziyetler bahşetmiştir. Bu noktada insanın kıymeti, sadece neye sahip olduğuyla değil sahip olduklarını başkalarının hizmetine ne ölçüde sunduğuyla ölçülür. İşte bu ölçünün en veciz ifadesi, Peygamber Efendimizin (s.a.s.) o muazzam beyanında gizlidir: “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.”

Günümüz dünyası, insanı “önce ben” diyen, yalnızca kendi çıkarını önceleyen ve başkalarına karşı kayıtsız kalabilen bir anlayışa doğru sürüklemektedir. Bunun neticesinde kendi kendine yettiğini düşünen fakat aslında giderek yalnızlaşan bir insan tipi ortaya çıkmaktadır. Oysa İslam’ın inşa etmek istediği insan modeli, sadece kendisi için değil başkaları için de yaşayabilen, varlığını iyilikle anlamlandıran insandır. İslam, paylaştıkça malının bereketi artan, yardım ettikçe huzur bulan ve öğrettikçe kemale eren bir mümin şahsiyet tasavvuru sunar.

Modern dönemde ümmet bilinci, yerini bireyselliğe bırakmış; bireysellik de çoğu zaman bencilliğe dönüşmüş; “Bana değmeyen yılan bin yaşasın.” anlayışı âdeta bir hayat felsefesi hâline gelmiştir. Bu yaklaşım, hem insanın yaratılışındaki dayanışma ve merhamet duygusuna hem de İslam ahlakının temel ilkelerine açıkça aykırıdır. Çünkü mümin, başkasının derdiyle ilgilenmeyi, toplumsal sorumluluk üstlenmeyi ve iyiliği yaymayı imanının bir gereği olarak görür.

Hiç şüphesiz başkasına faydalı olabilmenin yolu, evvela kişinin kendi iç dünyasını imar etmesinden geçer. Ruhunu terbiye etmemiş, zihnini sahih bilgiyle donatmamış bir gönlün başkasına sunacağı fayda sınırlı kalacaktır. Bu sebeple mümin, önce kendi bedenini ve ruhunu dinî ve ahlaki değerlerle tahkim etmelidir. Zira iyilik, merkezden çevreye doğru genişleyen bir halkadır. Bu halkanın merkezi insanın kendisi, ilk durağı ise ailesidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en iyi olanınızdır.” (Tirmizi, Menakıb, 63) buyurarak hayrın en yakın çevreden başlaması gerektiğini haber vermiştir. Ailesine merhamet etmeyen, komşusunun derdiyle ilgilenmeyen bir kimsenin daha geniş toplumsal iddialar taşıması samimiyetle bağdaşmaz.

Aileden başlayan bu iyilik halkası, zamanla mahalleye, topluma ve nihayet bütün insanlığa uzanır. Çünkü toplum bir zincire benzer; her birimiz o zincirin bir halkasıyız. Küçük bir halkanın zayıflaması bütün yapıyı etkiler. Bu nedenle “Ben tek başıma ne yapabilirim?” demek yerine, küçük bir iyiliğin büyük neticelere vesile olabileceğini görmek gerekir. Bir öğrencinin eğitimine destek olmak, bir hastayı ziyaret etmek, yaşlı bir komşunun ihtiyacını gidermek ya da yalnız bir gönle dokunmak… İşte bu samimi ve mütevazı adımlar, toplumsal yapıyı güçlendiren ve iyiliği dalga dalga yayan en etkili katkılardır.

İslam’ın fayda tasavvuru, sadece maddi yardımlarla da sınırlı değildir. Elbette zekât, sadaka ve infak bilinci sosyal adaletin sarsılmaz direkleridir; ancak hayır kapıları bunlardan çok daha geniştir. Mümin kardeşine tebessüm etmek, yoldaki bir engeli kaldırmak veya bir fidan dikmek; iyiliğin, hayatın her anına yayılabileceğinin nebevi örnekleridir. Bu anlayışa göre fayda üretmek sadece malla değil kalple, dille ve asil davranışlarla da mümkündür. Öyle ki bazen bir yetimin başını okşamak veya susuz bir canlıya su vermek, ahiret mizanında en ağır gelen amele dönüşebilir.

Günümüzde faydalı olmanın en önemli alanlarından biri de bilgidir. Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı fakat bilgi kirliliğinin ve dezenformasyonun arttığı bir çağda yaşıyoruz. Doğru ile yanlışın iç içe geçtiği, hakikatin çoğu zaman gürültü içinde kaybolduğu bir ortamda sahih bilgiye ulaşmak her zamankinden daha kıymetlidir. Bu noktada ilmin zekâtını vermek büyük bir sorumluluktur. Gençlerimizi güvenilir kaynaklarla buluşturmak, onlara nebevi bir ahlakla rehberlik etmek ve yaşantımızla doğru örnek teşkil etmek, etkisi nesiller boyu sürecek bir sadaka-i cariyedir.

Faydalı olmak bazen bir iyilik yapmak, bazen de bir zararı bertaraf etmekle olur. Bu yönüyle İslam’ın temel ilkelerinden biri olan “emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker”, toplumsal huzurun sigortasıdır. Bir yanlışı nazikçe düzeltmek, bir gencin zararlı alışkanlıklardan uzak durmasına vesile olmak, haset ve düşmanlık duygularının yayılmasına engel olmak… Bunların her biri insanlara fayda sağlamaktır. Çünkü kötülüğün yayılmasına kayıtsız kalmak, dolaylı olarak ona ortak olmaktır.

Unutmamak gerekir ki başkasına fayda sağlayan insan, gerçekte en büyük iyiliği kendi ruhuna yapmış olur. Çünkü insan fıtratı iyilikle huzur bulur; paylaşan kalp genişler, hizmet eden gönül ferahlar. Yüce Rabbimiz, “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir.” (Zilzal, 99/7) buyurarak hiçbir samimi gayretin zayi olmayacağını haber vermiştir. Ancak yapılan iyiliğin kalıcı bir manevi azığa dönüşmesi, ihlasla mümkündür. Mümin, hayrını gösterişe ve menfaate alet etmez; başa kakmadan, karşılık beklemeden, sadece Allah rızasını gözeterek hareket eder. Zira iyiliğin değeri, büyüklüğünde değil samimiyetindedir.

Sonuç olarak hayırlı insan olmak, büyük sözler söylemekten ziyade bulunduğu yere iyilik taşıyabilmektir. Mümin, sahip olduğu imkânı bir emanete dönüştürür; ilmini rehberliğe, malını paylaşmaya, zamanını faydalı işler yapmaya tahsis eder. Çünkü bilir ki Allah katında değer, geride bırakılan servetle değil dokunulan hayatlarla ölçülür. Bu dünyadan göçüp giderken arkamızda bırakacağımız en kıymetli miras; bir yetimin duası, bir gencin istikameti, bir gönlün tebessümüdür. İşte insanı gerçekten “hayırlı” kılan da budur. Zira insanların en hayırlısı, insanlara en çok fayda sağlayandır.