Dr. Ömer DEMİRBAĞ:

“Yazılı ve sözlü edebiyat, insandaki kelam kabiliyetinin en terbiye edilmiş, en lezzetli hâle getirilmiş şeklidir.”

 

Kıymetli Hocam, öncelikle edebiyatın “edep” kelimesiyle olan irtibatına kısaca değinelim mi?

Efendim, sizin de belirttiğiniz üzere edebiyat “edep” kökünden geliyor. Edep ise haddini bilmek demektir. Bildiğimiz manada yazılı ve sözlü edebiyat ise insandaki kelam kabiliyetinin en terbiye edilmiş, en lezzetli hâle getirilmiş şeklidir. Kısaca insanın söz söyleme kabiliyetinin yazılı veya şifahi bir şekilde en etkili hâle getirilme sanatına edebiyat diyoruz.

İslam edebiyatının temeline gitmeye kalktığımızda “Peygamber şairleri” karşımıza çıkıyor. Sevgili Peygamberimizin manevi terbiyesinde yetişen ve döneminin sosyal hayatına da etki eden Kâ‘b b. Züheyr, Abdullah b. Revaha ve Hassan b. Sabit gibi şairlerin İslam şiirine ve medeniyetine katkıları nelerdir?

Peygamber Efendimizden (s.a.s.)

önce gelen yüz bini aşkın peygamber vardır. Bu peygamberler, geldikleri toplumlara göre ilahi mucizeler göstermişlerdir. Nitekim Hz. Musa (a.s.) zamanında, sihirbazlık ve büyücülük toplum tarafından çok önemsendiği için onun asası bütün inkârcıları susturan ve hayrete düşüren dehşetli bir mucize olmuştur. Hz. İsa (a.s.) zamanında ise tıp çok ileride olduğu için ölüleri diriltmek gibi bir mucize Hz. İsa’ya verilmiştir. Bu sayede o, zamanının tıp erbabını hayretler içerisinde bırakmıştır. Hz. Muhammed (s.a.s.) zamanında da şiir ve edebiyat çok yaygındı, şairler el üstünde tutuluyordu. Belagat, kelam, veciz söz söyleme, şiir ve edebiyat gibi meziyetler, o zamanın Arap toplumunda çok büyük itibar görüyordu. İşte böyle bir zaman ve ortamda yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim indirilmiş; Kur’an’ın mucizevi ve kendine has üslubu karşısında, şairler dâhil olmak üzere bütün Arapların âdeta dilleri tutulmuştu. Peygamber Efendimizin ashabı arasındaki şairlerden Kâ‘b b. Züheyr, Abdullah b. Revaha, Hassan b. Sabit gibi isimler, kendilerinden sonra gelecek ve günümüze kadar da devam edecek olan İslam edebiyatının temellerini atmışlardır. Bunu yaparken de kendi kültürlerinden aldıkları şairlik meziyetlerine ilave olarak Kur’an’ın üslubu ve hikmeti kadar Hz. Peygamber’e olan sevgi ve bağlılıklarını da katınca dinî şiirde zirve olmuş, nihayetinde “Peygamber’in şairleri” olarak anılır olmuşlardır. Savaş meydanlarında moral motivasyonu şiirle sağlamışlar, bunalan kalpleri şiirle ferahlatmışlar, Sevgili Nebi’ye olan aşklarını şiirle dile getirmişlerdir. İslam edebiyatında da bu güzide zatların ve onların yazdığı şahane şiirlerin önemli bir yeri vardır.

Şiir demişken Kâ‘b b. Züheyr’in Kaside-i Bürde’sinden Fuzuli’nin Su Kasidesi’ne, “Sakın terk-i edebden kûy-i Mahbûb-i Hudâ’dır bu…” diyen Nabi’den “Gönlüm sana âşık, sana hayrandır Efendim” diyen Ali Ulvi Kurucu’ya… Günümüzde ise kurak gönülleri serinleten Yağmur şiiriyle Nurullah Genç gibi isimlere gelinceye kadar görkemli bir “naat” geleneğinden söz etmek mümkün… Naatların, dinî tasavvufi şiirin tekâmülündeki yeri hakkında neler söylemek istersiniz?

“Nitelemek, vasfını söylemek, iyi ve güzel niteliklerini dile getirmek…” gibi anlamlara gelen “naat” kelimesi, terim olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) için söylenen övgü şiirleri demektir. Allah’ın son elçisini övmek maksadıyla yazılan şiirlerin tamamı naat-ı şeriftir. Bu şiirlerin şekli bazen gazel bazen dörtlük bazen de kaside olabilir. Şekil ve türü değişebilir fakat teması her zaman aynıdır: Son peygamber Muhammed Mustafa’ya (s.a.s.) övgü. Ve yeryüzünde hiçbir insana, Sevgili Peygamberimiz için yazıldığı kadar şiir yazılmamıştır. En geniş hacme sahip olan, sayıca en fazla şiir yazılan tür, naat-ı şeriftir. Düşünün ki her bir divanda naat olması bir gelenek olduğuna göre sayıları, adetleri, hesapları âdeta dize getirecek miktarda Peygamber Efendimize şiirler sunulmuştur. Nitekim onun mukaddes ve has ismi “Muhammed” olduğu gibi onun kadar “övülen” ve kendisine şiirler yazılan ikinci bir şahıs yeryüzüne gelmemiştir.

Her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah Teâlâ hakkında konuşurken dikkat, azami seviyede olmalıdır. Kul kelamı, kul sanatı, kulun edebiyatı Allah’ın zatını övmeye yetmez! Allah, kendisini nasıl tanıtmış ise öyledir. Dolayısıyla tevhid ve münacat tarzında Allah için söylenen şiirler, naatlara göre çok azdır. Peygamber Efendimiz bir beşer olarak 63 sene içimizde yaşamıştır. Onun mübarek şahsına yazılan şiirler ise söz sanatlarına açıktır. Bu nedenle sanat, coşkunluk ve lirizm bakımından en güçlü şiirler olan naat-ı şeriflerle Sevgili Peygamberimizin şahs-ı manevisi ve güzel ahlakı yüzyıllar boyunca övülmeye devam etmiş; naatlar, kültür ve edebiyatımızda büyük yer tutan dinî, manevi ve tasavvufi şiirlerin oluşumunda, gelişiminde ve geniş bir alana yayılmasında öncülük etmiştir.

Malumunuz, İslam edebiyatının şekillenmesinde, İslam kültür ve medeniyetinin oluşumunda şiir kadar nesrin de katkısı yadsınamaz. Menakıpname, seyahatname, tezkire ve nasihatnameler gibi nesirlerin İslamiyet’in yayılmasına, dinî ve kültürel tarihimize etkileri nelerdir?

Efendim, benim bu husustaki görüşüm şu yöndedir: Doğu toplumlarında ve İslam medeniyetinde hâkim olan edebiyat, şiir ağırlıklıdır. Düzyazı yani nesir tarzında yazılan metinlerde bile şiirsellik ön plandadır. Gerek nesir içerisine serpiştirilen nazım tarzı beyitler gerekse düzyazının kendi içerisindeki ahenk ve kafiyeler, bize düzyazının bile şiir gibi olduğunu gösteriyor. Şiirin baskın olduğu İslam kültür ve medeniyetinde nesir biraz arka planda kalmış görünüyor. Fakat buna rağmen kaleme alınmış, günümüze kadar gelebilmeyi başarmış nesir türlerimiz de var. Sizin de bahsettiğiniz menakıpnameler, seyahatnameler ve nasihatnameler gibi… Baktığımızda, bunlar dahi kendi içerisinde bir şiirsel üslup barındırır.

Bilinen ve kabul gören manasıyla düzyazı, bizim kültürümüze Batı’dan gelen bir yazı türüdür ve hâlâ da tam manasıyla benimsenmiş ve hazmedilmiş değildir. Hâl böyle olunca bizde bir Tolstoy, Dostoyevski, Victor Hugo veya bir William Shakespeare ayarında yazar yetişmemiştir. Bu da Doğu milletlerinin mizacının şiire yatkın olmasından kaynaklıdır. Dolayısıyla toparlayacak olursak İslamiyet’in yayılmasında veya bizim kültürel tarihimizde düzyazının önemli bir yeri vardır ama etkisi ve kuvveti şiir kadar büyük değildir. Zira bizim nesrimiz dahi şiirseldir.

Modern çağın beraberinde getirdiği psikolojik buhranlar, kültürel yozlaşma, dinî manevi değerlerin erozyonu gibi sorunlar hepimizin malumu… Edebiyatın iyileştirici ve motive edici gücünü de düşündüğümüzde zamanımızın manevi krizlerine İslam edebiyatından çareler bulmak mümkün müdür? Bu konuda tavsiyeleriniz nelerdir?

Dünya hayatı, yeryüzünde yaşayan insanoğlunun her dönemde maveraya, yüceliklere yönelmesine engel olmuştur. Bu durum, her zaman olduğu gibi günümüzde de böyledir, hatta günümüzde daha da artmıştır. İşte böyle zamanlarda maneviyattan haber veren; iyiye, doğruya ve güzele çağıran büyüklere ve Allah’ın sevgili kullarına kulak vermek gerekir ki bunların büyük bir kısmı da aynı zamanda şairdirler. Edebiyatın iyileştirici gücünden kastımız, hakikate ve hikmete gönlünü açmış ediplerin, şairlerin sunduğu manevi reçetelere gönül gözümüzü ve gönül kulağımızı verebilmek olmalıdır. Hemen aklıma gelen isimler, Seyit Abdülkadir Geylani’nin Divan’ı, Mevlana Celalettin-i Rumi’nin meşhur Mesnevi’si ve diğer eserleridir. Bunlar gibi nice hikmet erleri, Allah dostları ve pek çok büyük şairlerimiz, tarih boyunca insanlığın gönlünü dünyadan manevi buhranlardan arındırıp teveccühleri ötelerin ötesine yönlendirmişler, bu uğurda muazzam bir işleve sahip olmuşlardır. Bugün de “modern çağ” dediğimiz bu zamanın bütün olumsuzluklarına ve toplumda görülen bütün manevi çöküşlere çareleri, yine bu zatların şiirlerindeki mesaj ve hikmetlerde bulmak mümkündür.

Okullarda, konferanslarda, radyo ve televizyon programlarında divan edebiyatının inceliklerini ve güzelliklerini gençlere anlattığınızı biliyoruz. Gözlemleriniz ve tecrübeleriniz

doğrultusunda yeni neslin Türk İslam edebiyatına olan alaka ve yaklaşımını yeterli buluyor musunuz?

Gençlerimizin Türk İslam edebiyatına, kültürümüze ve bilhassa da divan şiirimize alakasını yeterli bulmuyorum, maalesef. Fakat tabii ki bunu da mazur görebiliyorum. Çünkü üzülerek ifade etmeliyim ki divan edebiyatımız, kasıtlı bir ihmal ile hep gözden kaçırılmıştır. Genç kuşaklar, yeni nesiller divan edebiyatını bilmesin, anlamasın diye âdeta özel müfredatlar hazırlandı zamanında. Asla bilimsel olmayan, ilmî hiçbir dayanağı olmayan yakıştırmalarla adlandırıldı divan şiiri. Oysa bizim divan edebiyatımızdaki zenginlik ve büyüklük, başka milletlerin edebiyatlarında bulunsaydı onlar bu edebiyatı, bütün dünyaya büyük bir coşkunlukla ilan ederlerdi. Bizde ise Türk İslam edebiyatının şahikası diyebileceğimiz divan şiirinden, genç nesil âdeta korkutulmuştur. Kendi şiir zevkinden soğutulan, uzaklaştırılan birkaç kuşağın, klasik edebiyatıyla ve dolayısıyla da kendi özüyle ve tarihiyle âdeta bağları koparıldı. Ancak yine de zaman zaman bir araya geldiğimiz gençlerin ilgisinden ve kendi kültürüne olan özleminden umutluyum. Şimdi değilse de ileride bu kültürün ve şiir zenginliğimizin farkına varacak ve yeni yorumlar ortaya çıkaracak kuşaklar gelecektir.

Son olarak klasik Türk şiirinin yaşayan temsilcilerinden ve neşredilmiş Divan’ı bulunan bir şairsiniz. “Meğer divan şiiri hâlâ eskimemiş!” dedirten eserinizin serencamından kısaca bahseder misiniz?

Yazarlık disiplini açısından son derece dağınık ve savruk biri sayılırım. Dolayısıyla neredeyse on altı yaşımdan beri yazdığım şiirlerimin pek çoğu da kayboldu, gitti. Bunlardan geriye kalanları ancak bir araya getirebildim, kendi divanımı oluşturdum ve sonuçta bu eser ortaya çıktı. Benim bu şiirleri divan tarzında kaleme almamın sebebi de divan şiirinin; bütün kötülemelere ve ötelemelere rağmen hâlâ yaşıyor olduğuna inanmamdır. Bugün en yeni Türk şiirinin dahi tanınırlık açısından yarışamadığı bir Mevlid-i Şerif’imiz (Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necat’ı) var. Beş yüz yıl önce yazılan bu eser, beyitler hâlinde ve aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Dili de yer yer anlaşılmayan ifadeler barındırır aslında. Ama hâl böyleyken halka hitap etmesi ve halk tarafından benimsenmesi açısından bugün en yeni Türk şiiri bile Süleyman Çelebi’nin bu şaheseriyle boy ölçüşemez. Henüz lise çağlarımda bu hakikati fark etmiştim. Ayrıca divan şiirinin kasıtlı olarak gözlerden kaçırıldığını da görmüştüm. On altı yaşımdan itibaren bir divan şairi olmaya karar verdim ve yazmaya da devam ettim. Ve nihayetinde bu eser ortaya çıkınca da muradıma kavuşmuş oldum.

Son olarak şunu da ilave etmeden geçemem: Günümüzde divan tarzı şiirler yazan tek şair benim, sanırdım. Bunun için de gizliden gizliye gururlanıyordum doğrusu. Fakat yapılan araştırmalara baktığımda divan şiiri yazanların hiç de az olmadığını gördüm. Mesela, Emrah Gökçe’nin doktora çalışmasından anlıyoruz ki şu anda Türkiye’de yaşayan ve elinde bir divanı bulunan iki yüz seksenden fazla şair var. Ancak yayınevleri, divan edebiyatına veya bu tarzda yazılan yeni şiirlere teveccüh göstermedikleri için maalesef bu divanlar gün yüzüne çıkamamaktadır. Bu şiirler, kültürel zenginlikler ve kadim şiir zevkimizde yapılan yeniliklerdir. Umuyorum ki yayınevleri ve ilgililer, bir gün bu zenginliğin farkına varacak ve ona hak ettiği değeri verecektir.

 

 

Öz Geçmiş

Dr. Ömer Demirbağ, 1959’da Elazığ Palu’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Elazığ’da gördü ve Elazığ Fırat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1982’de mezun oldu. Uzun dönem askerlik ve bir süre dershane öğretmenliğinden sonra 1988’de Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde araştırma görevlisi olarak akademik hayata atıldı.

Divan Şiirinde Hz. Muhammed (yüksek lisans), Koca Ragıp Paşa ve Divan-ı Ragıp (doktora) Kadı Burhanettin ve Şiiri, Süleyman Şâdî Dîvânı adlı bilimsel çalışmalarının yanı sıra divan edebiyatı tarzında yazdığı şiirlerini topladığı Dîvân adlı eseri bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli dergilerde yayımlanmış makaleleri ile gazel tarzında manzumeleri mevcuttur. TV kanalları ve sosyal medya platformları üzerinden gençlere ulaşmayı hedefleyen Demirbağ, edebî sohbet programları ile divan edebiyatı üzerine söyleşiler düzenlemektedir.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Dr. Ömer Demirbağ, evli ve beş çocuk babasıdır.