PEYGAMBERLERİN İNSANLIĞA KADİM MİRASI
HAYÂ
Ferize YEKSEK
Kalp ile günah arasında incecik bir perde…
Mahcubiyetle kızaran bir yüz…
Kötü ile karşılaştığında titreyen bir kalp…
Çirkini görmekten imtina eden göz…
Allah Resulü’nün, imandan bir şubedir dediği hayâ (Müslim, İman, 58), imanın gönülde, kalpte ve diğer tüm azalarda tecelli etmesidir belki de.
Bizim “ar” dediğimiz hayâ, “utanma, çekinme, tövbe, vazgeçiş” gibi anlamlara gelir sözlükte. İslam âlimlerinden Ragıb el-İsfehani, “nefsin çirkin davranışlardan rahatsız olup onları terk etmesi”; Kadı İyaz da “kötü bir işin yapılmasından veya iyi bir işin terk edilmesinden dolayı insanın yüzünü kızartan sıkıntı” diye açıklar bu önemli hasleti. “Hayâ, asalettendir. Ancak asil olan utanır.” der büyükler.
İnsanda hayâ duygusunun hikâyesi, Hz. Âdem ve Hz. Havva ile başlar. Şeytanın kışkırtmasıyla Allah’ın hududunu çiğneyerek yasak ağacın meyvesini tattıklarında mahrem yerleri görünür ve derhal cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye çalışırlar. (Araf, 7/22) Hz. Âdem ve eşinin, mahrem yerleri açılınca herhangi bir telkin altında kalmadan hemen örtünmeye çalışmaları, insanda hayâ duygusunun fıtrattan geldiğini kanıtlar. Fıtratta var olan bu duygunun insan davranışlarında aktif hâle gelmesi, akıl nimetiyle birleştiğinde mümkündür. Bu sebepledir ki akıl nimetinden yoksun kimselerde hayâ duygusu aranmaz, yanlışlarından utanması beklenmez.
Çocukta temyiz melekesinin ilk alametlerinden biri, onda hayâ duygusunun belirmesidir. Akıl ışığının ilk parıltılarıyla çocuk, kendi muhakemesini devreye koyar, bazı şeylerin çirkin olduğunu kavrayarak onları yapmaktan çekinmeye başlar. Hayâ ile akıl arasındaki bu ilişki, hayâyı sadece bir duygu değil aynı zamanda bir düşünme ve muhakeme ürünü olarak kabulü gerektirir.
Ahsen-i takvim üzere yaratılmış olan insanın fıtratında var olan hasletler ancak iman ile cilalanıp parlatıldığı zaman temayüz ederek kemale erer ve insan ancak o zaman eşref-i mahlukat derecesine ulaşır. Osman b. Affan, mizacında hayâ duygusu bulunan bir Mekkeli idi. Fıtratında mevcut olan bu ahlaki erdemi, İslam ile şereflenip iman ile kemale erdirdiğinde cennetle müjdelendi, “ashabın en hayâlısı”, meleklerin dahi kendisinden hayâ ettiği, zü’n-nureyn, Hz. Osman oldu. Çünkü hayâ imanın, iman da hayânın hem membaı hem de meyvesi idi. Bu meyanda Allah Resulü şöyle buyurur: “Hayâ ile iman birlikte bulunurlar,biri gidince öteki de beraber gider.” (Hâkim, Müstedrek, 1)
İnsan, doğasında var olan hayâ duygusunu Allah Teâlâ’nın belirlediği ilkeler doğrultusunda şekillendirerek şahsıyla bütünleştirdiğinde, doğruyla yanlışı ayırt edebilen, kötü ve çirkini görüp Rabbinin yasakladığı söz ve fiilleri yapmaktan hayâ eden bir kula dönüşür. Yani “hayâ” tülünden dokunmuş “takva elbisesini” giyinmiş olur. İşte o zaman haramları terk edip helallere sarılmak, dolayısıyla dinin gereklerini yerine getirmek daha kolay olur.
Hayâ, bir erdem olarak en mükemmel şekliyle peygamberlerin ahlakında ve yaşamlarında tezahür etmiştir. Hz. Âdem’in tövbesinin adıdır hayâ. Yüce Allah, “Ey Âdem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin; orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin...” (Bakara, 2/35) ayetinde sınırsız lütfunu ifade eder. Aynı ayetin devamında, “lakin şu ağaç…” diyerek bir hudut çizer. İkram edilen onca nimet karşısında Hz. Âdem ile eşi Hz. Havva’nın haddi aşmaktan duyduğu mahcubiyet ve nedametle yaptıkları tövbenin adıdır “hayâ”.
Züleyha, niyetlendiği çirkin işe ikna etmek için Hz. Yusuf’a dil dökerken diğer taraftan da -olanları görmesin diye- tapındığı putun üzerini örter. O anda Hz. Yusuf’un Züleyha’ya, “Vazgeç, benden kötülük bekleme. Sen bir taştan bile utanırken ben nasıl olur da Allah’tan utanmam?” (Sadi, Bostan, s.319) diyerek direnişidir “hayâ”.
Hz. Peygamber buyurur ki: “İnsanlık, ilk günden beri bütün peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri bir söz bilir: Şayet utanmıyorsan dilediğini yap!” (Buhari, Edeb, 78) Hayâ, peygamberlerin insanlığa kadim bir mirasıdır ve onların sünnetindendir.
“Her dinin (kendine özgü) bir ahlakı vardır; İslam ahlakı(nın özü) hayâdır.” (İbn Mace, Zühd, 17) buyuran Allah Resulü, davranışları ve tavrıyla inananlar için bir hayâ timsali olmuştur. Sahabeden Ebu Said el-Hudri onun bu özelliğini şöyle dile getirir: “Peygamber (s.a.s.), köşesine çekilmiş genç bir kızdan daha hayâlı idi. Hoşlanmadığı bir şey gördüğünde biz onu yüzünden anlardık.” (Buhari, Edeb, 72)
Hz. Peygamber, “Allah’tan gereği gibi hakkıyla hayâ edin!” (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyame, 24; İbn Hanbel, 1, 387) buyruğuyla hayânın en geniş çerçevesini belirlemiştir. İnsanın fıtratında var olan hayâ, imanla birleşip ihsan mertebesine ulaştığında kişiyi, Allah’a karşı mahcup olmaktan korur. Her zaman ve her yerde Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek hareket eden, O’nu görüyormuşçasına yaşayan kulun Allah’tan hayâ etmesi, onun takva sahibi bir mümin olmasını sağlar. Bu sebepledir ki hayâ, en çok yalnızken lazımdır insana. Çünkü yalnızım dediğinde de yalnız değildir insan.
Hayâ, Allah’a hakkıyla iman eden bir müminin en hassas miyarıdır. Ona zarafet, incelik ve gayriihtiyari bir güzellik kazandırır. Daima iyiyi ve güzeli bulmaya, yaratılışına ve Yaradan’ına layık davranmaya sevk eder. Hayâ, haddi aşmak değil her şeyden önce Allah’ın rızasını gözeterek, helal dairede kalarak ihtiyacını tedarik etme, müşkülünü ihsan ile halletme gayretidir. Acizlik değil aksine insanlığını korumak için gösterilen cesarettir. Bu sebepledir ki hayâ; sabır, ilim, irade ve ihsan sahibi olmayı gerektirir.
Güvenli bir toplumun da teminatıdır hayâ. Yaptığı fenalıktan, kötülükten utanmayan, üzüntü ve pişmanlık hissetmeyen bir insanı hangi kuvvet bu fenalıktan vazgeçirebilir, hangi ceza ıslah edebilir? Sınırların kalktığı, ahlaksızlığın aleni bir şekilde sergilendiği, hayâsızlığın, cesaret, özgüven ve özgürlük kılıfıyla paketlenerek pervasızca pazarlandığı günümüz dünyasında, esfel-i safiline sürüklenen insanlığın resmini İstiklal şairimiz Akif’ten dinleyelim:
Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde
Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer bir incecik perde
Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî medlul
Yalan raiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.
Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr ;
Nazarlardan taşan mana ibadullahı istihkâr.
Beyinler ürperir, ya Rab, ne korkunç inkılab olmuş:
Ne din kalmış, ne iman; din harab, iman türab olmuş!
Ne tüyler ürperir ya Rab, ne korkunç inkılab olmuş
Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş
………
Göster Allah’ım! Bu millet kurtulur tek mucize,
Bir utanmak hissi ver gaib hazinenden bize.