KUR’AN’IN GÖLGESİNDE

ÖĞRETİCİNİN KALEMİNDEN



Faruk BAYNAL

Ankara Altındağ Mehmet Çelebi Camii İmam Hatibi


Yıl 2003’tü. Bir aralık sabahı, Doğu Anadolu’da bir dağ köyü, yılın en çetin kışlarından çoktan nasibini almıştı. Lapa lapa yağan kar, köyün tek yolunu âdeta bembeyaz bir çarşafa sarmış, gökyüzü ile yeryüzünü birbirine karıştırmıştı. İstanbul’un kalabalığında büyümüş, genç, idealist bir imam hatip, ilk görev yeri olarak tayin edildiği bu köye, henüz görmeden kalbinde taşıdığı hayallerle birlikte yolculuk ediyordu.

Yüksek dağların ardından uzanan kara yolunda ilerleyen pikabın kasasında, birkaç parça eşya, kitap kutuları ve soba boruları vardı. Arkadan gelen minibüste ise ailesi ve yol boyunca onu yalnız bırakmak istemeyen iki arkadaşı oturuyordu. Karayollarının kepçesi yolu güçlükle açıyor, daha kepçe uzaklaşmadan tipinin savurduğu kar, boşluğu yeniden dolduruyordu.

Genç imam, köye ilk adımını attığında rüzgâr âdeta yüzüne tokat gibi çarpıyordu. Cami avlusunun köşesinde biriken buz parçaları, aylarca erimeyecekmiş gibi sert ve griydi. Muhtar, onu lojmana götürürken utanarak, “Hocam, kusura bakma… İçerisi pek iyi değil. Biz de imkân bulamadık.” diyebildi. Lojmanın kapısı açıldığında soğuk, dışarıdakinden daha keskin bir şekilde yüzüne vurdu; kırık camlardan içeri giren rüzgâr, âdeta duvarların içine işlemişti.

O gece sobayı yakmak için yarım çuval odun zor bulundu. İstanbul’dan ayrılırken ailesi onun büyük bir şehir camisinde kalmasını istemiş, hatta “Yıllarca boşuna mı okudun, köyde emeğin heba olacak.” diyerek ısrar etmişti. Fakat genç imam, bunun tam aksine, insanın en çok unutulan yerlerde hatırlanmaya ihtiyaç duyduğunu düşünüyordu. Köylüler onu saygıyla karşılamış, sıcak ve kadirşinas tavırlarını göstermiş, misafirperverlikten geri durmamışlardı.

Hasan isminde 8-10 yaşlarında bir çocuk, genç imamın yanına yaklaşarak, “Hocam, bana okumayı öğretir misin?” dedi. İşte o an, genç imamın içindeki yalnızlığa ilk kez ince bir ışık düştü.

Ertesi gün Hasan yine geldi, bu kez arkasında iki çocuk daha vardı: Köyün yetimlerinden Musa ile sessiz ve utangaç Zehra. Köyün kadınları bunu duyunca, “Hocam, çocuklara yer sofrası kuralım.” diyerek köy odasını açtılar. O ana kadar tozlu ve neredeyse hiç kullanılmayan oda, sobanın yanışıyla ısınırken duvarlara asılan birkaç levha ile âdeta küçük bir mektebe dönüştü. Köylüler, imkânları sınırlı olsa da çay, tandır ekmeği ve birkaç odun parçasıyla destek oldu.

Bir akşam ders çıkışında köyün en yaşlısı, bastonuna dayanarak içeri girdi. Sessizce çocukların başını okşadı, sonra gözleri dolarak hocaya döndü: “Evlat... Biz yıllardır böyle hoca görmedik. Bizim gençliğimizde de böyle okuyanlar vardı, sonra hepsi göçtü. Bu köy yeniden nefes aldı sayende.” diyebildi. Bu cümle, genç hocanın kalbine umutla karışık ağır bir sorumluluk gibi yerleşti. Çünkü artık sadece ders veren biri değil unutulmuş bir umudu dirilten bir öğretici olmuştu.

Hocanın başlattığı küçük ders halkası, sadece Kur’an’ı öğretmekle kalmıyor, çocukların dünyaya açılan ilk penceresi oluyordu. Ayşe, köydeki diğer kız çocuklarını cesaretlendiren bir öncü olarak ilerleyen haftalarda katıldı. Başta çekingen ve annesi tarafından zorla getirilen Ayşe, kısa sürede grup içinde en hevesli öğrencilerden biri oldu. Bu küçük grup, yanan soba etrafında hem okumayı hem birlikte yaşamayı öğreniyor, köyün en soğuk ve yalnız anlarına bile ışık getiriyordu.

Aylar geçti. Hasan, Musa, Zehra ve Ayşe yavaş yavaş başarılarını göstermeye başladı. İlk defa kendi adlarını düzgün yazabiliyor, basit sureleri okuyabiliyorlardı. Hoca, geceleri tek başına dua ederken yorgun ama tatmin olmuş bir huzur hissediyordu. Çocukların gözlerindeki parıltı, onun hissettiği yalnızlığın yerini anlamlı bir bağlılığa bırakıyordu.

Bir gün köye, bölgeye yeni atanan bir yetkili geldi. Çocukların başarılarını ve imamın özverisini gördüğünde gözleri doldu; küçük bir köy odasının, yokluklar içinde bile nasıl bir eğitim yuvasına dönüşebileceğini anladı. Yetkili, köyde kalıcı bir derslik ve mütevazı bir kütüphane kurulması için söz verdi. Aynı anda köyden bir grup aile de öğrenci velileri olarak geri geldi; geçmişte umutsuzca göç eden gençlerin yerine, şimdi ellerinde kitaplarla kendi köylerinin geleceğine ışık tutuyorlardı.

O sabah, sobanın başında toplanan çocuklar ve köylülerle birlikte imam da gözyaşlarını tutamadı. Hayatın en soğuk köşelerinde bile sevginin, emeğin ve inancın sıcaklığının filizlendiğini görüyordu. Dışarıda kar hâlâ yağıyor, rüzgâr soğuk esiyordu; ama köy artık yalnız değildi. Çocuklar gülüyor, kadınlar yemek taşırken neşeyle birbirleriyle şakalaşıyor, yaşlılar hayranlıkla izliyordu. Genç imam hatip, uzun bir sessizlikten sonra sadece şunu fısıldadı:

“İşte bu, bir insanın emeğiyle dünyanın nasıl değişebileceğinin kanıtı…”

Ve o gün, köyün tarihi ilk kez çocukların sesiyle yankılandı; her kelime, geleceğe açılan umut dolu bir kapı oldu.