HAKİKİ

SAYGINLIĞIN

YOLU


Emine YAKAR

Konya Müftülüğü Uzman Vaiz


İzzet, aşağılanmayı ve buna katlanmayı reddetmektir. Bu anlamıyla Müslüman ahlakının önemli bir özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ, biz kullarına bu sıfatı İslam’ın izzetinin ve üstünlüğünün temsilcisi olabilme, dinimizi ve canımızı düşman tehlikesine karşı savunabilme gayesiyle vermiştir.

Şerefli ve üstün bir varlık olarak yaratılan insanoğlunun (İsra, 17/70) yaratılış formunda izzet üzere yaşama ve saygı görme ihtiyacı vardır. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde bu fıtri ihtiyacın hangi yollarla elde edilebileceği üzerinde durulmuştur. Kur’an-ı Kerim’e göre her kim izzet, şeref ve şan istiyorsa bilmelidir ki mutlak izzet yalnızca Allah’a aittir (Fatır, 35/10). Allah, dilediğini aziz kılar, dilediğini de alçaltır (Âl-i İmran, 3/26) ve O’nun verdiği izzet kalıcıdır.

Allah Teâlâ tarafından kula bahşedilen izzet, kulun imanı ile yakından ilişkilidir. Yani kul izzetini ve dolaysıyla değerini inancından almaktadır. Kur’an-ı Kerim’e göre kulun Allah katındaki değeri onun takvalı olması ile ilişkilidir (Hucurat, 49/13). Buna göre şerefin ölçüsü; ırk, soy ve makam değil sadece takvadır. Kişi, Yaratıcı karşısında mal, makam, soy ile değil ancak takva ile teazzüz edebilir. Üstelik kulun Allah karşısındaki itibarlı konumu onun dünyadaki saygınlığını da doğrudan etkilemektedir. Zira Cenab-ı Allah; katında değerli olan kuluna duyduğu sevgiyi önce Cebrail’e (a.s.), onun aracılığıyla da tüm gök ehline bildirmekte ve gök ehlinden bu kişiyi sevmeleri ve Allah’ın sevdiği diğer kulların kalbine de onun sevgisini iletmelerini istemektedir (Buhari, Bed’u’l-Halk, 6). Böylece takva ile Rabb’i katında değerini artıran insanoğlu dünyada da itibar, şeref ve saygınlığı elde edebilmektedir.

Takvalı olma zihnen, kalben ve amelen ilkeli bir Müslüman duruşuna sahip olmak demektir. Peki kişi bu kutlu, saygın makama hangi amelleri ile ulaşmaktadır? “Aziz” isminin Allah Teâlâ’ya ait bir sıfat olduğu Kur’an-ı Kerim’de vurgulanmak suretiyle üstünlüğün ve itibarın yolunun yaratılış amacına uygun samimi bir kulluktan geçtiği vurgulanmıştır (Bakara, 2/129). Ayetten anlıyoruz ki insanı insan yapan inancıdır ve toplumlar bu inanç üzerine inşa edilmektedir. Bir diğer ayette, “Şüphesiz bu, izzetli bir Kur’an’dır.” (Vakıa, 56/77) buyurularak insana şeref payesini getirecek ve onu değerli kılacak olanın Kur’an ile kurduğu bağ olduğu vurgulanmıştır. Emrolunduğu amellerle mücehhez ve yasaklardan kaçınma hususunda pür dikkatli bir hâlde yaşıyor olması; kulu Allah nezdinde değerli, kullar nezdinde ise şerefli ve vakur bir konuma yükseltmektedir. Ayet-i kerimelerden öğreniyoruz ki insanı insan yapan o kişinin inancıdır ve maneviyatının yükselmesi ruhunun ihtiyaç duyduğu onaylanma, değer görme ve üstün olma yani teazzüz fırsatını ona getirmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), insanın yaşamını idame ettirirken Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği izzeti ve onuru koruyup nasıl saygın bir birey olabileceğinin bilgisini hem hâl ile hem de kâl ile bizlere öğretmiştir. Hz. Aişe’den (r.a.) rivayet edildiğine göre o (s.a.s.), küçük dili görünecek şekilde kahkaha ile hiç gülmemiştir (Buhari, Edep, 68). Allah Resulü (s.a.s.), tavırlarında da temkinli idi. Aldığı kararları istişare ile alır, gencinden yaşlısına insana değer verir, kibirli davranmaktan ve müstağni görünmekten imtina eder ve Müslümanlara da bu şekilde davranmayı tavsiye ederdi. Örneğin, yolculuk hâliyle huzuruna çıkmak istemeyen ve temizlendikten sonra Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanına gelen Eşec Abdülkays’a “Sende Allah’ın sevdiği iki özellik var: Hilm (akılla yoğrulmuş şefkat) ve teenni.” buyurmuştur (Müslim, İman, 25; Tirmizi, Menakıb, 32).

Hz. Peygamber (s.a.s.) namaza, ilim meclisine vakarla ve sükûnetle gitmeyi tavsiye etmiş; “Kamet getirildiği zaman namaza koşarak değil ağırbaşlı bir şekilde yürüyerek geliniz, yetişebildiğiniz kadarını imamla birlikte kılınız, yetişemediğiniz rekâtları da kendiniz tamamlayınız.” buyurmuştur (Buhari, Ezan, 20). Bütün bu uyarılar Müslüman’ın şahsiyetiyle izzetini her yerde ve her zaman koruması amacına matuftur. Allah Resulü (s.a.s.), Müslüman’ın sükûnetini kaybetmesine neden olacak tüm hallerden berî olabilmesi için onu âdeta izzete, vakara, teenni ile hareket etmeye ve her ne olursa olsun sükûnetini bozmamaya davet etmektedir. Arefe günü Arafat’tan Müzdelife’ye dönüşte arka tarafta bazı kimselerin bağırdığını duyduğunda, “İnsanlar! Yavaş olun! Acelecilik yapmakla sevap kazanılamaz.” (Buhari, Hac, 94) ikazında bulunmuştur.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Müslümanlara yönelik bütün bu uyarılarından anlıyoruz ki kişinin fıtri bir ihtiyacı olan değer görme, şerefli olma, saygı ve kabul görme, saygın olma hâlleri temelde iki şekilde gerçekleşmektedir. Bunlar, vahyin terbiyesinden geçerek hakikatin bilgisi ile donatılmış olmak ve şerefli yaratılış formuna ters düşecek hâl ve hareketlerden kaçınmaktır. Sonuçta ayet ve hadis-i şeriflerin ışığında söyleyebiliriz ki insan gururla, kibirle kendini izzetlendiremeyeceği gibi kemal serüvenine çıkmadan çevresinden böyle bir beklenti içine de giremez. Bu konuda geçmişin izleri de bize aynı hakikati haykırır. Gök kubbede ismi baki olan, medeniyetimizin kadim temsilcilerinin teazzüz serüvenine bakacak olursak isimlerinin gelecek nesiller tarafından bilinmesi amacıyla özel bir gayretleri olmadığını görürüz. Satırlara döktükleri ilimlerini iki kapak arasında insanlığa sunarken zihinlerinin alt metninde kalıcı olma, anılma, yâd edilme ihtiyacı ve isteği oluşmamış; bilakis ilmin yok olmasını engelleme ve ilimden insanları nasiplendirme gayesi her zaman ön planda olmuştur. Bu bağlamda, günümüz insanının saygı görme ve şerefli olma beklentisi her ne kadar fıtri olsa da bunu elde etme, bendesine nakşederek hâl ve hareketine yansıtma biçimi onun takip ettiği yol ve hedeflediği gaye ile doğrudan ilişkili olsa gerektir.