GÖNÜLLERE ŞİFA MUHALLED BİR ESER
İHYÂ’Ü ‘ULÛMİ’D-DÎN
Dr. Elif ERDEM
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
İslam dünyasının Haçlı istilasına maruz kaldığı, siyasi bakımdan buhranlı olduğu kadar manevi bakımdan da çöküntüye uğradığı dönemlerde, özünü kaybeden ilimleri yeniden ihya ederek tükenen ümitleri yeşertmek, üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhlara can vermek için kaleme alınan, gönüllere şifa muhalled bir eser: İhyâ’ü ‘ulûmi’d-dîn.
İlim ve irfan ocağı Horasan diyarının bereketli topraklarında, nice ilim erbabı ve devlet erkânının yetiştiği Tus şehrinde dünyaya gelen Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed el-Gazali’nin (ö. 505/1111) en kıymetli eseridir İhyâ’ü ‘ulûmi’d-dîn. Müellifin, içine düştüğü ruhsal problemlerin ardından kendini yeniden inşa sürecinde yazdığı bu eser, onunla birlikte bütün bir topluma can vermiş, dönemini aşan bir şöhretle bugüne kadar gelmiştir.
Memleketinde fıkıh, hadis, akaid gibi geleneksel ilimlerde eğitim gördükten sonra Nişabur’a giderek Nizamiye Medresesi’ne giren Gazali, meşhur kelam âlimi İmamü’l-Haremeyn el-Cüveyni’nin öğrencisi oldu. Burada yetkin hocaların elinde yetişen gözde bir öğrenci olarak Şafii fıkhı, hukuk ekolleri arasındaki tartışma teknikleri (hilaf), cedel, akaid, mantık alanlarında derinleşti, aynı zamanda tasavvuf, hikmet ve felsefe sahasında da eğitim aldı. Büyük bir İslam düşünürü, Eş‘ari kelamcısı, Şafii fakihi ve mutasavvıf olarak yetiştikten sonra, âlimlerin hamisi olan hemşehrisi Nizamülmülk’ün yanına gelerek seçkin âlimlerin yer aldığı entelektüel bir çevrede kendini geliştirdi. Nihayetinde Bağdat Nizamiye Medresesi müderrisliğine gelerek mevki sahibi, şöhretli bir âlim olmuştu. Bir yandan öğrenci yetiştirirken bir yandan da Bâtınilik gibi İslam dünyasına zarar veren sapkın görüşlere karşı ilmî ve fikrî mücadelede bulunuyordu. Bu akidelerdeki hataları ilmî delillerle ortaya koymadaki başarısı, Hüccetü’l-İslam yani dinin delili olarak anılmasını sağlamıştı. Fakat Gazali’nin arayışı bitmemişti. Felsefe, kelam, tasavvuf ve Bâtınilik hakkında araştırmaya devam ediyor, bu sırada süregelen siyasi travmalar ve toplumdaki ahlaki çöküşten de oldukça rahatsızlık duyuyordu. Kendi içindeki şüphelerin ve sorgulamaların derinleşmesi, makamı mevkiyi ve şöhretli yaşantısını terk ederek inzivaya çekilmesine neden oldu. Önce Şam’daki Emeviyye Camii’ne, daha sonra Kudüs’e ve hac vazifesini eda etmek üzere Hicaz’a giden Gazali, bu inziva sürecinde nefsini terbiye ederek kalbini kötülüklerden arındırmak ve ahlaki güzelliklerle donatmak üzere riyazetle meşgul oldu. İşte İhyâ, müellifin kendiyle yüzleştiği bu sancılı süreçte kendisiyle birlikte toplumu da ıslah etmek üzere kaleme aldığı bir eser olarak vücut buldu.
Mukaddimesinde devrinin âlimlerini eleştiren Gazali, doğru yolun rehberi, peygamber vârisi olan bu kimselerin dinin özünden uzaklaşarak şekilciliğe önem veren ve dünyevi zevklere dalan kimseler hâline geldiklerinden bahsetmiştir. Kelam alanındaki faydasız ve içi boş tartışmalara girmek, halkı etkilemek için coşkulu vaazlar vermek suretiyle ilimlerin içini boşaltıp yozlaştırdıklarından yakınmıştır. Dinde yıkıcı bir tahribata yol açan bu durum karşısında harekete geçmiş ve sözleriyle kitabı telif amacını şöyle belirtmiştir: “Din ilimlerini tekrar canlandırmak (ihyâ’ü ulûmi’d-dîn), ilk önderlerin kapanmış yollarını yeniden açmak, peygamber ve selef-i salihîn nezdinde değerli olan faydalı ilimleri anlatıp açıklamak için bu kitabı yazarak işe başlamayı mühim bir vazife bildim.”
Yazılış amacına uygun olarak Müslümanların içine düştüğü dinî, ahlaki ve kültürel yozlaşmalar ile bunların toplumsal ve siyasi yansımalarını irdeleyen İhyâ’ü ulûmi’d-dîn; sorunların üstesinden gelmek için çözüm yolları vermekte, toplumun ıslahına yönelik reçeteler sunmaktadır. Dört bölümden oluşan eserin her bölümünde onar konu işlenir. Bu doğrultuda ilk bölüm ibadetler (İbâdât), ikinci bölüm toplumsal konular; aile, devlet, toplum, iktisat gibi konuları içeren âdetler (Âdât), üçüncü bölüm insanı helake götüren davranışlar (Mühlikât) ve son bölüm kişiyi kurtuluşa götüren davranışlar (Münciyât) hakkındadır. Bu bölümlere başlamadan önce “ilim” konusunu ele alan müellif, Hz. Peygamber’in “Faydalı olmayan ilimden Allah’a sığınırız.” duasını hatırlatarak konuyu ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır.İnsanları ilmin özünü bırakıp kabuğuyla yetinmeye sevk eden sebepler üzerinde de durduktan sonra ana konulara geçmektedir. Konuları işlerken öncelikle Kur’an ve sünneti esas almakta, sonrasında ise sahabiler ile ehl-i sünnet akidesine bağlı âlim ve mutasavvıflardan nakillerle anlatımlarını kuvvetlendirmektedir. Konuların mahiyetini ortaya koyan başarılı açıklamaları, yorumları, ince tahliller ve tespitleriyle dikkat çeken müellifin sahip olduğu fikrî ve felsefi birikimi eserine ustalıkla yansıttığı görülür. Kapalı kalan meseleler hakkında sarih açıklamalar içermesi,
anlaşılması zor olduğundan değinilmeyen ya da kısaca geçiştirilen bazı hususların ayrıntılı olarak ele alınması, karmaşık mevzuların sistematik sunulması ve gereksiz tekrarlardan arındırılmış, sade bir dille yazılmış olması, İhyâ’yı benzer konular hakkında yazılan diğer kitaplardan ayıran hususiyetlerdir. Müellifinin dinî ilimlerin yanında felsefe, mantık ve metodolojiye vukufiyeti sayesinde akli ve naklî delilleri bir arada sunması ve meseleleri mantıki bir zemine oturtarak, aynı zamanda manevi yönlerine işaret ederek açıklaması eseri özgün kılan diğer özellikleridir. Örneğin Gazali, “İbadetler” bölümünde aşina olunan fıkhi bilgilerin yanında ibadetlerin kalbî/manevi yönlerine de değinmekte, “kalbin amelleri” adını verdiği bu konuları etkili bir üslupla sunmaktadır. Yine o, filozofların eserlerinde ihmal ettikleri bir konu olan sanat felsefesine ilk defa değinerek bu bağlamda bazı tahliller yapmakta, güzellik ve ahenk kavramları üzerinde durarak buradan hareketle Allah’ın varlığını ispata gitmektedir.
Müellifinin samimiyeti ve ince işçiliğiyle halkın teveccühüne mazhar olan İhyâ, “İslam’a dair bütün kitaplar kaybolupsadece İhyâ kalsaydı diğerlerini aratmazdı.” dedirtecek kadar benimsenen bir eser olmuştur. Her dönem kıymetini koruyan bu kült eseri okumanın belli bir bilgi birikimi gerektirdiği, eserin yüzeysel bir bakış açısıyla okunmasının, anlaşılmamasına sebep olabileceği gibi yanlış anlaşılmasına da yol açabileceği unutulmamalıdır.