ŞEHZADE SANCAĞI UYGULAMASININ
YAPILDIĞI ŞEHİRLER VE BURALARDAKİ İŞLEYİŞ
Koray ŞERBETÇİ
Osmanlı tarihini yalnızca siyasi ve askerî olarak okumak büyük bir eksikliktir. Çünkü Osmanlı Devleti’ni özünde ayakta tutan şey görünmeyen ve sağlam bir eğitim sistemidir. Bu sistemin en kritik duraklardan birisi ise saraydaki enderun ve medreseler yanında sistemin kalbinin taşrada attığı bir duraktır: şehzade sancakları.
Osmanlı devlet anlayışı bir teoriden ibaret değildi. Aksine güçlü şekilde bir tecrübe meselesiydi. Bu nedenle bir şehzade, doğduğu anda bir padişah adayı olduğundan bu tecrübeyi elde edeceği ve kendi mikro dünyasında sultanlığı tecrübe edeceği bir sancak görmeliydi. Çünkü Osmanlıda padişah adayı olmak bir doğum hakkıydı ama gerçek bir padişah olabilmek bir yetkinlik meselesiydi. Osmanlı siyaset yaklaşımı da bu anlayışın çerçevesini sunuyordu. Zira Osmanlı siyaset yaklaşımı, yönetimi gerçek yaşamla yüz yüze gelerek öğrenilen bir bakış açısıyla değerlendiriyordu. Böylece şehzade sancakları tam da bu nedenle sadece idari merkezler değil aynı zamanda birer taşra sarayı, birer siyaset okulu, birer iktidar provası sahasıydı.
Şehrin Devlete Dönüştüğü Yer Olarak Şehzade Sancakları
Osmanlıda şehzadeler belli bir yaşa geldiklerinde artık sarayın korunaklı dünyasından çıkarılır ve Anadolu’nun bir sancağına gönderilirdi. Bu karar devlet geleneğinin bir zorunluluğuydu. Böylece şehzade, henüz genç yaşta bir şehrin başına geçerdi. Ama yalnız olmazdı ve yanında “lala” lakaplı bir gölge eğitimci bulunurdu.
Lala, sadece bir şehzade öğretmeni olmayıp gerektiğinde bir rehber, bir denetçi ve bir yöneticiydi. Şehzade küçükse onun adına idareyi üstlenir, büyükse ona danışmanlık yapardı. Şehzade, bulunduğu yerde padişahın temsilcisiydi. Yetkileri sıradan bir valiyle kıyaslanamayacak kadar genişti. Nitekim Osmanlı resmî kayıtlarından da öğrendiğimiz üzere şehzadeler yazışmalarını doğrudan sarayla yapabiliyor, tayinler gerçekleştirebiliyor ve dirlikler dağıtabiliyordu. Daha da önemlisi şehzade, bulunduğu sancakta âdeta bir saray kuruyordu. Kendi divanı, lalası, kapı halkı, görevlileri vardı. Hatta kendi adına tuğra çekip hüküm yazdırabilmesi ise onun potansiyel bir padişah olarak yetiştirildiğini açıkça gösteriyordu.
Sancağa gönderilecek şehzadenin yaşı kesin bir kurala bağlı değildi. Bu durum, padişahın kaç çocuğu olduğuna ve şehzadelerin yaşlarına göre değişirdi. Genellikle şehzadeler 14–15 yaşlarında sancağa çıkardı. Ancak bazı durumlarda 18 hatta 20 yaşına kadar bekleyenler de olurdu. Örneğin, Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan doğan oğlu Şehzade Mehmed, 20 yaşında sancağa gönderilmiştir. Sancağa çıkan şehzadelere “Çelebi Sultan” denirdi. Bu şehzadelerin sayısı, bulundukları bölgelerin siyasi durumuna ve kaç şehzadenin yetişkin olduğuna bağlı olarak artıp azalabilirdi.
Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde, fethedilen topraklara sancak beyi olarak genellikle padişahın oğulları atanırdı. Devlet güçlenip sınırlar genişledikçe bu görevlere daha sonra güvenilir valiler gönderilmeye başlanmıştır.
Bir şehzadenin sancağa çıkışı sıradan bir tayin değildi. Bu olay başlı başına bir merasimdi. Öyle ki bu sürece “Şehzade Alayı” denirdi. Payitahttan ayrılış bir törenle olur, devlet erkânı eşliğinde şehzade yola çıkarılırdı. Üsküdar’da yeniden alay kurulur, hediyeler sunulur ve ardından sancak yolculuğu başlardı. Bu törenle şehzadeye sadece bir görev verilmezdi. Aynı zamanda bir kimlik de verilmiş olurdu. Bu merasimde, padişah adına veziriazam tarafından şehzadeye tabl, alem ve yeşil bayrak verilirdi. Bu semboller, onun artık devlet adına yetki kullanan bir yönetici olduğunu gösterirdi.
15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sancağa çıkan şehzadelere çeşitli değerli eşyalar da verilmeye başlandı. Bunlar arasında altın ve gümüşten yapılmış süslü eyerler, murassa (değerli taşlarla süslenmiş) parçalar, bazubentler ve zincirli süs eşyaları bulunurdu. Bu eşyalar da törenle teslim edilir, böylece şehzadenin yeni görevi resmiyet kazanırdı.
Şehzade, sancağa yalnız gitmezdi. Annesi de onunla birlikte gider ve bir anlamda onun üzerinde gözetim görevini üstlenirdi. Ayrıca şehzadenin yanında oldukça geniş bir maiyet bulunurdu. Bu maiyet, âdeta İstanbul’daki divanın küçük bir örneği gibiydi. İçinde lala, nişancı, defterdar, reisülküttap, çavuşbaşı ve divan kâtipleri gibi önemli görevliler yer alırdı. Bunun dışında tabipler, cerrahlar, göz hekimleri, imam ve müezzinler, mutfak görevlileri, hazineden sorumlu kişiler ve çeşitli hizmetliler de bu kadroya dâhildi. Ayrıca sipahiler, silahtarlar ve farklı askerî birliklerden görevliler de şehzadenin güvenliği ve itibarı için onunla bulunurdu.
Bu maiyetin büyüklüğü, şehzadenin yaşına, önemine ve konumuna göre değişirdi. Bazı şehzadeler oldukça kalabalık bir kadroyla sancağa gönderilirdi. Örneğin, Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın oğlu Şehzade Mehmed, 1542 yılında Saruhan (Manisa) sancağına gönderilirken son derece geniş ve gösterişli bir maiyetle yola çıkmıştır. Osmanlı tarihinde öne çıkan şehzade merkezleri Manisa, Kütahya, Amasya, Konya ve Trabzon gibi şehirler olmuştur.
Amasya
Şehzade sancakları denildiğinde akla ilk gelen şehirlerden biri Amasya’dır. Çünkü burası, Osmanlı hanedanının âdeta bir eğitim merkeziydi. Selçuklulardan itibaren sancak merkezi olan Amasya, Osmanlı Dönemi’nde de bu özelliğini korudu. “Medinetü’l-hükema” ve “Kubbetü’l-ulema” gibi adlarla anılan şehir, Batılı seyyahlar tarafından Anadolu’nun Oxford’u olarak tanımlanmıştır.
Bu güçlü kültürel ortamda hem sanatçılar hem de devlet adamları yetişmiştir. Şehzadeler ise Amasya’nın bu kültür atmosferinde hikmet ve sanatla yoğrulmuş bir liderlik anlayışı kazanmıştır. Çelebi Mehmet’ten II. Murat’a, Şehzade Mustafa’dan Şehzade Bayezid’e kadar birçok isim Amasya’da görev yapmıştır. Bu durum tesadüf değildir. Şehir, doğu sınırına yakın stratejik konumu ile askerî ve siyasi tecrübe kazandırırken ticaret yolları üzerinde bulunmasıyla ekonomik yönetimi öğretmiştir. Amasya’da yetişen bir şehzade, devlet yönetiminin tüm boyutlarını öğrenirdi. Bu yüzden Amasya, yalnızca bir şehir değil tahtın gölgesinde büyüyen bir okuldu.
Kütahya
Kütahya, şehzade sancakları arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Anadolu’nun savunulması ve yönetimi açısından stratejik önemini koruyan bu şehir, aynı zamanda Anadolu beylerbeyliğinin merkeziydi. İstanbul’a yakınlığı ise onu daha da önemli kılmış, buraya atanan şehzadeler resmiyette olmasa bile pratikte çoğu zaman veliaht olarak görülmüştür.
Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Bayezid’in, Kütahya’dan Amasya’ya tayin edilmek istenmesine karşı çıkarak isyan etmesi Kütahya’nın ayrıcalıklı yerine somut bir örnek teşkil eder. Elbette Kütahya’nın ekonomik ve kültürel canlılığı da bu tercihte etkiliydi.
Osmanlı öncesinde Germiyanoğullarının başkenti olan şehir, Batı Türkçesinin önemli eserlerinin verildiği bir merkezdi. Mevlevi geleneğinin burada güçlenmesi, Kütahya’yı aynı zamanda bir tasavvuf merkezi hâline getirmiştir. Burada görev yapan bir şehzade hem merkeze yakın olmanın avantajını hem de siyasi risklerini derinden hissederdi. Kısacası Kütahya, iktidarın en yakın provasının yapıldığı yerdi denilebilir.
Konya
Konya, şehzade sancakları arasında farklı bir anlam taşır. Selçuklu’nun eski başkenti olan şehir, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1467’de Osmanlı topraklarına katıldıktan sonra siyasi merkez olma özelliğini kaybetmiş ancak bir şehzade sancağı olarak önemini sürdürmüştür.
Bu tercih bilinçlidir. Osmanlı sadece toprak kazanmayı değil fethedilen bölgelerin gönlünü kazanmayı da hedeflemiştir. Yüzyıllarca Selçuklulara ve ardından Karamanoğullarına başkentlik yapmış bir şehirde şehzadelerin görev yapması, kentin tarihsel ve toplumsal belleğine gösterilen bir hassasiyetin de işaretidir. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu şehzade Cem’in burada uzun süre görev yapması ve halkla kurduğu ilişki bu politikanın bir göstergesidir. Öyle ki şehzade Cem, Konya halkının yakın ilgisini kazanmış ve yörenin Osmanlı Devleti’ne bağlılığını pekiştirmiştir.
Konya’da görev yapan son şehzade olan II. Selim’in başlattığı Selimiye Camii, şehrin kültürel üretim gücünü de ortaya koyar. Bu durum, şehzade sancaklarının yalnızca siyasi değil aynı zamanda kültürel merkezler olduğunu gösterir.
Manisa
Osmanlı’da birçok şehir şehzade sancağı olsa da en dikkat çekici olanlardan biri Manisa’dır. Uzun süre bu rolü üstlenen şehir, özellikle Kütahya yanında veliaht şehzadelerin gönderildiği bir merkez hâline gelmiştir.
Saruhanoğulları döneminde başkent olan Manisa, Osmanlı hâkimiyetine girdikten sonra sancak merkezi yapılmış ve bu durum şehrin kimliğini değiştirmiştir. “Küçük İstanbul” olarak anılması tesadüf değildir. Sarayları, medreseleri, çarşıları ve kervansaraylarıyla âdeta bir başkent görünümüne kavuşmuştur. Ege’yi İç Anadolu’ya bağlayan yollar üzerinde bulunması ve Gediz Ovası gibi verimli bir bölgenin merkezinde yer alması, Manisa’yı ideal bir eğitim sahası hâline getirmiştir. Şehrin şehzade kenti kimliği, Yıldırım Bayezid’in oğlu Ertuğrul Çelebi ile başlamış ve zamanla daha da güçlenmiştir.
I. Mehmed, II. Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim gibi padişahların burada yetişmiş olması, Manisa’nın Osmanlı tahtı için ne kadar kritik bir durak olduğunu gösterir. 1594’te Şehzade Mehmet’in tahta çıkmasıyla birlikte buraya yeni şehzade gönderilmemesi, bu geleneğin de sonunu getirmiştir.
Minyatür Devlet Modeli
Şehzade sancaklarının en dikkat çekici yönü, işleyiş biçimidir. Çünkü burada kurulan düzen, doğrudan İstanbul’un bir yansımasıdır. Bu sistem sayesinde Osmanlıda merkez ile taşra arasında güçlü bir bağ kurulmuştur. Aynı zamanda devletin kültürü, yönetim anlayışı ve bürokratik yapısı taşraya kadar yayılmıştır. Bir anlamda sancaklar, Osmanlının merkezileşme politikasının en etkili araçlarından biridir. Ayrıca Şehzade sancakları Osmanlı hanedanının en dikkate değer isimlerine kucak açarak aynı zamanda kendi gelişimlerine de imkânlar sağlamışlardır. Öte yandan genç şehzadeler de hayatlarının ilk yönetim sınavlarını bu beldelerde tamamlamışlar ve gençlik hatıralarını yaşadıkları bu şehirleri tahta çıktıktan sonra da unutmamışlardır.
Tarihte bu ay neler oldu?
Fatih Sultan Mehmet vefat etti
(3 Mayıs 1481)
İkinci Dünya Savaşı sona erdi
( 8 Mayıs 1945)
Soma’da maden faciası meydana geldi.
(13 Mayıs 2014)
Mustafa Kemal Paşa Millî Mücadele’yi başlattı.
(19 Mayıs 1919)
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetti.
(29 Mayıs 1453)