İYİLİK HAZİNELERİ VAKIFLAR


Ali Osman ÖZDEMİR


Bir insanın gerçek zenginliği, ne kadar biriktirdiğiyle değil neyi korumaya değer bulduğuyla anlaşılır. Kimi insanlar servetlerini kasalarda saklar, kimileri kalın duvarlarla muhafaza eder. Altın, gümüş, toprak ya da mülk… Bunların hepsi bir gün el değiştirir. Fakat bir insanın başka bir insana, bir canlıya ya da yaşadığı şehre gösterdiği ihtimam, zamanın aşındıramadığı bir hazineye dönüşür. Fâni dünyadan baki âleme miras kalacak olan işte bu hazinedir.

Vakıflar hayatın içine serpilmiş iyilik hazineleridir. Ne kasalarda saklanır ne de kilitli kapılar ardında korunur. Bu hazine, insanın insana, tabiatın insana emanet edildiği fikrinde saklıdır. Vakıflar “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Kudai, Müsnedü’ş-şihab, I, 365) hadisiyle özdeşleşmiş, pek çok alanda faaliyet gösteren kurumlardır. Bencilliğin zirveye ulaştığı bu çağda, vakıf anlayışının egemen olduğu diğerkâm bir toplumun inşa edilebileceğini düşünmek, insana ümit veren bir ihtimaldir.

Bugün iyiliği çoğu zaman büyük projelerde, yüksek sesli kampanyalarda arıyoruz. Oysa geçmişte iyilik, çoğu zaman küçük ama yerli yerinde dokunuşlar olarak karşımıza çıkardı. Bir çocuğa ikram edilen meyve, bir yetime verilen burs, yoldan geçen hayvanın susuzluğunu gideren bir suluk, yıpranmış bir kitabın onarılmış sayfası… Bunların her biri, büyük bir medeniyet tasavvurunun gündelik hayata yansımış hâlidir.

Borçları omuzlayan dayanışma

Osmanlı’da varlıklı kimseler, esnafın zimem defterlerini (bugünkü adıyla veresiye defterlerini) satın alarak borçları topluca öder; borçlu ile alacaklı arasında görünmez bir köprü kurarlardı. Bu vakıf geleneğinde isimler silinir, yükler hafiflerdi. Bu dayanışma, gösterişten uzak; insan onurunu incitmeden yaşatılırdı.

Osmanlı’da vakıflar da borç yükünün altında ezilen insanlara yardım ederdi. Örneğin divan çavuşu makamında bulunan Hürrem Çavuş tarafından kurulan bir vakıf, İstanbul’da belirli mahallelerde yaşayan halkın ihtiyaçlarını karşılamak, borcunu ödeyemeyecek durumda olanların yükünü hafifletmek için kurulmuştu. Borçları ödeyen vakıf, her sene güvenilir kimselere teslim ettiği akçelerle belirlenen mahalleleri dolaşır, bu mahallelerde yaşayan insanlara yardımlarda bulunurdu.

Küçük ikramlar, büyük sevinçler

Bugün bir parkta oynayan çocuklara uzatılan elma, belki küçük bir sevinç sebebidir. Ama İznik’te, yüzyıllar önce kurulan, meyve yediren vakıf için bu süreklilik arz eden bir sorumluluktu. Bahçelerde yetişen meyveler özellikle çocuklara ikram edilir, paylaşmanın dili çocuk yaşta öğretilirdi. Eğer bu vakıf bugün hâlâ çalışıyor olsaydı belki okul bahçelerinde iyiliği hayatın doğal bir parçası hâline getirebilirdi. Benzer şekilde Sivas’ta sıcak pide dağıtan vakıf, kışın ortasında insanın içini ısıtan küçük bir ikramla iyilik hazinesinin kapağını aralardı. Osmanlı’nın şefkat yuvaları imarethanelerde sunulan hizmetlerin nitelikleri vakfiyelerde belirtilirdi. Yemeklerin çeşidi, porsiyonları ve ikram zamanları gibi detaylar dahi kayıt altına alınmıştı.

Unutulmayan dostlar

İyilik hazinesi yalnızca insanlara açılmazdı. Göç edemeyen bir leyleğin kanadı, susuz kalan bir hayvanın boğazı, korunmaya muhtaç bir güvercinin yuvası da düşünülürdü. Ödemiş’te göç edemeyen leylekler için kurulan vakıf, bir kuşun hayatını merkeze alan bir bakışın ürünüydü. Aydın’da hayvanlar için suluk yaptıran vakıf, yolcuların hayvanlarını da düşünürdü. Bursa’da güvercinler için merhametin estetikle birleştiği güvercinhaneler yaptıran vakıflar yine aynı bakış açısının eserleriydi. Bu bakış açısının bir başka zarif nişanesi taş duvarlara işlenen kuş evleriydi. Kimi imarethanelerde ise hayvanlar için artan yemeklerin ikram edildiği kuleler bulunurdu.

İnsanlar, birlikte yaşadıkları hayvanlara zarar vermekten çekindikleri ve iyi davrandıkları için Osmanlı’da sokaktaki kuşların dahi rahat yaşadığı yabancı seyyahların tespitlerinde yer almıştır. Kendilerini güvende hissettikleri için kuşlar yuvalarını yollar üzerindeki ağaçlara yapardı. Ayrıca, kafesteki kuşları ve diğer hayvanları azat etmek gibi bir gelenek de yaygındı.

Toprağı koruyan vakıflar

Toprak da bu iyilik zincirinin önemli bir halkasıydı. Çatalca’da yerli ve özel tohumları saklayan vakıf, bugünün diliyle “sürdürülebilirliğin” çok erken bir örneğiydi. Benzer şekilde her yıl meyve ağaçları dikilmesini şart koşan vakıf, boş arazileri berekete dönüştürürken meyveleri de halka ikram ederek toprağı insanla buluştururdu. Bu vakıflar toprağı tüketilecek bir kaynak değil emanet alınmış bir hazine olarak görürdü. 1574 tarihli bir vakfiye, Kayseri’de tabiatla insan emeğini birleştiren nadide bir hayır anlayışını yansıtıyordu. Vakfiyeye göre, Sarımsaklı Suyu’ndan açılacak su kanalları vasıtasıyla nehrin etrafındaki topraklar sulanacak; bu bereketli arazilere dikilen söğüt fidanları özenle sulanıp bakılacaktı. Zamanla boy atan bu söğütler yalnızca toprağın süsü değil aynı zamanda vakfın sürekliliğini sağlayan bir gelir kaynağı olacaktı. Fidanlar büyüyüp ticari kıymet kazandıklarında kesilip satılmaları ve elde edilen gelirin yine aynı topraklarda ekilen diğer mahsullerin ekim, dikim ve bakım masraflarına sarf edilmesi şart koşulmuştu.

Su muhafızı vakıflar

Resulullah Efendimize (s.a.s.), “Hangi sadaka daha hayırlı ve değerlidir?” diye sorulduğunda farklı kimselere en faydalı olacak sadaka çeşitlerini haber vermiş, ilim ve Allah yolunda gayretle çalışmanın yanı sıra “En hayırlı sadaka, su ikram etmektir.” diye de buyurmuştur. (İbn Hanbel, V, 285) Bu perspektiften yola çıkarak halka su ikram etmeyi düstur edinmiş Osmanlı’daki su vakıfları; kuyusundan ipine, yolundan dağıtımına kadar her ayrıntıyı düşünmüş, şehirlerde ve kasabalarda su sakalarını çeşmedeki tas için dahi görevlendirerek suyu insanlara ulaştırmıştır. İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak için Mimar Sinan tarafından tasarlanmış Kırkçeşme Su Yolları kilometrelerce uzaktan şehre taşınan su vakıflarının en görkemli eserlerinden biri olmuştur.

Vakıflar eliyle inşa edilen, suyun yanında zarafetin de aktığı çeşmeler, şadırvanlar, hamamlar ve kaplıcalar; suyun hem hayat veren hem de hayatı güzelleştiren yönünü temsil eder.

İlmi yaşatan vakıflar

Kastamonu’da kurulan, kitapları tamir eden vakıf ve Adana’da kurulan, kitap bağışlayan ve kütüphane kuran vakıflar bilginin yalnızca üretilmesini değil yaşatılmasını da bir sorumluluk olarak görürdü. Yıpranan sayfalar onarılır, kitaplar ciltlenerek yeniden geleceğe taşınırdı. Beyazıt Meydanı’nda ilimle meşgul olanlara kalem, kâğıt ve mürekkep dağıtan vakıf ise kültürel mirası gelecek nesillere taşıyan başka önemli hazinelerdi. Erzincan’daki bir vakıf tarafından yaptırılan camide hangi kitapların okunacağı ve derslerin yapılacağı dahi belirtilmişti. Medrese yaptıran ve ücretsiz eğitim veren hatta talebelerini giydiren vakıflar da önemli örneklerdi. Talebeleri pikniğe götüren vakıflar, ilim yolcusunun yalnız bırakılmaması gerektiğini bilen şefkatli bir bakışın bir başka veçhesiydi.

Hürrem Sultan’ın, İstanbul’da bir vakıf kurarak inşa ettirdiği mektep için vakfın senedinde öğretmenlerin vasıfları ayrıntılı şekilde belirlenmişti: Talebelerine Kur’an’ı gayet güzel öğretecek, onlara şefkat gösterecek, aralarında ayırım yapmayacak, hepsine kendi evladı gözüyle bakacak.

Şehrin hakkını gözeten vakıflar

Şehirler de vakıfların ihtimam gösterdiği bir başka alandır. Elazığ’da meydanları süpüren vakıf ile camileri temizleten ve aydınlatan vakıf, Amasya’da sellerin köprülere zarar vermemesi için kurulan vakıf, İstanbul’da duvarları ve sokakları temizleyen vakıf, şehri korumayı ve güzelleştirmeyi ortak bir sorumluluk kabul ederdi. Yine İstanbul’da, tarihî camilerin çevresinde yeni bina inşa edilmemesi ve manzarasını korumak için kurulan vakıf, şehrin siluetini bir değer olarak görüyordu. Boğaz’da halkın temiz hava alabilmesi için yaptırılan köşk, liman ve çeşmeler ise iyiliğin yalnızca ihtiyaç anında yapılmadığını, insanların nefes alabileceği alanların da düşünüldüğünü gösterir.

Yuvaya açılan vakıf kapısı

Günümüzde aile kurmak, düğün masraflarını karşılamak, bir evin eksiğini tamamlamak pek çok genç için büyük bir yük. Oysa bizim medeniyetimizde bu yük, sadece iki gencin, iki ailenin sırtına bırakılmazdı. Toplum, komşu, akraba, mahalle, hatta vakıflar devreye girerdi. Evlenme çağına gelmiş ama çeyizi olmayan genç kızlar için kurulan vakıf, pek çok yuvanın kuruluşuna omuz vermişti.

Herkese açık bir merhamet kapısı

Vakıf eseri şifahaneler de şehirlerin önemli kurumlarıydı ve hastaneden önce bir yuva olarak görülen, hem bedenin hem de gönlün sığınaklarıydı. Kimsesiz kalanlara, yolda olanlara, düşüp de kalkamayanlara ardına kadar açılmış kapılardı. O devirde Avrupa’da akıl hastaları ateşte yakılır, işkenceye uğrar, sonunda ruhları şeytandan kurtarılmış sayılırken şifahanelerde musiki ve koku ile tedaviler yapılıp onların hoşnutluğu için gayret gösterilirdi.

Bütün bu örnekler, vakıfların birer iyilik hazinesi olduğunu gösterir. Bugün geçmişe bakarken yalnızca taşlara, tabelalara, tarihe değil o taşların ardındaki niyete, ruha, inceliğe bakmak gerekir. Ve bu ruh, geçmişten bugüne taşınan en büyük mirastır. Bugün dernek, platform, sosyal sorumluluk dediğimiz pek çok çabanın arkasında da aslında bu kadim anlayışın izleri vardır. Böyle bir anlayış, modern dünyadaki vahşi çarkın işleyişini bozacak ve değiştirecek; dünyanın yeniden inşası için yürüdüğümüz yolda bize en uygun zemini oluşturacaktır.

Belki bugün durup kendimize şu soruyu sormalıyız: İyiliği yalnızca ihtiyaç anlarında hatırlayan bir toplum muyuz yoksa iyiliği hayatın doğal bir parçası hâline getirmiş bir mirasın taşıyıcıları mı?

Vakıflar, bu soruya verilmiş en sahici cevaplardır. Çünkü onlar, iyiliği tüketmez; biriktirir. Gösterişle değil ihtimamla… Yüzyıllar geçse de hâlâ tükenmeyen iyilik hazineleri olarak yaşamaya devam ederler. İyiliğin sembolleri ve iyiliğin devamlılığını sağlayan müesseselerdir vakıflar. Meyveleri ise bitmeyen iyiliklerdir.