SABRIN, TESLİMİYETİN VE ADANMANIN YOLCULUĞU:
KUTLU SEFER
Selvigül KANDOĞMUŞ ŞAHİN
“İnsanlar içinde haccı ilan et ki gerek yaya olarak gerekse uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.” (Hac, 22/ 27)
Karanlık şehirlerin ışıklı caddelerinden, rengârenk bulvarlarından, ayartıcı kalabalıklarından sıyrılarak yola koyuldun. Kavruk, kupkuru, aşılmaz dağların arkasında; çöl yangını kumlara batmış, dudakları çatlamış, ağlamaktan kendinden geçmiş hâlde bekleyen yavrusuna su bulmak için koşan, o siyahi mübarek kadının, Hz. Hacer’in arkasından, onun izini sürmek için düştün yollara...
Sen şimdi Hz. İbrahim’in rüyası, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) duası, Hz. Hacer’in avuçlarına dökülen zemzem serinliğinde, çöllere dökülen nisan yağmurlarıyla, dualara durarak, sabrı ve şükrü kuşanarak kutlu, aziz bir sefere revan oldun. “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, ben geldim Ya Rabbi! Affına sığınmaya geldim.” diyerek düş yollara. Tüm ayartanlarından, hazlarından, heveslerinden vazgeçerek, hac yolculuğunun en has yolcusu olarak Rabb’e misafir olmaya, o aziz ve güzel eve sığınmaya, yeniden bir başlangıç yapmaya geldin. Mahşerî bir provadır yaşadığın. “Bismillah Allahu Ekber” diyerek selam verdiğin, adandığın Rabb’indir. Sen artık tüm dünyalıkları, rütbeleri, makamları geride bırakıp geldin Rabb’inin evine. Kızgın, yakan, kavuran çöller gibi şehirlerden geçerek vahyin aydınlığına, vahdete, Rahman’a doğru bir akış başlamıştır artık… “Lebbeyk!” diyerek düştüğün yollar seni mutlak iyiliğin, mutlak gerçeğin ve mutlak güzelliğin kıyılarına taşıyacaktır.
Savaşlar ortasında, dünya yanarken, kavrulurken Orta Doğu, Gazze’de hâlâ soykırım sürerken sen yollara düştün. Duaların şimdi ümmet için, Müslüman coğrafyalar için… Şam, Bağdat, Lübnan, Beyrut, Tahran, İsfahan, zincire vurulmaya çalışılan Kudüs ve çağın en büyük kıyımının yaşandığı Gazze için tüm duaların. Ümmetin pare pare olmuş hâllerine gözyaşını akıtarak duaya duracaksın. Savaşlar ortasında, sapkın ve hain, acımasız soykırımlar yapan İsrail ve Amerika’nın tam karşısına koyacaksın yüreğini. Açacaksın ellerini Rabb’ine. Şimdi mahşerî kalabalıklar hâlinde, akarken, beyaz bir nehir gibi okyanuslara karışmaya gidiyorsun. Sen giydiğin ihramla bir mahşer provasındasın, ümmetin birliği ve İslam’ın zaferi için tüm duaların. Bu çağrı Beytü’l-Haram/Güvenlik Evi’nedir. Sen, en güvenilir ve en güzel eve çağrılmışsındır. Güvendesindir.Şimdi işte tam da aziz ve mübarek Peygamberimiz Hz. Muhammed’in saçlarını ağartan o eşsiz emir senin de üzerine iner, an an senin yüreğine nazil olur ayetler. “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” (Hud, 11/112)
Efendimizin mübarek saçlarını ağartan o muhteşem ayetler şimdi senin yüreğine seslenir. Sen ki bağışlanmak, tövbelere durmak, dünyalıklarından sıyrılmak, mahşerî provayı yaşayarak ahiret yurduna hazırlanmak için düştün yollara. Sen şimdi kıyama duracaksın. Arınmış ve tertemiz hâlde giydiğin ihramla börtü böceğe zarar vermeyeceksin, kimseyi kırıp incitmeyeceksin, dilin temizlenecek kötü söz ve küfürlerden. Zihnin temizlenecek kuruntu, dedikodu ve vesveseden. Makam, mevki, statü, sınıf, etiket, rozet ve üniformalardan sıyrılıp iki parça beyaz ihramı giyerek eşitleneceksin herkesle. Irkın, milletin, soyun eriyecek o ihramın içinde. Mekke’nin kavrulan sokaklarında, Efendimizin geçtiği yerlerden geçmek için ayak izine rastlar mıyım diye gözyaşı akıtırsın. Yaşadığı çaresizlikler, yalnızlıklar, Hira’ya onu taşıyan tüm acılar, ihanetler gelir aklına. Sonra onun eşsiz teslimiyetine, eşine rastlanmayan üstün ahlakına, yalnızlığına, sevgi ve şefkatle atan merhametli yüreğine ram olmak için çıktığın bu yolculukta aziz bir hatırasının geçtiği asırların, yılların arkasından değişip dönüşen Mekke ve Medine sokaklarına bakıp ağlarsın...
“Lebbeyk Allahümme Lebbeyk,
Buyur Allahım, buyur Rabb’im senin ortağın yok.
Emrine hazırım buyur. Hamd sana, övgü ve nimet senindir. Senin ortağın yoktur.”
Telbiye sesleriyle yüreğine akan sımsıcak bir başlangıçtır seni sana, seni tövbelere, seni ahiret yurdunun provasına taşıyan. “Ölüme uçan kelebekler gibi” aziz bir yolcu olarak düştüğün yollarda artık aşka yolculuk başlamıştır. Mescid-i Haram’a girersin. Karşında gördüğün sade ama büyüleyici çekim gücüyle gözlerini âdeta kamaştıran, yüreğini derinden sarsan Kâbe’dir. Gözlerin buğu buğu, yüreğin güm güm atarken gidersin sonsuzluk iklimine… Artık derin, sıcak, sarsan bir sevda çöreklenmiştir yüreğine…
Arafat
Arafat yolculuğunda, Âdemsen Havva’nı bulmak için, Havva isen Âdem’ine kavuşmak için düşersin yollara... Sen de sevdayı, vuslatı, aşkı azık eyleyerek seni sen yapan Rabb’ine doğru yola revan oldun. Makamda olmaya az kaldı. Arınmaya, Âdem ve Havva olarak tövbelere durmaya, yitiklerini bulmaya, özüne kavuşmaya az kaldı. Güneşi şahit kılarak gün ağarırken çıkarsın yola, beyaz ırmağa karışıp akarsın Arafat Dağı’nın eteklerine doğru. Şimdi yitiklerini bir bir bulma zamanlarındasın. Kendine yürümelisin. Kendini bilmelisin. Nereden gelip nereye gidiyorum diye sorup izzetini, irfanını, hikmetini, safiyetini, insanlığını, soylu ve erdemli hâllerini tüm yitiklerini arayıp bulmalı, marifete ulaşmalısın. Çünkü artık sen makamdasın. Bu makam marifet ve buluşma makamı, kendini ve Rabb’ini bilme makamıdır. Sen şimdi nerede durduğunu bileceksin, bu makam Arafat’tır.
Âdem Peygamber’in bakir dualarına sığınarak, İbrahim Peygamber’in kavi ve sağlam duruşuna ram olarak vakfeye duracaksın. Yaşadığın sünnetullahtır. Ateşlere yürüyen İbrahim gibi, narı nur eyleyen imtihanlardan geçerek İsmail’ini kurban edeceksin. Senin kurbanların neler olacak; makamın mı, zenginliğin mi, göz aydınlığı evlatların mı, sevdiğin eşin mi? Dünyalıklar bir bir dizilecek kurban makamına. Korkusuz ve cesurca teslim olarak çöl sıcaklarında yanan topuklarına aldırmadan durmaksızın koşacaksın evladına su bulmak için. Bu su senin abıhayat suyun, yaşam reçeten olacak yüreğini diriliş ırmağına, yeni başlangıçlara taşıyan. Rahmet Dağı’nın eteklerinde, “Ben geldim Rabb’im, kul olmaya geldim, af makamına geldim.” diye gözyaşını akıtacaksın. Yaşadığın bir mahşer provasıdır…
Şimdi kendi cennetini bulmak için Âdem olmaya, Havva olmaya doğru düş yollara. Arafat’ın kutlu eteklerine doğru eriyerek, akarak, yüreğinde derin yaralarla, arayışlarla karış iman ırmağına… Teslim ol, İslam ol, Rabb’ine iltica ederek hacı ol…
Müzdelife
“Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah'tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. ” (Bakara, 2/199)
Müzdelife, cephanelik makamıdır. Arafat’ın kutlu eteklerinde duaya durdun, vakfeye durdun, arındın, yeniden bir diriliş ırmağı akıttın hayat damarlarına. Şimdi nefsinle imtihandasın. Meş’ar-i Haram’da uzun, gözyaşlarıyla ıslanmış secdelerle kendine yürüdün, kendini bilmeye ve bulmaya çalıştın. Karargâhlar gibi durakladığın mübarek mekânlarda şimdi sen şeytan için sembolik cephaneni toplayacaksın. Karargâhlarda eğittiğin yüreğin şimdi kavi ve sağlam bir hâlde hazırlıklar yapıyor. Yıkılmadan, yorulmadan, şeytan üstüne yürüme zamanlarındasın. Yürüyeceksin durmaksızın, değil mi hac uzun ve kutlu bir yürüyüştür. Yorgun bedenine inanılmaz bir diriliş, dizine derman, gözüne fer gelecek. Yaşı ilerlemiş, beli bükülmüş, seksenlik, doksanlık dedelerin, ninelerin bellerine kadar tere batmış iki büklüm hâlde arınmaya, teslimiyete şevkle ve heyecanla nasıl yürüdüklerine şahitlik edeceksin.
Sen memleketinin bir elçisi olarak bu kutlu topraklarda emanetler yüklenmeye geldin. Sevdiklerin, ailen ve vatanın için cephaneni toplayacaksın. Tam güneş doğmadan, seher vaktinde, şahitli zamanlarda çıkacaksın yola. Mina’ya doğru seferini başlatacaksın. İsmail gibi teslim ve kurban olacaksın; İbrahim gibi kurban edecek, vazgeçecek, en sevdiğini makama sunacaksın. Şimdi kurbanını makama sunarken neyi, nasıl kurban ettiğinin şuuruyla sunacaksın. Yanmış, kavrulmuş çöllerde, yüreğine derinden bir abıhayat gibi akacak sunduğun kurbanlık.
Mina
İnsanlık oluk oluk, dağları, yolları, geçit vermez vadileri aşarak Arafat yolcusu olarak Mina durağında. Savaşlardan çıkıp geldin, yüreğin yorgun, imtihanların yıpranmışlığıyla, mahzun ve kederlisin, çaresiz ve dertlisin. Şimdi Mina mektebinde, sabırla ve şükürle mahşerî provaya hazırlanacaksın. Tüm konforlardan uzak, arınmış ve tertemiz hâlde uçakta sana yabancı olanlarla artık yakın bir dost ve kardeş olmuşsundur. Kutlu, şahitli, erdemli zamanlardır yaşadığın. Huşu içinde mübarek zamanlarda ve makamlarda azığın azdır, yükün hafif, burası teslimiyet, arınma makamıdır. Hacı arkadaşlarınla bir lokmayı, bir yudum suyu, küçük bir örtüyü paylaşırsın. Yaşadığın, eşsiz hac kardeşliğidir.
Şimdi şeytanın makamındasın. Uzun yürüyüşler, uykusuz geceler, yorgun saatler sonu dizlerinde derman, gözlerinde fer kalmasa da yüreğin coşkun akan bir ırmak gibi geldin ve durdun düşmanın karşısında. Şeytana temsili mermilerini büyük bir heyecan ve hınçla atarsın. Savaşlar sonu zulme uğrayan insanlık gelir aklına. Gazze gelir, Doğu Türkistan, Kudüs, Bağdat, Şam gelir aklına ve haykırırsın gür bir nida ile: Kahrolsun büyük şeytan! Kahrolsun siyonist İsrail diye. Tüm şeytanlara doğrultursun mermilerini, tüm gücünle taşlarsın şeytanı… Gizli ve karanlık tüm odaklara, gençliği zehirleyenlere, çocuk katillerine, hainlere, ırz düşmanlarına, sömürenlere… Şeytana, coşkulu tekbirlerle tüm hıncını, kinini, boşaltırsın…“Bismillahi Allahuekber, rağmen lişşeytani ve hızbihi. Şeytan ve taraftarları karşısında en büyük olan Allah’ın adıyla.”
İbrahim Makamı
Ödediğin nice bedeller sonrası, nefsinle girdiğin tüm savaşların semeresi olarak artık kurbanını kesebilirsin. Kesilen hayvanlar semboldür, senin kurbanın nedir hiç düşündün mü? En sevdiğin, dünyada en çok değer verdiğin, dünyalara değişmediğin nedir, şimdi onu kurban etme zamanlarındasın. Şimdi yürekli, cesur, mert bir şekilde kurbanını bulma telaşına düş ve onu makama sun, onu kurban et.
İbrahim Peygamber: “Ey yavrucuğum! Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; bir düşün ne dersin?” diye yavrusuna çekinerek seslendiğinde: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın!" demişti kutlu evlat. İnanan, gönülden bağlı teslim olan baba, teslim olan yüreği yaralı anne ve teslim olan evlat. Nasıl güzel bir aile. Sen şimdi taşlar üzerine kendi İsmaillerini devir. Sıra sende, kaçış yok. Neyi kurban edebilirsin? En çok bağlandığın, sevdiğin, sevgisini derinden derine yüreğine içirdiğin nedir? Rabb’ine iltica makamında, Kâbe’desin. Orası senin yetim, öksüz, çaresiz, yıpranmış yüreğine sığınak, güvenli bir limandır. Güneş, tüm görkemiyle Mekke semalarında şahittir şeytanı taşladığına. Şahittir uzun yürüyüşlerine, yorgun bedeninin sızılarına, gönlünün felaha kavuşmasına. Artık gün ağarırken güneşi, ayı, yıldızları, Mekke’nin kutlu dağlarını, Uhud’u, Sevr’i şahit kılarak taşladığın şeytandan, kurban ettiğin İsmail’inden sonra bayram gelmiştir. Şimdi ihramını çıkarıp bayramlığını giyebilirsin.
Bayramın mübarek, haccın mebrur olsun ey Hacı...